Bir Söyleşinin Ardından

HAYATTA VE SANATTA, HAYALİN VE DRAMATİK İFADENİN ROLÜ

Hayreddin SOYKAN

 

TAKDİM

İslami İlimler ve Sanatlar Araştırma Vakfı'mızca yayınlanan ve Büyük Doğu-İBDA dünya görüşü doğrultusunda akademik verimlere yer verdiğimiz AKADEMYA, "her ay bir konferans-söyleşi" ve "her ay bir film" şeklinde organize ettiği etkinliklerini sürdürüyor.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Etkinlikleri bünyesinde 27 Aralık 1996 Cuma akşamı Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi'nde düzenlenen söyleşinin konusu, tarih boyunca fikir ve sanat adamlarının başlıca problemlerinden olagelmiş ve çok farklı bakış açılarından değerlendirmelere mevzu teşkil etmiş bir vakıaydı: "Hayatta ve Sanatta, Hayalin ve Dramatik İfadenin Rolü". Böylesine girift ve esrar yüklü bu bahis; hayal, rüya, tasavvuf, drama, sinema ilgisi eksene alınmak üzere çok çeşitli ve çarpıcı perspektiflerden işlenmeye çalışıldı.

Konuşmacılar, sahalarında önemli verimlere imza atmış isimlerdi: Hayreddin Soykan, Sadık Yalsızuçanlar ve İhsan Kabil.

Hayreddin Soykan, İBDA fikriyatı çizgisinde yayınlanmış Karar, Ak-Doğuş, Ak-Zuhur, Taraf, Tahkim ve Yeni Tahkim dergilerinde idarecilik ve yazarlık yaptı. Bu arada, yazdığı bazı yazılarda 5816 ve TMK 8. Maddeye Muhalefet ettiği gerekçesiyle, Bayrampaşa, Metris ve Gemlik cezaevlerinde bir buçuk seneden fazla hapis yattı. Boğaziçi, Mimar Sinan ve İstanbul Üniversitelerinde İngiliz Dili ve Edebiyatı, Sanat Tarihi, Arap Dili ve Edebiyatı öğrenimi gördü. AKADEMYA yazarı.

Sadık Yalsızuçanlar, Rüya Sineması adlı kitabın müellifi olduğu gibi, rüya ve sinemayla tasavvuf ilgisini ele aldığı yayınlanmış birçok makaleyle beraber, çeşitli alanlarda (hikaye, roman, masal, antoloji) yayınlanmış eserlerin de yazarı. Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdikten sonra, bir süre yayıncılık ve öğretmenlik yaptı. 1989'da TRT İzmir Televizyonu'nda başladığı yapımcılık görevini, Ankara Televizyonu Eğitim Kültür Programları Müdürlüğü'nde sürdürüyor.

İhsan Kabil ise, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Dairesi bünyesinde sinema etkinliklerinin koordinasyonunu yürüten ve Kanal-7 televizyonunda Ayşe Şasa'yla sinema söyleşilerinden tanıdığımız bir isim. Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü'nü bitirdikten sonra aynı üniversitede Sanat Tarihi üzerine master yaptı. Akabinde ABD'ye gitti. Ohio State Üniversitesi'nde Sinema Araştırmaları üzerine master yaptı ve doktora çalışmalarına başladı. Bu arada, Middle East Studies Association'a Yılmaz Güney üstüne çalışma sundu ve yine, master tezi olan Kefareti Ödenen Dünyalar: Bresson'un "Yankesici"si ve Tarkovski'nin "Kurban"ı başlıklı çalışması Londra'da Media Development Dergisi'nde yayınlandı.

Yazarımız Hayreddin Soykan, bu söyleşi çerçevesinde söylenenleri ve söylenmesi gerekenleri kaleme aldı.

AKADEMYA

 

İhsan Kabil: "Sanat Kavramları Hep Yeniden"

27 Aralık 1996 Cuma akşamı... Yılın abartmasız en soğuk ve karla karışık yağmur hâlinde yağışın en çok etkili olduğu günlerinden biri...

Ve, böyle bir atmosferde gerçekleşme durumunda kalan söyleşimizde, tahminlerimizi aşan yoğunluktaki seçkin bir izleyici topluluğuna, bizleri yanlız bırakmıyor oluşlarında gösterdikleri ilgi ve nezaketten ötürü teşekkür borcumuz!..

Söyleşide "yönetici" vazifesini üstlenen İhsan Kabil, şu güzel takdimle oturumu açıyor:

"Arkadaşlarımızın ele alacakları bahisler; hayat, sanat, hayal ve dram (drama) yahut dramatik ifade üzerinde yoğunlaşacak. Aslında, hepsi birbiriyle bağlantılı kavramlar bu saydıklarımız. Hayatın nerede başlayıp, sanatın nerede devreye girdiği veya hayalin nerede dramatik ifadeyi yönlendirdiği ve şekillendirdiği sorularına baktığımızda, gerçekten birbirleriyle içiçe geçmiş kavramlarla karşı karşıya kaldığımızı görüyoruz.

Geniş bir potada değerlendirildiğinde, bir düşüncenin hamurlaşıp yoğuruluşu ve şekillenişi tarzında bir süreç belki de bu; böylece belli düşünme melekelerinin gündeme gelişi ve yine belli bir estetik yaklaşımla tüm bunların vücut buluşu sözkonusu.

Sanat ve felsefe bağlamında yaklaştığımızda, bir "taklit yaratımı" gözümüze çarpıyor. Taklidi, sanat ve felsefe terimleri açısından değerlendirirsek; "mimesis", ilk aklımıza gelecek kavram. Mimesis kavramının felsefede hatırı sayılır yoğunluk ve çoğunlukta bir birikimi var. Değişik yaklaşımlar var. Meselâ, nereye kadar hayatta gerçekleşenler sanatta taklit edilmeli veya nereye kadar yeni bir yorum katılarak ifadelendirme yoluna gidilmeli veya nereye kadar başlıbaşına bağımsız bir "sanatsal yaratım" gerçekleştirilmeli? Tüm bunlar, insanlığın en eski çağlarından bu yana sanatçı ve düşünürlerin gözardı etmedikleri hususlar olsa gerek.

Zaten sanat teorileri ve eleştirel bakışlar da, bu konuları açımlamaya ve ayrımlaştırmaya yöneliyor. Zaman zaman bir görüş ağır basıyor, zaman oluyor diğeri üstün duruma geçiyor, bazen uyuşmalar, bazen de ayrışmalar gündeme geliyor ve bu iniş çıkışlarla, insanlık tarihindeki belli dönemlerin kültürel atmosferinin de etkisiyle; bu ve benzeri kavramlar (hayat, sanat, hayal, drama, dramatik ifade.../H.S.), çağının perspektifinden yahut bugünün "modern" penceresinden yeniden yorumlanıyor.

Öyle ki, kadîm zamanların kavramları, muhtelif tarihî dilimlerde yeniden ve yeni bir bakışa mevzu teşkil ederken, bu gözle bakıldığında, medeniyetler tarihinde bu kavramlar itibariyle neredeyse yeni bir şey yok sanki. Tüm bu kavramlar, tarih boyunca ve "modern" zamanlarda meselâ; hermenoitik (mânâca kapalı metinlerin çözümlenmesi ilmi; tabir; tevil.../H.S.), fenomenoloji, yapısalcılık gibi ilimler veya yaklaşımlarla yeniden yoruma tâbi tutulurken, sözgelişi, hayatla sanatın içiçeliği, sanatın hayat yerine öne çıkartılması yahut hayatın sanatın önüne geçmesi gibi bahisler, entelektüel bağlamda tartışılageliyor."

 

Sadık Yalsızuçanlar: "Egosantrik Hayal, Rüya ve Trajik"

İhsan Kabil'in yukarıya aldığımız "bahsi açıcı" sunuşundan sonra, kendisine söz sırası tevdi edilen Sadık Yalsızuçanlar, iki bölüm hâlinde yaptığı konuşmada mevzuun kıvrıldığı muhtelif noktalara (ki bazılarına İbda diyalektiği açısından yer yer "Hayır!" veya "Acaba?" demek durumundayız) temas etti. Bize ayrılan sayfaların müsaade ettiği çerçevede aktarabileceğimiz özetler ve notlar hâlinde, şu mecrâda seyretti konuşma:

"Sanatla ilgili kategorik değerlendirmeleri ihtiyatla karşılamak durumundayız. Meselâ; Doğu sanatları veya dramatik, epik, lirik, trajik sanatlar; medeniyetlere, toplumlara, tarihe göre değişiyor, tevârüs ediyor, massediliyor, kategorik değerlendirmelerin yanıltıcı olabileceği tarzda kaymalar oluyor.

Allah'ın "vâcib-ül vücûd" oluşu, âlemlerin Zâtının gölgesi oluşu; tüm bu sanatlarda, hassaten "geleneksel-kutsal" sanatta ilhâmî sızmaları öne çıkartıyor, gündeme getiriyor.

Fakat; insan egosantrik, ben-merkezci olunca, Yaratıcı'dan özerklik kazanmaya yeltenince; kutsal sanattan kopmuş, "geleneksel-kutsal" sanatı yaratamamıştır.

Kutsal sanat; insanın kendisini, varoluşunu Yaratıcı'ya izafe ettiğinde oluşur. Bu bakışla sanat da, bir ibadet, bir ibadet formu olur. Dışsal kavramların, zahirî formların aynen ifadesi değil; onları kendi aslına, Yaratıcı'ya nisbet eder. Güzellik de, Yaratıcı'nın tahdit ettiği bir alanda eserlerini gösterir. En kutsal sanat, Nasr'ın deyimiyle, Kur'an okumaktır. Okuyucu, varlığın kalbindeki müziği keşfe gider; okuduğu metinle dolaysız ilişkisi vardır. O metnin ruhu, ruhunun derinliklerine, kuytularına, çatlaklarına sızar ve siner. Onunla birlikte nefes alır. En dolaysız düşünce-eylem uyumu sözkonusudur. Bu fıtratın tâ kendisidir.

Rönesans ve Aydınlanma sonrasındaysa, insanın Yaratıcı'dan "özerkleşmesi" süreci başlar. İnsan fıtratına aykırılık ve insanın bireysel doğasına esaretidir bu. İşte egosantrik hayal, vehim, kuruntu, zan burada karşımıza çıkar.

Günümüzde artık geleneksel, dinî, kutsal sanat yok. Bunu yapmaya çalışan var. Tüm dinler ve mâneviyatları için söylüyorum. Ki hepsinin hakikati Kur'an'da!..

Kutsal sanatçı... Gördüğü "sadık rüya"nın sanatçısı... O, doğa üstü bir gücün, Yaratıcı'nın tasarrufuyla gördüğü rüyada hakikatle yüzyüze gelir.

Burada bir de "yakaza" nev'i; âriflere mahsus, tabire ve tevile muhtaç olmayan bir rüya, açık gözle görülen rüya nev'i var ki, bunlar, Nasr'ın deyimiyle yine, alt-gerçeklikten, alt-benlikten fışkıran parazit düşler değildir. Hem zaten gerçek insan, üst-benliğine, semavî gerçekliğe ulaşabilendir.

Şimdi, hayal... İsmet Özel, Yahya Kemal'in "İnsan hayal ettiğince yaşar!" görüşüne katılmıyor. Hayal yerine, rüyayı öne çıkartıyor. Çünkü rüya, "rüya-yı sâdıka", bir "sinema-i Rabbâniye"dir.

Bir hadis meâlinde, "Benden sonra vahiy gelmeyecek, haber sâdık rüya'yla devam edecek" buyuruluyor.

Tekrar "geleneksel-kutsal" sanatçıya dönersek... Allah'ın kendisine verdiği, ilham ettiği hakikati hep yeniden bulan, bunun için sürekli bir "kozmik" inşâ içinde olandır o. Hakikat, ihsan (iyilik) ve hüsün (güzellik); üç katman, üç kategori!.. Bunlar; indî, izâfî ve bireysel olup, nesnel bir ölçütü olmayan, bireysel ölçüte varolan katmanlar...

Güzelliğin "kozmik" değerini yansıtansa, eser!..

İslam, Doğu ve Batı sanatları farketmez; geleneksel bütün sanatlarda dramatikliğin, epik ve lirik olması gerekir. Kutsal sanatta; karşıt unsurların, öğe, figür, faktör ve aktörlerin biraraya gelmesiyle, gerçeğin bir çatışma sürecinde seyirciye, okuyucuya ve dinleyiciye ulaştırılması gibi bir nitelik yok.

Eski Yunan'da herşey, insanın iradesinde ve uhdesinde düğümlü; insan, "Cebriye" gibi, kaderin mahkumu...

Dram sanatının birinci özelliği; insanın, yazarın, anlatıcının, şairin, aktörün ve yönetmenin kendisinde yaratıcılık vehmetmesi... İnsan fıtratında inşâ ve ibdâ var. Fakat, Allah'ın insana verdiği self, ego, benlik, ene; imtihanın düğümlendiği nokta. Ene'nin sınırlarını belirlemek gerek. Bu "ene", bir "vâhid-i kıyasî"dir. Yaratıcılık haşmeti karşısında, aczini anlasın diye verilmiştir. Kendisini yaratıcı, hevâ ve hevesini rab edinsin diye değil. Egosantrik hayalciliğe kapılsın diye değil.

Mecazî yaratıcılık başka; kitap yazdım, eser yaptım, inşâ ettim gibi... Oysa modern sanatçı, bir megalomandır. Varlığı ve kendini özerkleştirmiştir. Kendini merkez, yaratıcı, muharrik yapmış ve 19. yüzyıl romanlarında teşhis edileceği üzere; determinist bir kurguyla kendince sebepler-sonuçlar silsilesi varetmiş, yine bu şekilde giriş-gelişme-sonuç bölümleri belirlemiş, bir toplum ve evren yaratıyormuşcasına bir çatışma ve insanlık durumu meydana getirmiştir. Sonuçta, insan ufkunda üst-gerçekliği, semavî olanı yoketmiştir.

İslam'da "prometeci" anlamda bir "sanatsal yaratıcılık" zaten yok. İnsan; hiçleştikçe, beynini ve varlığını yokettikçe var.

Meselâ, Mevlânâ; şiiri tenezzül ile küçümseyerek yazar. O kadar güzel şiirler yazmış bir insanın artık o hâle gelmesi ki, konuşmayı ve yazmayı zül addetmektedir. Hz. Ali'nin bir sözünü hatırlıyoruz: "Perde-i gayb açılsa, yakînim artmayacak."

Nasıl bir sanat özlüyoruz o halde?..

İnsanı hakikate yaklaştıracak; aradaki perdeleri, duvarları yıkacak bir sanat... Meselâ Tarkovski; bize düşenin Yaratıcı'yı taklit olmadığını söyler ve bizi Yaratıcı'ya ulaştıracak değil, ona giden yoldaki engelleri kaldıracak bir sanatın gerekliliğini vurgular.

Hayal; bir farzediş, vehim ve varsayımdır. İnsanın kendi benliğinin sınırları içinde bakmak ve zannetmek durumunda oluşundan doğan hususlar...

"Nas uykudadır..." hadîsi daha çok avam insanlar için. Ölmeden önce ölenler için değil. Bilerek uyumak... Rüya gibi, sinema gibi... Sinemaya gitmek de böyle. Bilerek rüya görüyor ve kendimizi kaptırıyoruz. Yine sinema, kendi ferdî doğamızı hayal içinde hapsediyor.

Ruh, güzelliği arıyor, onun zahirî formlarıyla hava alıyor. İşte rüya, bu egosantrik zindandan kurtuluş için...

Yalnız; rüya, hayal, modernitenin doğurduğu kavramlar. Biz de bu modernleşme sürecinin çok dışında değiliz. Nasr, "Bu modernleşmeyi tersine döndürmek mümkün değilse de, çekim kutbunu değiştirebiliriz" der. Hakikati yaşayarak, buna azmederek değiştirebiliriz çekim kutbunu. İnsan için uyuşma ve uyuşturma aracı olan hayalden çok, hakikate pencere açan rüyaya, sadık habere yönelmemiz gerekiyor. Bu bağlamda rüya, teyakkuza geçirir; gerçeğe, hakikate uyandırır. Teknolojik sanatlarda da, "surda bir gedik açmak" gibi, bunu başarmak için değerlendirmeliyiz rüya ve sanatı.

Sanat bir silah değil. Sanat propaganda değil. Hakikat propagandaya muhtaç değil. Biz hakikate muhtacız, hakikat bize değil. Bizler kalbimizdekini ararız. Bu yolda sanat, bir kılavuz ve bir pusula fonksiyonu görür. Sanat, bizi hakikatten uzaklaştıranlardan bir kaçış yeri ve sığınak...

Dram, hem bir form, bir "ifade aracı"dır, hem de bir anlam, bir muhteva ve bir zihniyettir. Dram, karşıt güçlerin birarada bulunduğu, bu unsurların birbiriyle çatıştığı ve determinist sonuçlarla nihayete eren bir durum.

Trajikse, ölüme göredir. Sonu vardır. Aydınlanmacı, laik, seküler, ahiret düşüncesi olmayan insan için hayat trajiktir. Nihilistlerin çözemediği en çetin ve çetrefil problem ölümdür ki, hayat o halde saçmadır. Trajik durum bu.

İkinci trajik durum, insanın seçenekler arasında kalması... Birden fazla seçenek arasında kalan bir insanın, hangisini seçse o seçeneğin kendisine acı vermesi... Meselâ, Hallac-ı Mansur ve karşısındaki Cüneyd-i Bağdadî'nin durumu, her ikisi için de trajiktir diyenler ve bu açıdan, İslamcı bir trajik mefhumunun varlığını bununla örneklendirenler vardır. Oysa, onların her ikisinin durumu da, ölüm açısından trajik değildir. Hallac-ı Mansur, "Ene'l Hak" derken ve şehit olurken, mezkûr sözü dolayısıyla halk onu Şeriat'a aykırılıkla itham edip şehit ederken ve Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri de, bu işte halkın yakınında dururken, kendileri açısından doğrudurlar ve hepsi mü'min oluşları, kadere rıza gösterişleri ve ölümü bir son gibi görmeyip, ahiret yolunda imanla huzuru buldukları için trajik değildirler. Demek ki İslam'da dramatik sanat, trajik sanat yok. Brecht, sanat görüşü açısından İslam'a yakın durur.

Minyatür, zıll-i hayal, ibret perdesi, karagöz gibi gösterim ve gösteriler; epiktir, "göstermeci"dir, liriktir ve sizi olaya yabancılaştırırlar, olayın içine sokmazlar sizi.

Kadîm Batı ve şimdinin Hollywood yapımlarında sizin sanrıya kapılmanızı sağlarlar, buna çalışırlar. Oysa İslam sizi uyandırır, teyakkuza geçirir. Hem de yakazadır; açık gözle rüya görmek gibi, sizi aslî olana uyandırır.

Necip Fazıl'da bize özgü bir dramatik hâl var; daemonik (şeytanî) hâli kâlpten gelen rüzgarla dağıtır.

TV ve sinema gibi dramatik medium'larda yalan, sahte bir dünya kurulur ve sizden, ona gerçekmişcesine inanmanız istenir. Şizofrenler çok rüya görürlermiş. Ve rüyalarda yaşarlar. Modern toplum da potansiyel şizofrendir. Haber seyrederken bile; efektlerle, sentetik seslerle, kamera atraksiyonlarıyla, kurgulanmış sunuşuyla melodrama döndürülmüş bir "haber" seyreder. Gerçekte olmayan sahte bir dünya! Hani sanat gerçeği yansıtıyordu?..

Stendhal'in "Roman, bir caddede gezdirilen aynadır" deyişi sanatı yansıtıyorsa, TV neyi yansıtıyor? TV'yi ya Passolini gibi hiç seyretmeyeceğiz yahut TV'yi bir ibret ve hikmet perdesi olarak seyredeceğiz.

Diyorlar ki, dram sizi gerer gerer, hadiseler bir yerde gerilimle düğümlenir ve tam o anda düğüm çözülür, "katarsis" sizi arındırır. Ve artık bu rahatlama ve arınmayla, size gösterilen kötülükleri yapmazsınız; deşarj olmuşsunuzdur çünkü. Buysa, şeytanî bir düşüncedir.

İşte bunlar gözönünde bulundurularak; dramatik, trajik, epik ve lirik olanın üzerinde dikkatle durmalıyız."

Böylece nihayete erdi Yalsızuçanlar'ın konuşması...

 

Kavramlara Terminolojik Bakış Kriteri

Sadık Yalsızuçanlar'ın, tek tek unsurlar ve malzemeler tarzında bakıldığında belki birçoğuna katıldığımız; fakat temel esprilerde ve kavramların yerli yerince kullanımında esaslı hata ve zaaflarla malûl olduğunu gözardı edemeyeceğimiz bu konuşması akabinde konuşma sırası bize geldi. O an için söylediklerimiz ve tabiî akış içinde söyleyemediklerimiz itibariyle, konuşmamız önceden tesbit edilmiş bir çerçeve dahilinde gelişti... Fakat, dostumuz Yalsızuçanlar'ın söylediklerinin bir muhasebesini yapma zorunluluğu karşısında, kendi konuşmamızı aktarmayı başka bir yazıya bırakmanın daha doğru olacağını düşündüğümüzden, şimdilik sadece fikrî zâviyemizden bahsimize belli noktalarda açıklık ve açılım getirmeye çalışacağız. Hem bu sayede umulur ki, okumaktan maksat olan sahih anlayış bir nebze temin edilmiş olur. Ve zaten çetrefil bir mevzu, hepten dönmez kördüğüme!..

Kavramları yerli yerince kullanmadan başlarsak...

Önce kavramın kendisini kavramak gerekirse, şunun altını özenle çizmek gerekir: Kavramları kavram yapan, onların manevî veya dünyevî planda belli bir objeye "ruhsuz" delâleti değil, tam tersine, aynı mevzuda birbirini destekleyen sayısız sezgi veriminin, zihnin aklî operasyonuyla tek bir kelimede istiflenişidir demek mümkün.

Bu istifleniş, tabiî ki belli ortak verilerin kabulünü ve "tek"lere ait sayısız detay ve hususiyetin yontulmasını da zımnen içermekte. Anlaşılır olması bakımından, dünyevî tecrübeler boyunca sayısız "su" nev'iyle karşılaşırken (Terkos içme suyu, Hamidiye menba suyu, şu bardaktaki su, elimdeki çayda bulunan su, Atlas Okyanusu'nun tuzlu suyu, Nil'in tatlı suyu, v.s.), tüm bu ayrı ayrı hususiyet ve ferdiyetleri bir açıdan "içeren", diğer bir açıdan "tecrit eden-soyutlayan" tek ve genel bir SU kavramı, mefhumu...

Demek ki, bir kavramın gündeme gelişinde, onun sadece genel geçerli kuru delâletini değil, bilerek veya zımnen, o kavramı dile getirenin şahsî, hissî, fikrî, tecrübî, imanî ve kültürel dünyasını, altyapısını, sezgilerini de dikkate almak durumundayız. Çünkü kabuk tarafıyla kavram, kuru bir sembol ve kap. Aslolan, bu sembol ve kap içinde, hangi duygu ve düşünce dünyasının, manevî ve dünyevî tecrübelerin, toparlayıcı ifadeyle hakikatlerin yer ettiği, tutunduğu...

Velhâsıl, kuru kuruya "Şu kavram bize ters!" veya "Bu kavram bizden!" demenin; uçsuz bucaksız mânalar âleminde varoluş gayesinin izini süren ve İBDA Mimarı'nın ifadesiyle "kelimenin altında, cümlelerin üstünde" inceler incesi bir arayış çilesi yaşayan hakiki fikir, ilim, sanat ve irfan adamlarının gözünde pek bir kıymet-i harbiyesinin olduğuna doğrusu inanmıyoruz.

Mevzuumuza dönersek; Yalsızuçanlar'ın paradoksu da burada. Doğruyu yanlışta kullanma ve kendi içinde tezada düşme pahasına, bir yerde sanatta kategorik tanım ve objektif ölçülerin yanıltıcı olduğunu söylüyor, diğer taraftan "İslam'da diyalektik yoktur, İslam'da propaganda yoktur!" diyenlere nazîre yaparcasına "İslam'da dramatik, trajik ve daemonik yoktur!" şeklinde en üst perdeden kategorik kıyasları benimseyebiliyor. Savunduğu tezin "niçin"ini, bu kavramların-sembollerin Batı fikir ve sanat hayatının perspektifinde büründüğü anlamlara dayanarak belki doğru biçimde teşhis ederken, sözkonusu kavramların bizim fikir ve sanat dünyamızda hangi insanlık durumlarında ve ne tür "insanî" hakikatlere ayna olabileceğini, kendimiz olan İslamî bir mâna aslına nisbetle bu sembollerin içini nasıl doldurabileceğimizi ve kelimelerin mânayı ifadede aciz kalışına nazaran böylesi bir tasarruf ve tahakkümün mânanın kendisini (yerli yerinde kullanıldığında) incitmeyebileceğini göremiyor ve gösteremiyor demek durumundayız.

Yalsızuçanlar'ın zaafı ve kestirmeden mahkum edişi sadece Batı orijinli kavramlardan ibaret kalsa gene iyi. Rüyayı kutsayışında ve hele hayali yerin dibine geçirişinde, kılavuzunun İsmet Özel oluşunun da payıyla, bizzat nisbet içinde olduğunu öne sürdüğü İslam tasavvuf ve hikmetlerine mâzur görülemez bir zıtlık arzediyor. Böylece, "amellere neticelerine göre hükmolunur" hadîsinden bir hisse hâlinde, güzel başlangıçlar ve güzel malzemeler, neticede, yörüngesinden çıkmış gezegenler misâli boşluğa ve nisbetsizliğe savruluyor.

 

Lirik ve Kavramda Demogoji

Kavramların yerli yerince kullanımında, Sadık Yalsızuçanlar'ın çelişkisi; mahkum ettiği Batı orijinli kavramlar, yücelttiği ve yerdiği İslam tasavvufunda yeri olan mefhumlardan yine ibaret değil. Benimsediği Batı orijinli tabirlerde de aynı iç çelişkisini sürdürüyor.

Benimsediğini söylediğimiz bu Batı orijinli kavramlarda bizimle, atfettiği anlamlar açısından esaslı bir çelişkisi yok aslında. Çelişkisi, şimdiye dek iddia ettiklerimizi kendi diliyle isbat etmesi yalnızca.

Misal olarak, Yalsızuçanlar, dramatik ve trajik olanın karşısına, İslamcı bir alternatif olarak, sanatta "epik" ve "lirik" olanı çıkartıyor ve savunuyor. Ancak burada, dramatik ve trajik olana yaptığını, epik ve lirik olana yapmıyor. Yani, Batı'daki anlamları ve kökeni dolayısıyla dramatik ve trajik olanı mahkum ederken; "epik"in ve "lirik"in, putperest (Pagan) Eski Yunan menşeli ve onların sayısız ahlaksızlıkla malûl (antropomorfik) tanrılarına dair muhtevayı, (mitos-efsane) ve dinî âyin tarzında ifade eden formların adı olduğunu zikretmiyor. Ya ne yapıyor? Varlığını dayatan ve "bizcesi"nin gösterilmesini talep eden problemler olarak, bu iki kavramın zamanla kazandığı anlamlara yaslanarak, kendi mânamızın bu sembollerde tecelli edebileceği bir zemin kurmaya girişiyor. İyi de yapıyor. "Dramatik" ve "trajik" kavramlarında da yapması gerektiği gibi!..

Bugün lirik deyince, coşkun bir ilhamla yazılıp söylenen veya ifade edilen, hissî potansiyeli öne çıkmış eser ve verimleri anlıyoruz meselâ. Epik deyince de, destânî, şekilden çok muhtevayı öne çıkaran ve "göstermeci" olan hatıra geliyor diyebiliriz. Tabiî ki, çoğu kavram gibi bu ikisi de, nerede, hangi atmosfer veya çerçevede, hangi ilimde ve hangi sanat tür ve formunda karşımıza çıkmışsa, işte o bulunduğu yerin yüklediği anlamla, terminolojik muhtevayla değerlendirilir. Zaten, mecazın (metafor), istiarenin (alegori), telmihin, tedaînin, ikonik ve sembolik göstergelerin, göstergebilimin (semiyotik, semiyoloji), yapısalcılığın, bütünün parçaların toplamından fazla birşey oluşunun (gestalt), terkip sırrının, muradı kestirebilmenin, tabir ve tevilin (hermenoitik), tefsir ve yorumun; kısacası, lisanda, semboller dünyasında "mânânın izini sürme"nin de yeri burası.

Anlaşılıyor ki, boş kaplar misâli, kuru kuruya sembol ve kavramlara düşmanlık etmenin kendi başına mühim bir değeri yok. Mühim olan, kavramın nerede gündeme geldiği, hangi şuur süzgecinden geçirildiği, hangi müfekkirede süzülüp damıtıldığı değil midir? O halde, etimoloji ve terminoloji bahsinde de, İBDA Diyalektiğinin kurtarıcı bir ilkesiyle davranmalı: Gerekeni gerektiği yerde yapmak!.. Gerektiği zamanda, gerektiği mekanda ve gerektiği kadarıyla. Ve her safhada "tabir" şartı: Bundan murad ne?..

Aksi takdirde, Yalsızuçanlar'ın kriteriyle, biz de onun alternatif olarak öne çıkardığı "lirik" kavramını alır ve maksat, ilmî - tarihî tutarlılık perdesi altında "karşı olmak için karşı olmak" tarzında bir demogoji olsa şöyle yaparız:

"Eski yunanlılar lirik terimiyle telli bir saz ve genellikle dans eşliğindeki şarkıya ayrılan şiir türünü belirtirlerdi. Şarkının tek veya sesli olmasına göre monodi liriği veya koro liriği ortaya çıktı: birincisi, bir tek kimse tarafından ve özellikle Aiolis'te Lesbo (Sappho ve Alkeus) şerefine okunurdu; bir koronun okuduğu ikincisi, Dorlular tarafından ortaya atıldı. Sözün müzik ve dans unsurlarıyle uyumlu bir şekilde kaynaştığı, dinî törenlerden ve halk bayramlarından doğan koro lirizmi, yunan edebiyatının yarattığı en yüksek ve orijinal türlerden biridir (Alkman, İbykos, Simonides, Pindaros, Bakkhylides v.b.). Daima MİTOSLARA dayanan, ama değişik biçimli ve farklı amaçlı koro liriği (apollon ilâhisi, zafer türküleri, çocuk ilâhileri v.b.) şehirlerdeki bütün gösterilerde yer alır; gerek TRAJİK, gerek komik, DRAMATİĞİN yapısına temel unsur olarak girerdi. Güçlü ve tutkulu şairlerin yarattığı monodi liriği, insan ruhundaki aşırı duygululuğun eşsiz anlatımı haline geldi. "Lirik" teriminin anlamı zamanla genişleyerek eleji, yergi şiiri ve epigramma gibi şiir türlerini kapsadı. Öte yandan temel unsur olan müzik, İskenderiye'de M.Ö. III. yy.da Ptolemaios'lar devrinde ve Roma'da monodi liriğinden bütünüyle ayrıldı; koro liriğiyse Horatius'un Carmen Saeculare'sinde ciddî ve tek düzenli, birkaç yüzyıl sonraki HIRİSTİYAN İLÂHİLERİNDE ise hareketli ve canlıdır."(1)

Görüleceği üzere, "lirik" mefhumu, menşei itibariyle hiçbir İslamî muhtevayla telifi kabil olmayan; putperest Yunanlıların ucûbe tanrılarına ibadet ve güzellemeler düzme vesilesi olarak kullanılagelmiş; Mutlak Hakikatler ve hikmetler yerine efsane ve masallara (mitos) dayanan; ne idüğü belirsiz müzik ve danslarla bezeli; hem zaten Sadık Yalsızuçanlar'ın kesinkes reddettiği "trajik" ve "dramatik" unsurların, "komik" unsuruyla içiçe çatıştırılıp bağdaştırılmasıyla tertip edilen bir neticeye karşılık geldiğine göre, Hıristiyan ilâhilerinde bile bu form tercih edildiğine nazaran, "Kur'anî" ve İslamî hiçbir mesnedi bulunmayan bu kavram, hiçbir şekilde sanat hayatımıza sokulmamalıdır(!).. ("Lirik" için bkz. Meydan Larousse).

Zahiren bunca tutarlılığına ve sûret-i Haktan tasvire rağmen, yukarıda söylediklerimiz tam bir demogoji örneği sayılabilir. Çünkü "lirik" kavramıyla Yalsızuçanlar'ın kasdettiği bunlar değildir. Öyleyse, bu tarz demogojilere meydan vermemek bakımından, Yalsızuçanlar'ın da benzer akıl yürütmeleri "trajik" ve özellikle "dramatik" üzerinde aynı minvalde gerçekleştirmemesi gerekir ve gerekirdi.

Fikir ve sanat tarihinde yer etmiş, üzerlerine doktrinler ve ekoller binâ edilmiş, felsefe ve hikmet bahsinde (irademiz dışında da olsa!) mesele konuşabilmenin ön-kabulleri ve basamakları misyonu kendilerine atfedilmiş bu kavramların ve diğer binlerce kavramın yok sayılması yerine, mezkűr kavramların içini "bizce" doldurabilecek, yanlış varsa doğrusunu alternatif gösterebilecek, rakiplerimizin alışık olduğu kalıplar içinden kendi mânamızı fışkırtabilecek, bir İslam büyüğünün deyişiyle "elini küfre değdirse şeriat doğurabilecek", müfekkiremizde bunları organizmamıza mâledebilecek, teker teker elden geçirilmiş ve "işlenmiş" sözkonusu mefhumlar üzerinde kat kat fikir, ilim ve sanat binaları inşâ edebilecek güçte bir fikir şemsiyesini temin etmek zorundayız. İşte bu şemsiyenin adı olan ve bu şemsiye altında "mevzuunu-branşını" örgüleştireceklere ölçüler ve ipuçları sunan Büyük Doğu-İBDA, böylesi binlerce kavramın "bizcesi"ni meseleler içinde temin ve ifade edegelmektedir. Örnek olarak "diyalektik" ve muazzam bir buluş değeri taşıyan "malűm". Batı'daki "geist-ruh-tin"in karşılığı olarak, daha doğrusu aslı ve esası olarak İBDA fikir sistematiğinde yerli yerini bulan "malűm" kavramı, meselelerin tabiî seyri içinde "kader" gibi, "ruh" gibi, "küllî ruh" gibi çok çeşitli mefhumlarla aynîleştiği, benzeştiği ve irtibatlandığı yerlerde de kullanımına hârikulâde biçimde imkan vermekte. İBDA Mimarı'nın ifadesiyle "Şimdi de onlar, malűma karşılık bulsun!"...

Yine dramın temel mefhumlarından "aksiyon", bir tiyatro tabirinden öteye geçmediği bir demde, insan davranışlarının en mânalılarının karşılığı olarak, "amel" mefhumuna bitişik bir yerde Üstadımız Necip Fazıl Kısakürek tarafından Türkçeye kazandırılmıştır. Şairin, dil içinde dil kurucu olması misyonunu hakkıyla yerine getiren Büyük Doğu Mimarı, örgüleştirdiği "ideolocya"sıyla da, lafta bir dil kurucu olmayıp, bunun yepyeni bir fert ve toplum inşâına temel teşkil eden fikir çerçevesini çizmiştir. Bununla yetinmiş midir? Hayır! Aydının çağına karşı sorumluluğunu; bunu çağına karşı âmiyâne tabirle "geyik yapmak" zannedenlere kanlı canlı bir cevap hâlinde, 40 küsur yıllık çileli bir cihadla dost ve düşmana tescil ettirmiştir.

Şu âna dek serdedilenler muvacehesinde; dramatik, trajik, lirik, epik ve benzeri kavramlara hangi kriterlerle yaklaşabileceğimiz anlaşılmış olsa gerek. Şimdi birer birer bu tabirleri ele alalım.

 

Dramatik İfade veya Mimesisin Alanı

Dram veya drama, Yunanca "eylem"den gelen ve yine fikir ve sanat tarihi boyunca, menşeindeki lügat anlamının ötesinde müstakil sanat formlarının kapsayıcı adı olabilecek derecede "ıstılahî-terminolojik" anlamlara bürünmüş bir mefhum ve vakıa. Gerçekte (zaman-mekan birliğinde) veya hayalde; olmuşların, olanların, olabileceklerin ve olması istenenlerin o ânda yahut o ânda oluyormuşcasına "temsili-misallendirilişi" ve "insan-aktör" vakıası merkeze alınmak kaydıyla belli bir "sahnede-çerçevede" "canlandırılması-oynanması" hadisesine verilen ad: Dram veya drama!.. Tarihin en eski çağlarından bugüne ve başlangıçta belki de dinî sâiklerle yapılagelen âyin, dans, trajedi, lirik, dram, melodram, opera, gölge tiyatrosu, komedi, traji-komedya, kabare, günümüzün sineması, TV programları v.b. sayısız "form-kalıp" içindeki bu "temsil-canlandırış" vakıasına, belli bir türün kalıpları içinde kalınmaması gayesiyle toparlayıcı biçimde "dram" veya "dramatik ifade formları" diyoruz. Istılahî bir kavram tarzında değerlendirilmek üzere, "oyun" da diyebilirsiniz. Oyunun merkezindeki aktör ve figürlere "oyuncu" denmesi de bundan. Dramı dram yahut oyunu oyun yapan; bu "temsil-canlandırılış-aksiyon" seyrinde bir insanlık durumunu, insanî bir temayı ve mesajı seyircisine iletme gayesi güdüşü... Istırap, aşk, hüzün, mutluluk, ümit, çelişki, gülünçlük, coşkunluk, yücelik, çaresizlik ve diğer vakıalar, dramatik muhtevada telif edilmiş veya bazıları özellikle öne çıkartılmış olabilir.

Dünya hayatının bir oyun ve oyalanma olduğu müslümanlar için malûm. Aslolan âhiret ki, dünyada kendisine biçilmiş rolünü (deyişteki gibi, "kral" da olabilir, "çöpçü" de!) en iyi "oynayan-yaşayan-temsil eden", karşılığını orada görecek. "All the world is a stage/Tüm dünya bir sahnedir"(2) diyen Shakespeare'e hak vermek düşer bize. Öyleyse, bu dünyada hakikat nâmına ne varsa, kim hangi duyguyu yaşamışsa; "hayatı taklit" (mimesis) olan dram da sahnesinde ona yer biçecektir. Değilmiki hakikatler, "insanın vardığıyla Allah'ın yarattığı" olarak, Mutlak Hakikatlerde fânîdir; öyleyse bize kul olarak, "halife" olarak, onları "zapt ve teshir etmek" düşer, "bigâne-kayıtsız" kalmak düşmez. "Sanatta obje" problematiğindeki gibi, bu ele alış her zaman onu yüceltiş olmaz; "Herşey zıddıyla kâim" ölçüsünden pay hâlinde bir zıddından gerçekleştiriş ve "Aslın görünebilmesi için gerekli âraz" hüviyetiyle bir mesaj ve sembol vesilesi olabilir. Yalsızuçanlar'ın dikkate alması gereken husus da bu. Sanatı, seçkinlere mahsus avantgard bir züppelikmişcesine hayattan ve insanî olandan izole etmeye yeltenen tatlısu sanatçı ve entelektüellerinin, "cici çocuk, uslu toplum, güzel barış, kötü savaş, sivil toplum" benzeri, fertleri koyunlaştırmaya ve iradî dirençlerini kırıp siyasî karar mekanizmalarının kölesi olmaya sevkeden etkilerini ölçü almamak ve hayatta olanları "cici"liğine göre sanata mevzu edinenlere kanmamak gerekiyor.

Sanat, herşeyden önce "ideale özlem"dir (Tarkovski)... Yepyeni bir fert, toplum ve dünyayı kuruşun, özleyişin ve tesis edişin bestesidir. İnsanî olan ne varsa, "kargaşadan uyum doğuran" şair gibi, özünü ve bunun âhengini arayış demektir. Hayat, çıkarcı politika düzenbazlarına bırakılamayacak derecede ciddi bir iştir. Mutlak Hâkim'in halifesi insan, insanca yaşamanın hakimiyet çerçevesini tesis borcunda değil midir? İnsan derken; müslüman!..

Amerikalı bir felsefe profesörü olan Irwin Edman söylesin:

"Sanat, sadece heykel, resim, senfoni demek değildir. Sanat, hayatı anlayan zekânın, onu en ilgi çekici, en güzel şekillere sokması demektir. Önemli denmeye lâyık bir sanat, Aristo'nun belirtmiş olduğu gibi, politikadır; konusu, tecrübenin bütünüdür; maddesi ve alanı, hayatın bütünüdür.

Böyle geniş bir sanat, devlet adamı için hâlâ erişilmesi uzak bir hayaldir. Hayat şartları, bilhassa birlikte yaşama şartları hem kararsız, hem karmaşıktır. Etkimize güvenecek kadar bu şartları bilmediğimiz gibi, herhangi birimizde de etkinin hareket haline geleceğine güvenecek güç yoktur. Hayatın bütününü sanata çevirmeğe uğraşan bir sanatçının, hem evrensel bir despot, hem evrensel bir dâhi, yani bir kişide toplanmış Göte, Newton, İskender olması gerekir. Hayat sanatı, bir tarih, bir olay değil; bir emel, bir öngörüştür."(3)

"Fikri yaşamak, yaşamayı fikir bilmek!" şiarını yükselten Büyük Doğu-İBDA, işte böylesine yüce bir sanatı hedeflemektedir. "Fikirse fikir, kavgaysa kavga!"; işte bunun için. Başlangıçtan günümüze İslam tarihinde gördüğümüz ve reaksiyondan çok, aksiyon vasfının öne çıktığına şahit olduğumuz KEŞİF ve FETİH vakıası, hep bu yüzden. Hayatta kıvam ve zulme kıyam için, dürtülmeyi ve zillet içinde süründürülmeyi beklememiş cedlerimiz!..

O halde dramın rolünü de, Bertolt Brecht'in tiyatroyu bir "sosyal mühendislik" aracı görüşüne bitişik bir yerde, "oynarken öğretmek" gibi bir misyon ve aksiyon sürecinde, "yeni nizam-yeni insan" arayış ve tesisinde görüyoruz. "Ethe", Yunancada karakter demek; "etik" ise ahlak. Oynarken telkin eden "karakter-aktör"; kalbimizin derinliklerindeki duyguları ayaklandırmasıyla ve bu duygularımızın güzele kavuşmayı hedeflemesiyle, bir "etik-ahlakî" idealin kıvılcımlarını da alevlendirir. Böyle doğar güzele duyulan aşkın "velûdiyeti-doğurganlığı" ve eserlerine yansıyan âhengi!..

 

İlâhî Komedyada İnsanlığın Traji-komedyası

Evet; hayatta olan, onun taklidinde de, mimesisinde de, dramda da var. Önceki bir yazımızda tasvir ettiğimiz üzere, hayatın dramatik karakterini tekrardan takdim edelim:

Durmaksızın ayaklarının altından kayıveren bir mekanda mutlaka muvazenesini sağlamak, etrafında dolananlara ve zemini çevreleyen sınır mâniasına çarpmamak, üstelik bunu başarmak için gözleriyle sürekli çevresini kollarken hep ama hep ilerlemek zorunda olan bir buz patencisinin yaptığını, sadece buz üzerinde değil; çakıl, çukur, çöl, bataklık, göl... gibi binbir engeli aşarak gerçekleştirmek zorunda olan insanın "tragedya"sı!..

Bu aynı zamanda; farklı zeminlerde farklı yalpalayış, düşüp kalkış veya kalkamayışlardan ibaret kalmayıp; aynı zeminde bile binbir türlü eğilip bükülen, düşen kalkan veya kalkamayan insanlığın "komedya"sı değil midir?..

Kendisi de aynı engellerle boğuşan hassas insanın, kimi zaman kendine ve kimi zaman da dışına bakarken; ağlamak, gülmek, ağlamakla gülmek arası veya hem ağlamak hem gülmek gibi bir tavır takınmasına yolaçan bir manzara, bir serüven, bir "traji-komedya"!..

Ebediyet ve ölüm arasında muhkem bir jilet sırtında tüm bu zıtlıkları, çelişmeleri, oluşları ve olamayışları muhteşem bir kozmos hâlinde kendinde bütünlemek borcundaki insan için varolan "ilâhî komedya"!..

Ve İBDA Mimarı'nın söylediği:

"Biliyorsunuz, Allah'ın hadiselere istihza tavrı vermesine, buna, "mekr-i İlâhî' derler; dilediğini dilediği gibi işleyen Allah... Ve mânâlar suretlerde akar ve açık olurken, gizlenir bir bakıma..."(4)

İşte tam burada, belirtilen kargaşanın üstünde, fakat onu da kullanan veya kullanması gereken, böylelikle maddî, ruhî ve âlemşümûl âhengin zirvesine yol arayan üstün sanat çabası karşımıza çıkar. Esasta bu, Allah'a ve O'nun mutlak nizamına pencere açma veya kabulden sonra o nizamın tecelligâhı olma çabası değil midir?..

Yaşadığı ortamdaki kargaşanın içine ve dışına attığı ağla sarmalanmışken; mutlak bir kurtuluş olmasa da, bu ağdan sanki sihirli bir elin yardımıyla sıyrılıvermenin heyecanını ve şevkini tattıran sanat... Hürriyeti hissedişin azami sınırlarını zorlamanın eşiğindeki sanat...

Sanatçının muhatap veya zıddını işaretlemesi yönünden muhtaç olduğu çirkinlik, kötülük, yanlışlık, eksiklik, uyumsuzluk ve diğerleri karşısındaki tavrının eserindeki mânasını kavramak şart!..

Esrarından bir kıvılcım kapmak üzere; İkinci Binin Yenileyicisi İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyorlar ki:

"Evet... Sırf hayır olan bir mana, sırf şer olan bir şeyi davet eder; şundan ki: Hayırlı olmanın hakikatı zâhir olup meydana çıksın...

Sonra...

Eşya, ancak, zıdları ile açıklanabilir.

Hayır ve kemal, hazır oldukları zaman; şer ve noksanlık, karşısından ayrılmaz olur.

Şu mana da açıktır: Güzellik ve cemal elbette ayna ister. Ayna ise... ancak bir şeyin karşısında olmalıdır.

Şu manada hiç bir şüphe yoktur: Şer, hayrın aynasıdır; noksanlık dahi kemalin aynasıdır; karşısında durur. Noksanlık azalınca, kemal artar; şer azalınca da, hayır bollaşır.

Asıl şaşılacak mana şudur: Bu kötüleme, övme manasının yüzünden açıldığı zaman; şer ve noksanlık hayra ve kemale mahal olur.

(........)

Anlatılan şerden ve noksandan murad, onlara karşı ilmî bir zevke sahip olmaktır; onlarla sıfatlanmak değildir. İşbu ilmin sahibidir ki, Yüce ve Mukaddes Allah'ın ahlâkı ile ahlâklı olmuştur. Aynı zamanda anlatılan ilim: Sözü edilen ahlâka sahip olmanın bir neticesidir."(5)

Kolektif pisliği mahkum etmek yerine onunla beslenen salon kibarlarının, "kan" görünce bayılan tatlısu şövalyelerinin ve "çıban" görünce dizlerinin bağı çözülen entelektüel doktor(!)ların anlayamayacaklarını bilsek bile, anlayacaklar için anti-komünist Rus yönetmen Tarkovski'yi muradımıza tercüman kılalım:

"Burada güzele ulaşmaktan söz ederken, yani ideale özlemden doğan sanatın hedefinin işte bu ideal olduğunu söylerken, amacım asla, sanatın dünyevî 'pislikten' kaçınması gerektiğini vurgulamak değildir... Aksine, sanatsal görüntü daima, birinin yerine ötekini, büyüğün yerine küçüğü geçiren bir göstergedir. Canlıdan söz etmek isteyen sanatçı ölüden bahseder, sonsuz hakkında konuşabilmek için sınırlı olanı sunar. Bir yedek! Sonsuzu maddeleştirmek mümkün değildir, ancak onun yanılsaması, görüntüsü yaratılabilir.

Çirkin, nasıl güzelin içinde varsa, güzel de çirkinin içinde vardır. Hayat, bu saçmalığa varan muazzam çelişkinin içine gömülmüştür ve bu çelişki sanatta aynı zamanda hem uyumlu, hem de dramatik bir birlik olarak belirir. Herşeyin birbirine yakın olduğu, herşeyin içiçe geçtiği bu bütünlüğü algılamak ise ancak görüntüyle mümkündür."(6)

Şöyle bir toparlarsak; herşey zıddıyla kâim ve İslam, zıt kutuplar arası muvazenenin üstün nizamı olduğuna göre, bize düşen borç, böylesi bir muvazeneyi her safhada tesisin diyalektik maharetine ve estetik prensibine mâlik olup, bunu yaşatmak!..

Mücerret (soyut) resmin babası kabul edilen Wassily Kandinsky, "Bizim armonimiz (âhengimiz/H.S.), bütün çağlarda sanatın en önemli kanunu olan kontrastlar (zıtlıklar) kanunu üzerine kurulmuştur."(7) derken, nasıl bilinmesi ve yapılması gerekenden bir pay sahibiyse; "Hayat ölümü içerebilir, ama ölüm hayatı içeremez."(8) diyen İngiliz sanat tenkitçisi John Berger de kendince bir hakikati ifade ediyor. Bizim hayatın dramatik karakteri bâbında söyleyeceğimiz son söz de buna dair: Hayat trajik olanı içerebilir ama; trajik olan, tek başına hayatın kendisini temsil etmez. Sadık Yalsızuçanlar da, zaten kelâmın bu ikinci kısmında doğrudan pay sahibidir. Büyük Doğu Mimarı'nın şiirinde dile gelsin hakikat:

"Öleceğiz; müjdeler olsun, müjdeler olsun!

Ölümü de öldüren Rabbe secdeler olsun."

Sadık Yalsızuçanlar'ın hayal ve rüya bahsinde içine düştüğü vahim yanlışlıkların doğrusunu, bir başka yazı vesilesiyle etraflıca ele alacağız. Kendisi, şahsî münasebetimiz çerçevesinde dostumuzdur ve zâtına karşı en ufak garezimiz yoktur. Lâkin, "Hakikatin hatırı, dostun hatırından üstündür" ölçüsü muktezâsınca ve İmam-ı Gazâlî hazretlerinin "Dost, dostunun gömleğinde gezinen akrebe müsamaha etmez" meâlindeki düsturu gereğince bunları dile getirmeyi bir fikir ve dostluk namusu bildik. Muhatabının yanlışını karşılıklı görmezden gelip, birbirlerine sahte güzellemeler düzmeyi aydın namusuyla bağdaştırabilenlere mahsus "yüzüne gülme, ardından yerme" zaafiyeti, biz İBDA'ya muhatap fertlerin öğrenemedikleri ve Allah'ın izniyle öğrenemeyecekleri bir samimiyetsizlik numûnesinden başka birşey olmasa gerek!..

 

KAYNAKLAR

1) Meydan LAROUSSE, Sabah Gazetesi hediyesi. 12. Cilt, s. 382

2) Martin ESSLIN, Dram Sanatının Alanı, (Çev: Özdemir Nutku), Yapı Kredi Yay., İstanbul, 1996, s. 7

3) Irwin EDMAN, Sanat ve İnsan, (Çev: Turhan Oğuzkan), MEB Yay., İstanbul, 1991, s. 12-13

4) Salih MİRZABEYOĞLU, Şiir ve Sanat Hikemiyatı (Estetik ve Ahlak), İBDA Yay., İstanbul, 1989, s. 194

5) İmâm-ı RABBÂNÎ, Mektûbât-ı Rabbânî, (Çev: Abdulkadir Akçiçek), Çile Yayınevi, İstanbul, 1979, 1. Cilt, s. 58-59

6) Andrey TARKOVSKI, Mühürlenmiş Zaman, (Çev: Füsun Ant), AFA Yay., İstanbul, 1986, s. 44

7) Wassily KANDINSKY, Sanatta Manevilik Üzerine, (Çev: Ahmet Necati Bigalı), Özden Ofset, İzmir, 1981, s. 1

8) John BERGER, Sanat ve Devrim, (Çev: Bige Berker), V Yay., Ankara, 1987, s. 69