
|
BEN-BENCİLİK Selim Gürselgil I Sânî olan Allah, varlığı yokluktan görünüşe çıkardığı zaman, yarattıklarından herbiri üzerinde şöyle sorucu olmuş: - Ben kimim? Dediklerine göre, herbir yaratılmış, Sânî olan Allah'a, kendi istidad ve hâl lisâniyle, "sen şanı yüce Rabbimizsin" diye cevab vermiş ve herbiri kendini bu cevab verişte bulmuş. Sıra nefse gelince ise, o aynı soruya şöyle cevab vermiş: - Ben kimim? Bunun üzerine nefs kâfir olmuş. Her insan içinde bir köpek taşıyor! II Kendinden Zuhur Diyalektiği'nin de karakteri bir nevî budur. İBDA, el attığı ve kuşattığı her mevzuda, muhatabına şu soruyu sorar: - Ben kimim? Her mevzuun muhatabının kendi istidad ve hâl lisâniyle cevablandırmakla mükellef olduğu suâl, sadece budur. "Kişi üzerinde bulunduğu işin zamanı içindedir" hikmetine binâen, karşılaştığımız her mevzuda ve yaşadığımız her hâlde İBDA'nın hükmü nedir? El attığımız ve karşılaştığımız her mevzuda İBDA'nın hükmünü bilmek, aynı zamanda varoluş gâyemiz olarak, İBDA'ya nüfuz edebilme çetinliğini yaşamamızı gerektirir. Bu da, İBDA'da toplu kuvvetin açığa çıkarılışıdır. Yâni İBDA'ya şâhidlik etmektir. İslâmcı tefekkür bahsinde bundan başka ne bir hak vardır, ne bir vazife. Bilen bilse ki, kişinin kendini bulmasının tek yolu da budur. İBDA'ya karşı nefs-benlik iddia etmek değil, aksisedâ gibi, ben kimim, ben kimim diye sünnet çocuklarını andırır biçimde meydan yerinde dolaşmak değil, sadece kendi istidadımız içinde ona cevab vermek... Herkes ve her şey kendi varlığını ancak bu cevab içinde idrak edici olabilir. Nasıl ki, şâhidlik etmek, esasen İslâm'ın birinci şartıdır ve baştanbaşa bir varoluş meselesidir. Müslüman namzedine sen kimsin diye sormazlar; ondan Allah'ın birliğine ve Resûl'ün hak oluşuna şâhidlik etmesini, bu mânâyı bütün bir ömründe "dil ile ikrar ve kalb ile tasdik" makamında idrak etmesini isterler. İnsanın olanca varlığı ve benliği de bu şâhidlik işinde açığa çıkar. Bu misâli daha evvel vermiştik! Oysa camiamızda bunlar pek anlaşılmıyor da, fikir bahsinde kendini göstermek isteyen, İBDA'dan parça buçuk apardıklarıyla, yahut cehdini İBDA'nın söylediğinin aksine vererek, kamera beni de çeksin hesabı don-gömlek sokağa dökülünüyor. Fikir dememiz lâfın gelişi; fikir tecriddir, normdur, formdur, diyalektiktir ve bu zevâtın bu bahislerden nasibine zırnık bile düşmemiştir. Doğrusu bunlar, fikir haysiyetinin kâfirleridir!
III İBDA'dan önce, "İslâm'da fikir mi varmış?" cinsi garibanlıklar sergilenirdi. Aramızdan biri, tepemizde kopan fikir çığlıklarına gözünü çevirecek olsa, harama bakmış gibi kınanırdı. Sonra İBDA'nın rüzgârıyla, bütün mesele budur sanarak, kafalarını dışarı döndürdüler. Artık Fransa'lardan, Almanya'lardan, Amerika'lardan gelemiyorlar. Bu sefer İslâm'ı unuttular. Kabuk ezberciliklerine nazaran, zaten bilmiyorlardı. Bilmediklerini unuttular. Şimdi, "sivil toplum", "demokrasi" diye geviş getiriyorlar. Dışta gerçekten ne görmek gerektiğini bilselerdi, mini etek modası gibi entipüften câzibelere aldanmamış olurlardı. Hakikaten içte ne görmek gerektiğini bilselerdi, fersiz gözleri entipüften câzibelere zaten kapılmazdı. Fakat bugün o modanın, yarın bu modanın peşinden sürüklenen cüce nefslere mukabil, İBDA bir zaman dönümünü, bir çağ ve çığır açıcılığı temsil etmekte. Artık İslâm âlemini iliklerine kadar sömüren akış, tersine dönmüştür. Batı şimdi, olanca kültür verimleriyle bizim hammadde yatağımız ve fikirde sömürü hedefimizdir! İBDA fikirde bu imkânı sunuyor. Mânâda yeni emperyalizmin kültürünü ve teknolojisini getiriyor. Bu öyle bir süreç ki, bunun sonunda, Batı adamı ortaya koyduğu her eserin bize nasıl bir kuvvet verdiğini anlayacak ve en küçük bir fikir imâlinden kaçınır hâle gelecektir. Aynen böyle bir karikatürün ortaya çıkmasını tabiî ki beklemiyor, sadece İBDA karşısında Batı'nın içine düştüğü durumu, daha başından göstermek istiyoruz. Ne var ki, bizim dâvâcısı olduğumuz emperyalizm, geçmişte düşmanlarımızın tatbik ettiği vahşî ve yokedici emperyalizme benzemez. Hattâ ona emperyalizm bile denemez. Biz sadece idrak zemini olması bakımından mecâzen emperyalizm dedik. Yoksa bizim dâvâmız, sadece onların bizden çaldıklarını, kendi kendilerinin de yarım yamalak çalmalarından mahvolmalarına sebebiyet veren hikmetleri, onlardan geri almak ve böylece sunacağımız imkân dünyasında onlara da muhtaç oldukları en ileri hürriyet ve medeniyet ruhunu aşılamaktır. İBDA işte bu yeni çağın kültürünü ve teknolojisini sunuyor ("teknoloji" tâbiri de mecâzî!). Bütün insanlığı kurtaracak medeniyet hamlesini ortaya koyuyor. Bunun için de muhatablarına sadece şöyle soruyor: - Ben kimim? Bu soruya cevab ver ve böylece "kendini tanı." Bu soruyu aksisedâ gibi tekrarlarken sen kimsin? Sefil bir hiçlik, sefil hiç kimse!..
IV Meselâ Bedîiyyat dergisinin son sayısında, sinema bahsinde bir soruşturma vardı. Cevablar ne kadar sefil... Gönüldaşlar çevrelerine bakıyorlar. İslâmcı ve sinemacı kim var? Şunlar, şunlar... "Ne düşünüyorsunuz?" - Ben Tarkovski'yi beğeniyorum! İBDA Mimarı'ndan böyle duydu ya... Fiyaka burada: Tarkovski'yi beğeniyor... Yahu sen ne anlarsın Tarkovski'den?.. Birşey anlamış olsan, zaten yerin İBDA'nın yanı olurdu. Böyle birşey duymuşsun, tekerliyorsun... Üstelik ne O'ndan duyduğunun şuurunda görünüyor, ne de O'nun ardında birşey söylüyor, sadece "ben de varım" hesabı: - Ben Tarkovski'yi beğeniyorum. İBDA Mimarı bunu dedi ama, hangi tecrid yoğunluğunda söyledi, hiç düşünen var mı? Tarkovski'de İslâmî bir öz gördü, hayâl, sûret, sanat vesâire bahsinde ruhunu buldu ve onu zıt kutublar arası muvazene diyalektiğinin bir eseri olarak söyledi. Böyle olunca, İslâmcı bir mütefekkir, Batı'lı bir yönetmenin sanatını takdir etmiş, üstelik niçin takdir ettiğini de göstererek takdir etmiş oldu. Ya seninki ne oluyor? Sen bir sinemacı mısın? O zaman bir sinemacı olmayı düşünsene evvelâ! Sende hikâye sanatı nerede, fotoğraf sanatında nereye vardın, sinemayı nasıl ve niçin kuracaksın? Kendi toplum gerçekliğin içinde bunları göstersene! Hayâl perdesinde, Direklerarası'ndan sonra nereye vardık, niçin buradayız, nerede olmamız gerekir; bunları konuşsana!.. Bunlar ve daha bunlar gibi neler olmadan sinema nasıl olur. Sömürge adamlarına "yerli" dendiği gibi, "yerli sinema" diye, taşlara tekerler edâsıyla bir cümbüştür kopuyor. Nerede bu cümbüşü sorgulayan sinemacı? Nerede o namzed, nerede o istidad?.. Burada olmadığı kesin: - Ben Tarkovski'yi beğeniyorum! Sen Tarkovski'yi beğensen ne olur, beğenmesen ne olur? Senin Tarkovski'yi beğenip beğenmemen gibi, orada başlayıp orada biten bir tecessüs, kimi ilgilendirir ki? Ben de Greta Garbo'yu beğeniyorum. Ne olacak şimdi? Nihâyet şunu anlıyoruz ki, bir sinemacının da yapması gereken, sinema mevzuunda İBDA'yı takdir ve tasdik etmektir. Bunu yapmayacaksa, kuru kuruya "Ben Tarkovski'yi beğeniyorum" demesinden de birşey çıkmaz. Beğenmiyorsan niçin beğenmediğini göster, İBDA'ya karşı fikrini sür. Mânâ, mânâ ile anlaşıldığı gibi, mânâya mânâ ile karşı konur; mânâsız gevelemelerle değil!
V Şiire gelince iş daha da karışık... Şiirde ben-bencilik, Anadolu kıt'ası kadar büyük ve sefil... Meydan şair dolu, şiir dolu, biri bile yokken... Yurdun her köşesinde, belki yüzlerce edebiyat dergisi yayınlanıyor. En ücrâ kasabalarda bile şiir günleri, sanat çevreleri kurulmuş. Bu bir yandan insanı ne kadar gururlandırıyor. Onlara şiiri unutturacak bu kadar şey varken, hâlen o ismi unutmamaları karşısında, sendelememek zor. Ama biraz yaklaşınca, kazın ayağının hiç de öyle olmadığını görüyorsunuz. Keşke, gerçek şiir aşkına, bu kadar çok şair(!)imiz olmasaydı! Bunlar hiç boyundan bosundan utanmıyorlar mı?.. Şiir sergilemenin kendisine bu kadar keyif verdiği şair, inanılmaz bir vahşî olsa gerek; çıplak gezen ibtidaî... İnsan şiirini göstermekten nasıl zevk alır, bizim hiçbir zaman anlayamayacağımız bir dâvâdır. Şair, çevresiyle böyle bir yarışa girebilir mi? Eğer gerçekten şairse, ondan görünen şiir, onun yaptığı birşey olmaktan çıkar ve ondan taşan bir şey olur. Sözkonusu taşma, şairin kendisinin, bütün dikkatine rağmen engel olamadığı, tam bir sarhoşluk ve gaflet ânını kollayıp durmuş bir şey olmak gerekir. Başka türlü olması için hiçbir sebeb yok! Bizim Anadolu dolusu şair(!)likte ise, bu duygunun semtine uğrayan yoktur. Semtine uğrayan olmadığı gibi, aksine cüzzamlıları andırır "şairlikler" kaplar ortalığı... Efendim, "şair demek ehl-i hâl demektir." Bunu dedin mi, kesinlikle ehl-i hâl'sin, ne dersen şiir... Yahu sen ne diyorsun, falan; "şairin iç dünyâsıyla irtibata geçmemiş olmaktan", eleştirme hakkınız da yoktur. Şair, ehl-i hâl demektir, tamam da, şiir göremiyoruz ki, şairliğe hükmedelim, ehl-i hâl tanımış olalım... Evvelce, bir arkadaşımızla yazışırken, -kendisini bu kabil şairlikten tenzih ederiz- "ben böyle ilhâm aldım" diye, bize bir şiirini göndermişti. Bir de şöyle bir not düşmüştü: - Her kelimesinin hesabını veremem ama... Futbol deyimiyle, topu taca atmak... Her kelimesinin hesabını vermeyeceğin, çilesini çekmediğin, üzerinde yaşamadığın şiire nasıl "benim şiirim" diyebiliyorsun ki? Bu bir yana, hiç kimse, kendisini ve şiirini aradan sıyırarak, bizi ilhâmıyla başbaşa bırakamaz. Senin nasıl ilhâm aldığını ben bilmem, beni ilgilendirmez de... Ben senin ilhâmın aleyhinde tek kelime etmem. Şiirini beğenmiyorsam, şiirini beğenmiyorumdur. Ya ben şiirden anlamıyorumdur, ya sen ilhâmını kötü kullanmışsındır, yahut ilhâm diye kendini kandırıyorsundur... Eleştiri, doğrudan eseredir ve hiç kimse sadece eserini eleştiriyoruz diye bizi lânetleyemez! Şeyh Gâlib, "şair demek ehl-i hâl demektir" derken, şübhesiz öyle beleşçiliği kasdetmiyordu. Biz buna nazaran diyoruz ki, Fuzûlî, "gerçek şiir, ilimsiz şiirden, ruhsuz cesetten tiksinir gibi tiksinir" diyor... İlimden ne haber? Fikir nerede? İBDA Mimarı'nın o harikulâde poetik mısraıyla; "açık açık örtünür, şiir dili ifadem" idrakı nerede? Yahut şöyle soralım: Ben neredeyim, ben; okuyucu...Anadolu şairleri, büyük şehirlerde de mekân tutmuş olsalar, şair görünmek için maalesef şair olmak dâvâsını terkediyorlar; Anadolu ruhunu satarak, başkasının o hiç anlamadıkları tercüme şiirlerine özene özene, ortaya elle tutulur bir mısra bile çıkmıyor. Oysa yapacakları şey, sadece asker mektublarında bulabileceğimiz millî ruhu, Batı formları içinde bedenlendirmekten ibaret... Ne formu; ne dedikleri anlaşılmıyor ki!.. Biri uydurma dil hevesinde, öbürü arkaik dil mübtelâsı, beriki ruhunun fukaralağını sembolizm diye satıyor. Sembolizm mi? - "Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak Ve bir zaman bakacaksım semâya ağlayarak" Böyle bir sembolizmin "s"si var mı, o anlaşılmayanlar gürûhunda?.. Anlaşılmaya değer ne var ki onlarda?.. Şiir bahsinde yaralıyız. Bu yüzden çok kötü niyetliyiz. Fikrinden birşey görmediğimizin şiirine, gerçekten şiir olsa bile, gerçek şiir adına itibar etmeyiz. Bu da bizim bizzat o şiire, o şiirin ucuzlaştırılmamasına saygımızı gösterse gerek. Kursun mimarisini, örgüleştirsin peteğini, taşsın ondan balların en güzeli... Aksi takdirde, bir hayli zamandır, biz yeryüzünde şiirin yasaklanmasına taraftarız.
VI Gelelim sadede: Çok iyi mimar ama, bir kusuru var; hiç binâ yapmamış... Ne demek bu? Ya malzemesi yok, ya malzemeyi kullancak hüneri... Bilelim ki, bize malzemeyi kullanacak hüneri İBDA veriyor. İBDA, mimarlık sanatını öğretiyor. O herkese "Ben kimim?" diye soruyor. Bize düşen, malzemeyi bulmak... Malzeme, başta söylediğimiz gibi, Batı kültürüdür; Batı kültürü çerçevesine girmiş herşeydir. Batı kültürüne bak ve göster "hünerini"... Ortaya çıkan eserinden, ne kadar mimar olduğun anlaşılsın... İBDA'dan ne aldığın, eserinde görülsün... Sadece mektebte aldıklarını geveleyen ve böylece büyük mimar olduğunu vehmettirmeye çalışan mimar olur mu? Onun sanatı, malzemeyi kullanışında, yâni eserinin orijinalliğinde görünür! Dikkat edilirse bu da, İBDA'nın muhatabından istediği, "ben kimim?" sorusuna cevab kapsamında... Yoksa, hiç kimse değilsin...
VII Son bir nokta olarak da, bir zamanlar Simyacı adlı eser bahsiyle ilgili söylediklerimizi toparlayalım... Nitekim bu dâvâ, İBDA dışında sözümona fikirci virüslerin hayat imkânı bulduğu ana dâvâdır; (bireyselcilik) bahsiyle alâkalı... Eğer anlayış yerli yerine oturur ve ruhî nisbetler varlık plânına çıkarsa, bu eser bizim okumaya yeni başlayan gençlerimiz için müthiş faydalı olabilir. Fakat ortada böyle bir anlayış çerçevesi bulunmadığına ve meselelere yaklaşmada mini etek modası seviyesinden ileri geçilemediğine göre, bir kalemde silinip atılmalıdır. Böyle büyük büyük lâflar ettiğimize bakılmasın. Günümüzde neredeyse bütün Türkiye'nin okuduğu bu eser, büyüklük sıfatının adresini bile bilmez. Bütün dâvâsı şudur: - Herkesin bir şahsî menkıbesi vardır! Bir İbdacı'nın, bu fikirden olağanüstü zevk alması beklenemez. Çünkü İBDA, Batı tefekkürü içinde, şimdilerde ayaktakımı keyfini tüttüren bu idrakı, tecrid bulutlarının en yukarısında ve çoktaan halletmiştir: - Herkesin hakikati kendine. Öyleyse hakikatin hakikati kimde? Dikkat edilirse bu fikirde, orada başlayıp orada biten bir tekerleme keyfiyeti yok, tecrid pedallarının nihâyet "Hakikat-i Ferdiyye-Mutlak Fikir" dâvâsına götürdüğü bir idrak ızdırabı vardır. Şimdi biz buna nazaran deriz ki, ne olmuş yâni herkesin bir menkıbesi varsa?.. Herkesin menkıbesinin herkesi ilgilendiren tarafı ne? Herkesin menkıbesi kendine!.. Fakat ilk bakışta bu anlaşılmadı da, "benim şahsî menkıbem" diye sünnet çocukları gibi kafalar ortalığı kapladı. "Birey olalım, bireyselci olalım" falan... (Birey) olacaksan (birey) ol, bunu bana söylediğin ânda topluluk dâvâsı doğar... Malûm, TC hukukunda bile, iki kişi örgüte girer... Herkes şahsî menkıbe peşine düşünce, ortaya nisbetsiz, mizansız, nizâmsız bir kakafoni çıktı... Kimse, kendinden başkasını görmek istemedi. Çünkü bu düşüncede insanın kendi olması, ancak kendinden başkasını ademe mahkűm ettiğince mümkündür. Zira ben-ben, ancak "o" yoksa vardır. Böylece eleştiri öldü, böylece realite öldü, böylece insanlık bir koyun sürüsüne döndü... Meselâ aynı idrak, Tilki Günlüğü'ne bakacak olsa, orada da kendinden başka kimseyi göremez. Çünkü bu dâvâ, "Kur'an'da benden başka kimseden bahsedilmiyor" demek gibi, fecaat üstü fecaattır. Binâenaleyh, ortaya Aristo mantığının en karikatürize formları dökülür. Gerçek acıdır, biber acıdır, gerçek biberdir... Ben rüyâmda denize gittim, deniz büyük âlim demektir, ben büyük âlimim... O makama fırladığına mı, onunla yetindiğine mi şaşmalıdır?.. Oysa biz gene pek evvelden beri savunuyoruz ki, insan, eylemlerinin bir toplamıdır. Varoluşçu felsefeyi tekrar ediyoruz. "Ben kimim?" sorusuna cevab hâlinde bir varoluş tarzı, insana kendini de buldurur, şahsî menkıbesini de buldurur, herşeyini de... Zaten varoluşan tarzda bilmek, "Ben kendimi buldum" dedirtmez kimseye... Nitekim İBDA Mimarı kendini soruyor zaten, bütün bir külliyatı ortaya koyarak soruyor; sen-sen kim oluyorsun? Ben-bencilik, bu bahsettiğimiz yüzüyle "hav-havcılık" demektir. Hani şu misâl: Sen benim kim olduğumu biliyor musun? Kim olursan ol ulan!
SEN İSTİKBÂLSİN Rainer Rilke
Sen istikbâlsin ve BÜYÜK DOĞU tüm geniş düzlükleri ebediyetin zamanın gecesinden sonra horoz ötüşü; seher jalesi, sabah duası ve genç kızsın, yabancı adam ve anasın ve ölüm.
Sen kaderi hep yalnızlık içinde yükselmek olan o kendiliğinden değişen sûretsin; ağlanmamış, alkışlanmamış dediğimsin, vahşî bir orman gibisin, anlatılmazsın sen.
Sen bütün nesnelerin en derin özüsün, varlığının sırrını sükûtla saklayan; ve herkese başka türlü görünürsün: karaya gemi gibi, gemiyeyse liman.
|