Bir Mektup:

AKADEMYA'NIN 4. SAYISINA MEDHİYE

Okumuyoruz beyabicim.

Okusaydık, anlardık. Okusaydık, "unutmazdık." Okusaydık, yaşardık.

Okumayan insan niye yaşıyor, anlamak mümkün değil.

Akademya'yı görünce, dudağım uçukluyor. Okumanın ne kadar büyük birşey olduğunu bir kez daha farkediyorum. Akademya'yı bile okumuyoruz.

Üniversiteye yeni başladığım yıllarda, sol fraksiyonlardan birine mensup bir arkadaş tanımıştım. Oturduk bir gün konuşuyoruz. Şunu okudun mu, yok. Bunu okudun mu, yok. Benim kültür ve tefekkürün temel taşları olarak bildiğim eserlerden hiçbirini okumamış. Kızmaya başlayarak onun kaynaklarına döndüm. Şunu okudun mu, bunu okudun mu... Ama çocuk bu sefer tek tek cevap vermiyordu. Sonunda bütün sorularımı şöyle savuşturmuştu:

—Ben kitap okumayı sevmem!

Bu kafasıyla bana Marksizmi propaganda edecek...

İslâmcılar'da da durum çok farklı değildi.

Onların sosyalizm hakkındaki görüşleri, sosyalizmin bâtıl bir mezhep olduğunu papağanvari tekrarlamaktan başka birşey değil. Okumuyorlar. Hoş, okusalar imânlarını kaybedeceklerinden korkuyorlar. Böylece sosyalizm hakkında bir fikir de edinemiyorlar.

Gördüğüm kadarıyla ülkücülerin hali, hepsinden berbattı. Ellerinde çerezlik kitaplar bulunur, kendileri fakültenin koridorlarında, acaba bugün niye solcuların bulunduğu kısma baskın düzenlemediklerini konuşurlardı. Onlar okur, ama fikirden-mikirden anlamaz, belki anlamamak için okurlardı.

Akademya'nın 4. sayısı, bana önce bunları hatırlattı.

 

Mustafa Âşık diye bir kardeşimiz var. Hapiste. Hapiste olmasına rağmen, her yazısında yeni bir kütüphane yıkıyor önümüze. Hapiste olmak çoklarının sandığı gibi, "bol bol zamanı olmak" anlamına gelmez. Tembel adamın evinde de zamanı yoktur, hapiste de. Ama Mustafa Âşık'ın, milletimizin üstüne kâbus gibi çöken tembellik bulutlarını darmadağın ettiği, çalışmalarındaki pırıltıdan belli.

Onu önce "sanayi" hakkında yaptığı ağır çalışmalarla farkettik. Bir çok Akademya okuyucusunun bile bu çalışmaları, "çok uzun" bulup okumadığına şahidim. Akademya okuyucusu da olsa, bir adam bu eşsiz çalışmalar için bu şekilde düşünüyorsa, bir ân önce gaflet bataklığında yüzdüğünü farketmelidir. Kişinin mizaç olarak sanayi mevzuu dikkatini çekmese dahi, Mustafa Âşık'ın çalışmalarından zevk almalıdır. Çünkü Mustafa Âşık, sözkonusu sadede temas etmekle, bir ilke imzâ atmış oluyor ve bütün müslümanlara bir iftihar vesilesi sunuyor.

Öyle anlaşılıyor ki, Mustafa Âşık, imkân atomunu çatlatıyor ve üzerinde çalışmak istediği kaynaklara bir bir ulaşmayı başarıyor. Hayâl ediniz; cezaevinin kuytu bir köşesine çekilmiş, günlerce, haftalarca, hattâ aylarca, önündeki kitap dağlarıyla boğuşan, onları sayfa sayfa inbikten geçiren ve sonra da yazıya dönüştüren bir adam. Mânâda simyacı!..

Akademya'nın 4. sayısında "Model Arayışları ve Kültür Dinamikleri Işığı Altında Japon Sınaî Hamlesi"ni okuyunca, onun ne çapta bir "âşık" olabileceğini tekrar düşündüm ve dehşete kapılmaktan kendimi alamadım. Nefsini ayakları altına almış, şeytanı kör kuyulara kapatmış ve dâvâsında fâni olmuş bir adam hayâl ettim. Üstad'ın Sokrat tasvirini hatırladım. Sokrat orduda bütün olumsuzluklar karşısında takındığı vakur ve sabur edâ ile herkesi kendine hayran bırakırmış. Sosyâl hayatta da, âdetâ dünyanın akışını tersine çevirmek isteyen bir divâne gibiymiş... O kadar sâkin ve rikkatliymiş ki, onu ancak hikmet tâlipleri farkedebilirmiş.

Önümüze sade ama kültür adaleleri şişkin yeni bir dünya seriyor Mustafa Âşık. Japonları anlatıyor bize. Tabir-i caizse, ıcığı cıcığıyla. İyisi kötüsüyle, anlatmakla kalmıyor, "değerlendiriyor." Bu garip milletin "Krizantem ve Kılıç" terkibini görünce, İslâm'ın "İhsan ve Kılıç" bahsini hatırlaması yok mu, tek kelimeyle büyülüyor. Bana kalırsa, eski çalışmalarını da geride bırakan son derece kaliteli bir verim. Bir adamın, İslăm inkılâbına inanan bir kimsenin, "uzun sürüyor" diye bu çalışmayı okumaması, sanıyorum bir suçtur.

Ona başarılar diliyorum. Böyle kalmasın. Daimâ daha yükseği, en yükseği hedeflesin. Tembellik gibi amansız bir ruh hastalığını yenip örnek şahsiyet yakamozları çaktıran bu adamın hapiste, uyuşturucu kaçakçılarının mecliste olmasından ise sadece utanıyorum.

 

Akademya bize Fransız Ansiklopedisi'ni hatırlatıyor. Büyük İhtilâl'den önceki kültür yağmurunu. D'Alambert, Didero, Voltaire, Rousseau, Montesquiou, Danton ve nice Fransız aydınının gerçekleştirdiği o muazzam hâdiseyi. Fransız aydını, İngiltere'de kopan fırtınayı Fransa'ya taşımış ve tüm medeniyet tarihini, "yeni bir anlayışla" hesaba çekmişti. Onlar da hapislerde çürüdüler, sürgünler yediler, hep tedirgin, daima istim üzerinde yaşadılar. Ama kendileri yanarken önce Fransa, sonra dünya aydınlandı.

Bu bir entellektüel fedâkârlıktır. Türkiye'de çok az kişi bu anlayışa sahip. Üç ay cezaevine giren, otuz sene hava basıyor. Ama İsmail Beşikçi bir örnektir. Senelerdir hapiste ve yüzlerce yıllık cezası kesinleşmiş olduğu hâlde, kendisini bir dâvâya adamış, yazıyor babam yazıyor. Onu hiçbir güç durduramaz. Ülkemizin Boethius'udur o. Ama maalesef o değil de, Toktamış Ateş malı götürüyor. İnsan televizyonda, gazetede böyle leşleri görünce, kusmamak için kendini temiz havaya atmak ihtiyacı hissediyor.

Akademya mensuplarının faaliyetleri, tabii ki, İsmail Beşikçi'ninkinden çok daha aziz. Otuz yaşının üstünde kaç adam var aralarında bilmiyorum. Takip edebildiğim kadarıyla ekserisi, üniversite öğrencisi veya siyasi sebeplerle üniversiteyle ilişkisi kesilmiş gençler. Ve hepsi de pırıl pırıl. Koca koca profesörlerin tozunu atarlar Allah'ıma. Deliler gibi okuyorlar, aç kurtların ruh hâletiyle yazıyorlar. Ve, çamur atanını görmedim ama, bazıları lûtfedip okumuyorlar.

Ülkemizde kültür kasırgaları kopuyor. Herkesin, bu gençlerin babası Sayın Salih Mirzabeyoğlu'nun gıyabında elini öpmesi gerekirken, hâle bak: Biz şerefliyiz, siz şereflisiniz, onlar şereflidirler, şerefsiz diyenler şerefsizdir lâfları ayyuku tutmuş. Rejimin stratejisi şu: Mustafa Âşık sussun, Drej Ali konuşsun!..

 

Şimdi ben Mülkiyet hakkında birşeyler anlamak istediğim zaman, Süleyman Dal'dan başkasını gözüm görmez. Onun yazısı da "uzun". Lânet olsun, başka nasıl yapılabilirdi bu çalışma? Arkadaşımız önce Batılı mülkiyet anlayışını tarihî şeması içinde sergiliyor, sonra bu anlayışın çeşitli bakımlardan kritiğini yapıyor, nihayet "İslâm Hukukunda Mülkiyeti" ele alıyor. Bugüne kadar kaç prof. denedi böyle bir çalışmayı?

Süleyman Dal'ın faydalandığı kaynaklara bir göz atalım isterseniz. Proudhon, Eflâtun, Marks, Engels, Adam Smith, Thomas More, Campanella, Aristo ve daha bunlar gibi nice Batılı ve yerli iktisat ve fıkıh uzmanı... Yazısı 150 sayfalık çok ciddî bir kitabın sıkıştırılıp tıkıştırılması hâlinde 30 sayfa sürüyor. Ama bu 30 sayfa, dev bir kütüphanenin İslâm kültür inkılâbına mâledilmesi niteliğinde. Ciddî söylüyorum size, bir Müslüman bunu okumadan nasıl durabiliyor, anlayamıyorum. Nasıl ilgilendirmez sizi?..

Fazla ve aşırı mı gösterdiğim hassasiyet? Zannetmiyorum. Beyler, biz bilmek zorundayız. Herşeyi mi derseniz, herşeyi. İnsanlığın bildiği ne varsa herşeyi aslıyla bilmek zorundayız. Bildikten sonra da "yapmak"...

 

Alkışlayacaklarım arasında İskender Tozkoparan ve Said Aykut da var. İskender Tozkoparan sanıyorum hâlen cezavinde. Said Aykut ise camiamızda titiz araştırmalarıyla herkesin tanıdığı genç bir yetenek.

Said Aykut'un Akademya sayfalarında görünmesi, gerçekten çok hoş. Yazar için de, okuyucusu içinde. Bize Turtuşî ve Sealibî gibi, İslâm tarihinin "unuttuğumuz" kişiliklerini hatırlatmasını, sevinçle karşılıyoruz. Onun, asistanlarının bilgisayara yüklediği metinlerin çıkışını alıp "kitap yazdım" diye piyasaya süren beleşçi aydınlardan olmadığını biliyoruz. Kütüphanelerin tozlu raflarında unutulmaya yüz tutmuş, Lâtin harfleriyle basılmamış, ekserisi Türkçe bile olmayan metinler üzerinde yaptığı titiz tercüme ve çözümlemelerle hafızamıza ışık tutan çalışmalar yapıyor Said Aykut. Hafızamızı tâzeliyor, bize yeni ufuklar ve değerlendirme imkânları sunuyor. Üniversitelerimizde onun ciddiyetinde bir profesörümüz var mı bilmiyorum.

İskender Tozkoparan'ın alevî kaynaklarından yaptığı çalışma da eşsiz. Son dönemde hiçbir sünnînin yapamadığını yaptı ve bize alevîlerin 19. asırdan günümüze, toplum hayatımızda ne gibi roller oynadığını öğretti. Gerçi onu Akademya sayfalarında ilk defâ görüyoruz, fakat hiç de acemi değil. Belli ki, "okumuş çocuk"; belli ki, dolu... İleride cilt cilt eserleriyle karşımıza çıkabilir. Oysa biz hep şimdi isteriz. Şimdi olursa ileride olabileceğine ihtimal veririz. Çünkü varlık sebebimiz bize şöyle sesleniyor:

— Hemen değilse ne zaman?..

 

Av. Harun Yüksel, Hayreddin Soykan ve Mustafa Saka'ya da en ufak bir itirâzım yok. Onlar zaten yolunu bilen insanlar. Hayreddin Soykan, bence, bugüne kadar yaptığı çalışmalar içerisinde en şumullüsü ve en çarpıcı olanını Akademya'nın 4. sayısında yayınlıyor. Mustafa Saka'nın Efganî hakkındaki diyaloğunu, son derece doyurucu buluyorum. Sözümün bu kısımını, Av. Harun Yüksel'in son paragrafıyla bağlıyorum:

— Benim burada son olarak vurgulamak istediğim önemli bir husus şu: Hem sayıları ve hem de nitelikleri gün geçtikçe artan "bizim aydınlarımız"ın entellektüel çabalarının zâyî olmaması ve halkın kültürel işgâlden kurtuluşunun bir ân önce gerçekleşmesi için bu çabalarını "üst aydın"larımızla uyumlu ve onların ortaya koydukları fikre nisbetle gerçekleştirmeleri zaruretidir.

 

Diyeceksiniz ki, niye?.. Niye bu medhiye?..

Okumuyoruz efendim. Okusak da kadrini bilmiyoruz. Akademya'nın, İBDA Ağacı'ndan bize eşsiz kültür yemişleri sunan yemyeşil bir dal oluşunu, sanki görmezden geliyoruz.

Bütün kalbimle gevşekliği, tembelliği ve unutmayı reddetmek için kaleme aldım bu yazıyı. Bir tek kişinin yüzüne su serpebilmişsem, bahtiyârım. Allah'ın selâmı üzerinize olsun!..

 

Meçhul Asker/İSTANBUL