COYOTTE VE SKİLİA - VI

 

 

COYOTTE VE SKİLİA - VI

(Sıkıntılı Eser)

 

Severus

Devâsa bir edebî külliyat bıraktı. Eserlerinin büyük bir katalogu Assemani tarafından takdim edilmiştir. Orijinal Yunanca fragmanlar az sayıdadır, çoğunluğu Asurî lisânında yazılmıştır ve bir kısmı yayınlanmıştır. Nephalius’a karşı yazılan erken metinler kayıbdır. Halkidona Konsili’ni destekleyenlere karşı kaleme aldığı "Philalethes-Φιλαληθής: Samimî, içten, dürüst" diyalogu, Severus’un İstanbul’da bulunduğu 509-11 periyodunda ortaya çıkmıştır. John the Grammarian of Caesarea’ya karşı Severus, "Contra Joannem Grammaticum-Joannem Grammaticum’a karşı" isimli ve çok başarılı kabul edilen bir çalışma yapmıştır. Bu eser muhtemelen 519’dan sonra yazılmış olmalıdır ve Monofisitler bu eseri bir zafer olarak görürler. Severus eserlerinde büyük ölçüde St. Cyril’in tesiri altında kalmıştır.

Sergius the Grammarian ile olan münâkaşasında ‘Tek Tabiat’ mevzuunda çok ileri gitmiştir ve Eftihian (Eutychian) bir stil tercih etmiştir. Bu polemik Severus’a Monofisit pozisyonu daha kesin bir biçimde tarif etme şansı vermiştir. Mısır sürgünlüğü sırasında Severus, Julian Halicarnassos’la münâkaşa geliştirmiş ve bununla meşgûl olmuştur. Yine, ‘Felicissimus’a karşı’ ve "Against the Codicils of Alexander-İskender’in Ek-Vâsiyetnâmelerine Karşı" eserleriyle ‘İki Tabiatlılık’ı tenkid etmiştir. Bütün Monofisitler gibi onun theolojisi de münâkaşa (ve ihtilâf) sualleri temelinde gelişmiştir. Onun andları ‘Homiliae Cathedrales-Kathedral Vaazları’nda toplanmıştır. Onlardan günümüze iki Asurîce tercüme gelebilmiştir; biri, muhtemelen Callinicus piskoposu Paul tarafından 6. asrın başlarında, diğeri ise 701 senesinde Jacob Barandai tarafından gerçekleştirilmiştir. Hippodrome’a karşı doktora tezi özellikle not edilmelidir. Severus’un mektubâtı 23 kitabda toplanmıştır ve 3759 adetten az değildir. 6. kitab hâlâ mevcuddur. Burada piskoposluk fonksiyonları ve icraatlarıyla alâkalı bilgiler vardır. Antakya halqı için ilâhiler de yazmıştır. Çünkü, Antakya halqının ilâhî söylemede çok başarılı olduğunu görmüştü.

Halicarnassus piskoposu Julian, İstanbul patriği Macedonius’un 511’de görevinden azlinde, Severus’la işbirliği yapmıştır. 518’de Justinianus’un tahta çıkmasıyla birlikte o da sürgüne gönderildi ve İskenderiye’ye 9 mil mesâfedeki Enaton manastırına çekildi. Burada, "Against the Diphysites-Çift Tabiatçılar’a Karşı" isimli bir eser yazdı. Severus’la da bu konuda mektublaşmaya başladı. Mektubların içeriği, İyşâ’nın bedeninin çürümezliği (yokolmazlığı) üzerineydi. Julianistler, İyşâ’nın bedeninin çürümezliğini tasdik ederler. Bunun mânâsı, İyşâ’nın, açlık, susuzluk, üşüme, acı-ağrı vs. gibi tabiî ihtiyaçların öznesi olmamasıdır. O, bunları bizim hatırımız (aşkımız) için üzerine aldı. Bizimle ‘Eş özlü-Eş Maddeli’dir. Bu bakış Eftihis’e karşıdır. Böylece, Julianistler, Eftihianizm Severianları (Severians of Eutychianism), Maniheizm Severianları (Severians of Manichaeism) ve Dosetizm Severianları (Severians of Docetism) tarafından mahkûm edilmişler ve Fanteziciler-Hayâlperestler (Phantasiasts), kendini beğenmiş-narsist-hodbin doketler (Aphtartodocetae) olarak adlandırılmışlardır. İyşâ Efendimiz’in bedeni ‘kendi tabiatı gereği fânîdir’ tefsirine karşı Julianistler’in (sert) cevâbı ise, Severianlar’ın fenâperestliği (Severians Phthartolatrae) veyâ İnşâperestlik-mülkperestlik-tabiatperestlik-dünyâperestlik (Ktistolatrae) şeklinde olmuştur. Justinianius ileri yaşlarında, Severus’a karşı olmasından dolayı Julian’a destek vermiş ve onu Orthodoksi’ye daha yaqın bulmuştur. Julian, 536’daki İstanbul Konsili’nde lânetlenmiş olmasına rağmen, 565 senesinde imparator ‘Bâkîlik’i (incorruptibility) zorunlu doktrin olarak vâ’zetmiştir.

Julian’ın Job’un Kitabı’nı yorumladığı eseri Origen’in Paris eski yayımında mevcud. Julian’ın Severus’a karşı büyük çalışması kayıbdır. 10 lânetleme ise duruyor. Tefsirlerinden, Matteos üzerine olanı Moses Barkepha tarafından yayınlanmıştır (551’de tekrar yazılmaya başlanmış). British Museum’da bir anti-Julianist seri (catena) Julian’ın yazılarına değinmektedir.

Tritheist (üç ilâhlı-teslisçi) tarîqatın yazarları dikkat çekicidir. Onlar arasında, lider olan Çesarealı Ιώαννις Φιλοπονος (John Philoponus of Caesarea), 6. yüzyılın başlarında İskenderiye’deki Tritheistler’in patriği ve partisinin baş yazarıydı. Dilbilimci, filozof, astronom ve theologdu. En önemli ilâhiyyat eseri, Diaitetes ke peri henoseos (DiaitethV kai peri cenoseoV), ki 10 kitabından biridir, kayıbdır. Kendi dönemindeki İyşâ-bilgisel ve İyşâ-doktrinsel (Christological) ve Teslisçi (Trinitarian) münâkaşalarını mütâlaa etmiştir. Tam Asurîce terceme British Museum’da ve Vatikan El Yazmaları arasında bulunmaktadır. Bir başka kayıb eser, ‘Diriliş Üzerine’ (Περι Ανάσταση), Genel Yeniden Doğuş’ta-diriliş’te (General Ressurectıon) (Hz. İyşâ’nın mezardan çıktığını savunan Hristiyanlık görüşü sâdece Ressurection: Diriliş olarak adlandırılır) yeni bedenlerin yaradılışları theorisi otörlerinin görüşlerini tasvir etmektedir. Bu eserde, Photius’tan, Timotheus Presbyter’den, ve Nicephorus’dan (Nikiforos) alıntılar vardır. Bir filozof olarak Filoponos Aristocu idi ve Aristocu tefsirci, Hermeas’ın oğlu Ammonius’un talebesiydi. Aristo üzerine değerlendirmeleri Aldus tarafından Venedik’te yayınlandı:

1-"De generatione et interitu-jenerasyon ve üzerine", 1527;

2-"Analytica posteriora-Ard Analiz", 1534;

3-"Analytica priora-Ön Analiz", 1536;

4-"De nat. auscult.-Dinlemenin tabiatı üzerine", I-IV, ve "De anima-Can üzerine", 1535;

5-"Meteorologica-Meteoroloji üzerine -I, 1551;

6-"Metaphysica-Metafizik", 1583.

En son büyük Neoplatonist olarak kabul edilen Proclus’un ‘Επιχειρηματα-Epihirimata’ (Argümanlar, deliller) eserine karşı da çok yazmıştır: Dünyânın (Âlem’in) sonsuzluğu üzerine 18 kitab (Venedik 1535), 529 senesinde tamamlanmıştır, ve ‘Περι Κοσμοποιτας’ - Peri Kosmopitas (Kâinat’ın oluşumu hakkında) Corderius tarafından , Viyana’da 1630’da yayınlanmıştır. ‘Εξαμερον-6 parça’ isimli eserinde, St. Basil ve diğer Kilise Babaları’nı tâkib eder ve döneminin bütün edebiyatı ve ilmi hakkında geniş bilgi verir. Son eseri, Sergius diye birine adanmıştır (belki Sergius Grammarian). Eser, muhtemelen 517’nin başlarında kaleme alınmıştır. "Computatio de Pascha-Paskalya’nın hesabı-tahmini" isimli çalışma ‘Son Yemek-The Last Supper’in 13 Nizan’da (Nisan) gerçekleştiğini delillendirmektedir. Kayıb olan theolojik çalışma ‘Τμηματα-Bölümler, kısımlar’ Suriyeli Mikhail tarafından hülâsa edilmiştir (Chronicle-Vak’âyinâme, II, 69). Halkidona Konsili’ne karşı yazılan eserden Photius bahsetmiştir (cod. 55). "Contra Andream-Andream’a Karşı" isimli eser Asurî el yazması olarak muhafaza edilmiştir. Bir diğer çalışma, "Against the Acephali-Başsızlara Karşı" el yazması olarak mevcuddur. Gramerde ustası Romanus’tu.

Bu 6. asır Monofisit’ini, daha evvel yaşamış bir gramerci olan Filoponos’dan ayırmak gerekir. O, Augustus ve Tiberius zamanında yetişmiştir. Hayatı haqqında bilinenler çok azdır. Tritheist fiqirleri itibârıyla, Justinian tarafından Istanbul’a çağırıldı fakat yaşı ileri olduğu için affedildi. İmparatora, "Bölüm, farq ve sayı üzerine - De divisione, differentia, et numero" isimli eserini gönderdi. Athanasius Monachus’a, Tritheizm üzerine bir deneme gönderdi ve bu nedenle İskenderiye’ye gönderildi. Conon ve Eugenius da Tritheist’tiler; Patrik Ιώαννις Σκολαστικος-John Scholasticus, Philoponus’u mahkûm etti ve imparator Tritheistler tarîqatına karşı bir ferman çıkardı. 568’de Philoponus, Patrik John Scholasticus’a karşı çok sert bir tenkid risâlesi yazdı. Photius, Philoponus’un argümantasyonunun çocukça ve ahmakça olduğunu belirtmektedir.

Tarsus piskoposu Conon, Eugenius’la berâber John Philoponus’un destekçisiydi fakat onun, Mukaddes Teslis - Holy Trinity hakkındaki ‘Şahıslaştırma’ yaklaöımını benimsemedi ve Eugenius ve Themistius ile birlikte ‘Κατά Ιώαννου- Yuhanna’ya (John Scholasticus) Karşı’ isimli bir kitab yazdı ve onun İyşâ’nın Yeniden Doğuşu (Ressurection) ile alâkalı değerlendirmelerini tenkid etti. Eugenius, Efesli John tarafından (John of Ephesus) Kilikya piskoposu olarak tanındı fakat Bar Habreus onu İsauria’da, Selucia piskoposu yaptı. Themistius, (büyük ismi Calonymus’dur), İskenderiye diakonos’uydu (zangocu). Patrik Timothy IV (517-535) tarafından görevden alındı ve Agnoetae (AgnwstikismoV - Bilinemezcilik) tarîqatını kurdu. Severus’a karşı, "Son Theophobius için Savunma - Apology for the late Theophobius" isimli kitabını yazdı.

 MAHŞERİN 4 ATLISI-I

 İsmine atıfta bulunduğumuz eser ünlü İspanyol yazar ve siyâset adamı Blasco Vicente Ibanez. Ibanez İspanya’da monarşiye karşı mücâdele yürüten büyük bir yazar. Birçok eserinin arasında en meşhuru Los cuatro jinetes del Apocalipsis (Mahşerin dört atlısı) isimli romanıdır. Açlık, salgın hastalıklar, ölüm, savaş (Famine, epidemia-pesta, muerte, guerra) 4’lüsünü mahşerin 4 atlısı olarak belirler yazar ve onlardan kurtulmanın şart olduğunu ekler.

Aslında tercemeyi ‘Qıyâmetin dört atlısı’ biçiminde yapmak daha doğru zirâ, İngilizcede mahşer kelimesini karşılayan deyim ‘ Aslında tercümeyi ‘Qıyâmetin dört atlısı’ biçiminde yapmak lâzım zira eurodict the  last judgement’ (son hüqüm)  vey⠑doomsday’ kelimeleriyle karşılanıyor. Apocalypse kelimesi ise yunanca kökenli olup bütün Batı lisânlarına ‘Qıyâmet’ olarak geçmiş durumda. Hatt⠑Qıyâmetin dört süvârisi’ şeklinde de söylenebilir. Yazar 4 atlıyı 4 büyük sorunla özdeşleştirir: Açlık, sârî hastalıklar, ölüm ve savaş. Bu 4 kavram üzerine değerlendirme yapmadan kendi gündemimize geçeceğiz.

Gerek okült (gizli) felsefede gerekse de birçok öğretide 4’lü formüller vardır. İslâm’da da bu dörtlülerden biri olarak 4 büyük Alûn (İlliyûn) meleği bu bağlamda anılır: Cebrail (A.S – Gabriel, Gavril, Cibril), Mikail (A.S – Michael, Michel, Mihail), İsrafil (A.S – Raphael, Rafail) ve Azrail (A.S – Nuriel, Nathaniel). Bunlar da angeloloji’nin (Melekbilim) mevzuları.

Biz başka bir tetrad (dörtlü) üzerinde duracağız. 1. Bölümdeki konumuz Ortadoğu yani tetradın 1. ayağı.

Ortadoğu

Ortadoğu 3. Dünya Savaşı’nın (Qıyâmet Savaşı da denebilir) merkezidir.  Fakat bu savaşın klasik askerî-siyâsî buudlardan farqlı husûsiyetleri vardır. Medeniyetler savaşı tanımı bir yönüyle doğru olmakla berâber yeterince doyurucu bir tefsir sayılamaz. Tarihî ve içtimaî buudlar fazla izâh edilememektedir. Tarafları, methodları ve gâyeleri net bir biçimde konulamamıştır.

ABD emperyalizmi ve bağlaşıkları (vassalları, hizmetkârları) birçok isim altında (BOP, globalizm, YDD vs.) planlar ve projelerden bahsedip ortalığı, medya kartellerini de arkalarına almak suretiyle, kavrama (kargaşasına) bağlamaktadır ve Khaos’un (CaoV) bir özelliği de bu olmaktadır. Bunca plan ve proje taslağı masalına muqâbil en plansız ve en güçlünün (öyle görünmeye çalışan) en ödlekçe yürütmeye yeltendiği bir savaş gerçekliği ortadadır.

Yıllardır, insanlığın en qadim beşiği ve medeniyetin merkez üssü olan Ortadoğu son 100 senesinde kendisine dayatılan vahşî bir Batı status quo’sunun altında inim inim inletildi ve muqaddes coğrafyanın bağrına zionizm bıçağı saplandı. Gelinen aşamada Ortadoğu’ya dayatılan status quo iflâs etmiş bulunmaktadır.

Burada ABD-Britanya eksenli olarak gelişen status quo, diplomasi ve askerî güç faqiri Almanya ve sosyal emperyalist Rusya’nın yattığı denge politikalarından yararlanarak ömrünü 90’lara kadar uzatabildi. Almanya’nın tamâmen İsrail-ABD çizgisine yatırılması ve diğer taraftan Rusya’nın da reel sosyalist büyüsünün bozulmasıyla birlikte yeni denge opsiyonları ortadan kalktı.

ABD-AB ve ABD-Çin gibi düaliteler yeni bir denge oyununa fırsat vermeyecek niteliklere sâhibdir (kısırdır). T.C devletinin sırtlanmaya kalkıştığı dayanışmacı-hamalvarî süreç de sonuç alıcı bir potansiyel ihtivâ etmemektedir. Bu nedenle, azgın ve vahşî olarak5 gelişen global emperyalist sisteme, ‘kabul edilebilir’ ölçülerde eklemlenemeyen iqtidâr bağları, dünyanın dinamik ve bir o kadar da tehlikeli bölgesini ortaya çıkarmaktadır. Bu, yerel ve bölgesel iqtidâr bağları, azgın-vahşî kürevî sistem için kabul edilemezlik arzetmektedirler. Khaos imparatorluğunun akropolisi olan ABD ve genel anlamda Batı medeniyet(sizliği) gerçekleştirdiği katli’âm ve işgâllerle birlikte 3. Dünya savaşı’nı (Qıyâmet Savaşı, Armageddon) başlatmış fakat gelinen aşamada insiyatifi kaybetmiştir. İnisiyatif artık ‘SAVAŞAN ORTADOĞU’dadır. ‘Büyük Güç’ olarak prezante edilen Rusya, Çin ve Hindistan nötralize edilmiş durumdadır ve neredeyse tamâmen hiçbir etkileri bulunmamaktadır. Buna karşılık beşeriyetin anası Ortadoğu gerçek rolünü oynamak suretiyle dünya halqlarına ibretli bir sunum yapmaktadır.

Her 200 senede bir büyük Khaos süreçlerinin yaşandığını kabul etmek gerekir. Biz bu sürece Müceddidler’in vazife değişimi de diyebiliyoruz. 200 yılın temsilcileri halef-selef ilşkisini sürdürerek Khaos’u aştırırlar. 1. ve 2. Emperyalist Paylaşım Savaşları’nı ‘Pre-Khaotik’ (Büyük Khaos Öncesi) dönemler olarak tanımlayabiliriz. Zahirî planda ele alındığında, 1. khaos’tan Sovyet Rusya ve 2. khaos’tan da Almanya dar çözümde dengesiz iqtidâr bloqlarının oluşmasına neden oldu. Osmanlı imparatorluğunun kalıntısından doğan (doğurtulan) devletler ne sovyetik sistemi ne de klasik Batı sistemini hazmettiler. Geçici-palyatif dengeler bu devletleri 90’lara kadar taşıyabildi. Sovyet döneminin parçalanışıyla birlikte bozulan yapay ve soğuk denge iqtidâr elemanlarını daha da serserîleştirdi. Bu serserîleşme süreci ABD tarafından hızlı bir küresel sıçrama karagözlüğüyle karşılanmak istendi ve 1. Körfez saldırısı gelişti. Evangelizm’in (Zionizm-İsrail peşkirciliği) dişini ciddî bir biçimde göstermeye başladığı dönem budur ve evangelizmin ABD vâlisi ‘Bush, the father’ (Baba Bush) sümüklü burnunu Ortadoğu’ya sahte Maşiah’ı karşılama temelinde soktu. Bu sürecin ‘entellektüel!’ değerlendirmesi ‘Medeniyetler Çatışması’ ve ‘Tarihin Sonu’ biçiminde propaganda edildi. Çarlık Rusya’sının ve Büyük Rus entelijansiyasını Bolşevizm makinesiyle, Brandenburg ve Hohenzollern kapılarını da Stalin ve Churchill koçbaşlarıyla kıran evangelizm (zionizm-judaizm) bitmeyen ve nihaî olmasını umduğu hesâbını Ortadoğu’da konsolide etme yoluna girmiştir ve tabiî olarak Bâb-ı İslâm’a dayanmıştır. İşte burada, oğlan Bush (İbn-i Bush) sembolüyle Tarot açıp Haçlı Seferi ilân ediyor. Evangelizm, Zion dağında kendi Maşiah’ını (Deccâl) bekleyerek ve kendi mâbedini son defâ inşâ ederek dünya hâqimiyetini pekiştirmeyi hayâl ediyor.

Evangelizme koltuk değneği olan (olduğunun farqında olup olmadığı da belli değil) ve onun çakallığına soyunan embesil güçler (ABD, Japonya, G. Kore, Avustralya, G. Afrika vs.) içlerine girdikleri oyunda dekor, makyaj malzemesi ve figür olmaktan öte bir mânâ ifâde edemiyorlar. Komşu köyün adını bilmeyen ABD’li subnormal (normal-altı) vatandaş ve asker, şintoist japon çavuş, Kangoroo çobanı olup Dingo’nun ahırından başka bir mekânı olmayan Avustralyalı onbaşı, saman kafalı G. Afrikalı yüzbaşı evangelizmin hesâblarını anlamak şöyle dursun, pembe diziden ve paparazziden başka bir genel kültürü tren olarak algılamaktan öte bir halt olamaz. Onlar, Bagdad’a, yıkılmış Almanya veyâ duman olmuş bir Japonya’yı yeniden inşâ etmeye gelen ameleler olduklarını umarak avunuyorlar. Iraq’ı ve Ortadoğu’yu Tokio veyâ Berlin’le karıştırıyorlar. Ödedikleri/ödeyecekleri bedel çok yüksek oluyor/olacak ve bu adamların bütün fiqirleri ve inançları altüst olacak. Hayatta kalabilenler ülkelerine birer manyak olarak dönüp ortalığı birbirine katacaklar.

Marxist zâviyeden bakılsa bile, Ortadoğu’nun bir sanayi devrimi sürecinden geçmediği apaçık bir gerçekliktir. Göreli bir demokrasi (burjuva demokrasisi) veyâ sosyal demokrasi Ortadoğu’da zemin bulamamıştır ve bulamaz. Faşizmin her rengi, ilkel milliyetçilik ve emperyalizmin sopası olarak despotizm bölgeyi yıllardır yiyip sömürmüştür. Bu sebeble, kriz sürekli olmuştur.

Dünyada açlık ve katli’âmların, jenosidlerin, zulmün sorumlusu Batı Medeniyeti olarak genellenen zionizm-judaizm-evangelizm’dir. Batılı proletarya Ortadoğu’nun sömürülmesinden nemâ sağlamakta, beslenmektedir. Ortadoğu ve Türkiye bu medeniyetin peşinde koşmak yerine (AB, NATO, Gümrük Birliği vs.) o medeniyetin yol açtığı yıkım ve kırımları aşacak bir çaba içine girmek zorundadır.

Batı medeniyetiyle birlikte Marx da, Engels de, Rosa Luxembourg da Ortadoğu’yu (Müslümanlar’ı) barbarlar olarak gördüler. Ancak, unutulan bir şey var: Barbarlar tarihte en mühîm rolleri oynadılar: Can çekişen medeniyetleri yıktılar. Roma, dönemin ABD’ydi. Teutonelar (Barbar bir qawm)  Caesarlar’ı mahvettiler. Eğer Müslümanlar barbar olarak algılanıyorsa ki, Batı medeniyeti bunu böyle görüyor, kendisinin sonunun geldiğini de eşzamanlı olarak farqediyor olmalıdır.

3. Enternasyonal konseptine nazaran sosyalist devrim, dünya devrimi biçiminde yaşanacaktı. Marx ve Lenin, sosyalizmi evvelâ Avrupa sahası için düşündüler. Buna göre, Enternasyonal bu dünya devriminin idâre merkezi olacaktı. Buradan da sosyalist bir dünya devletine ve nihâyet komünizme yürünecekti. Avrupa proletaryası da sosyalizmi gerçekleştirecek ana kuvvet olarak görülüyordu. Bu hesâblar doğrulanmadı. Batı kültür dünyasının mefhum ve kategorileriyle düşünülmüş, tamâmen Avrupa-merkezli (Euro-centrique) dünya devrimi ve bunun mahsûlü enternasyonal anlayışları artık geçerli değildir.

Bu nedenle Marxist theori iflâs etmiştir. Sosyalizmi Batı endüstrisinin ürünü olarak gören, bunun için sanayileşmeyi şart koşan, sosyalizmi özel mülqiyet ilişkilerini ortadan kaldırınca, kapitalist üretici güçler üzerine otomatikman kuracağını savunan bu anlayış tükenmiştir. Yine, üretici kuvvetler theorisi diye bilinen, tekniğin ve fenn’in insan  irâdesinden bağımsız olarak objektif, hep ileriye doğru yürüdüğünü iddia eden, sosyalistlerin görevini bu üretici güçlerin gelişmesinin önündeki engelleri kaldırmak olarak gören zihniyet de bitmiştir.

Sosyalistler Avrupa medeniyetinin tüm dünyada yayılmasını, kapitalist üretici güçlerin gelişmesini ilericilik olarak görüp desteklediler. Avrupa komünizmi sosyalist ülkeleri tenkid ederken, onların ekonomisini sosyalist olarak gördü ve bunun üzerine, bu sosyalist altyapı üzerine, Batılı burjuva demokrasisisnin çok partili parlamenter strüktürünü oturtmak istedi. Vardığı yer sosyal demokrasi denen ucubeden başka bir şey değildir.

Bu bağlamda, Marxist-Leninist theori Ortadoğu’nun çıkış ve rehâsı için bir reçete değildir, olamaz. Sosyalizmin çözüm olmadığı yerde sosyal demokrasi veyâ millî komünizm hiç olmaz. Zâten Ba’ath ideolojisi büyük ölçüde millî sosyalizmi yürütmeye çalıştı. Yani Nasserizm olarak. Olmadı. Bugün Ba’athistler’in çoğu İslâmî mücâdeleyi doğru seçenek olarak görüyorlar ve pratikleri bu yöndedir. Başka ihtimâlleri olmadığnı biliyorlar.

Ortadoğu’da kaybeden ABD imparatorluğu (Khaos İmparatorluğu) kürevî planda da yenilecek, Asya’dan Güney Amerika’ya Afrika’dan Kafkasya’ya hattâ Kanada ve Meksika’ya kadar büyük darbeler alacaktır. Aqıbeti Sovyet Rusya gibi dağılmaktır. Sovyetler nezdinde reel sosyalizm (devlet kapitalizmi) ve ABD nezdinde de emperyalist kapitalizm parçalanıyorlar. İster stratejik isterse de taktik bir duruş sergilesin varacağı yer değişmeyecektir zira Barbarlar! Her zaman her yerde mevcuddurlar ve bu yönüyle de ikonoklast (put yıkıcı) bir misyona sâhiblerdir. ABD ve onun hâqim ideolojik ruhu olan evangelizm sistemini tuz buz edecek olan, görünen o ki, ‘Müslüman Barbarlar!!!’dır. Batı, Agia Varvara’yı (Santa Barbara) yeniden tâlim etmeye başlayabilir.

30 HAZİRAN MÜHÎM BİR TARİHTİR...

“Eylem tahminen saat 17:00’de olur. 18:00’de benim için BBC’yi dinleyin. ‘Deli bir kadın kandırılarak patlatıldı’ diyecekler”... 

Şahâdetin ötesine uzanan bir öngörüyle zafer ışıltısı vardı gözlerinde. Şimdi 96’nın 30 Haziran’ı, akşam saat 18:00 ve BBC aynı yorumu verdi, bir Türk yetkilisinin ağzından. Nasıl da bilmişti Zilân, düşmanın onun gücünü inkâr edeceğini. Tıpkı ölümüyle yaşamı ürettiğini bildiği gibi. Hamile bir kadın görüntüsüyle gitti eyleme. TC hâmile kadınlardan da çok korkacaktı artık, ama korksundu! Çünkü “Her doğan çocuk ülkesinin özgürlüğünü arayacak, bu topraklarda” demişti.

Bu eylemle bir ülke doğarken tüm hâmile kadınlar sorgulandılar, iki kez arandılar ve bundan gururlandılar kendilerinden korku­luyor diye. Ve bu kadınlar, onu anarken her biri bir parça özgürlük doğurdu, onun eşliğinde.

İki gün sabredip hewallerini gözlemledi. Kim bilir ne okudu gözlerinde, - ki hep mütevazı ve utangaç tebessüm hâkimdi simâsına. Akşama doğru çayımı­ ateşe koyarken soruverdi; “He­wal, neden bomba yapımına başlan­madı daha?” Kaçamak, bir parça da panikçi bir cevabdı hewallerinki; “TNT’ler nemli, onları güneşe koyup kurutuyoruz. Suyun kaynamasına az kaldı, ben gidip çay getireyim”. Bir diğeri; “Ben de şekeri” bir diğeri; “Ben de bardakları” Herkes ortadan kayboldu. Onu yalnız başına bıraktılar.

Geri döndüklerinde ise herbiri büyük bir hevesle konuyu değiştirmeye koyuldu. Ama o izin vermedi, yüze göze bulaştırılan sohbetin devam e­ttirilme gayretine karşın; “Hewal ben bom­bayı sordum”. Ciddî bir askerin soğukkanlılığıyla, başka bir eylem için hazırlanacak bombadan söz eder gibiydi ve devam etti; “Ken­dimle birlikte hepinizin umutlarını kattığım şeyin ne kadar sağ­lam ve etkili olduğunu bilmem gerekir. TNT’ler nemli olmasın, içine çok fazla alçı parçası yerleştirelim. Çok şiddetli ve etkili olmalı, içinde zerre bırakmamalı”. Ne diyeceklerini şaşırdılar. Ortada zerresi kalmasın dediğin şey bedeniydi, yani Zeynen Kınacı’nın (Zilan) fizikî bedeni. Söz söyleyemedi kimse. Öfkeyle, kimileri ellerindeki çubuk­la közleri, kimileri de toprağı karıştırdı. Üzüntülerine dayanamadı ve havayı yumuşatan yine o oldu. Kiminin utangaç talimat veren komutanlığını, kiminin beceriksizce yaptığı yemekleri, bir ötekinin her şeyi aşırı ince eleyip sık dokuyan yaklaşımlarını taklid ve esprilerinle anlattı.

Zaman, közün başında gecenin bilmem hangi saatine ulaşmıştı. Ön­ce çocukluğu, sonra gençliği, annesi, kardeşleri, arkadaşı, kimlik sorunu, militanlıkta karar kılışı, kısa gerilla deneyimi ve Önderlik. Her şeyden daha fazlası da Önderlik! Bir o kadar da halqın ve kadınlığın özgürlüğüne yol alışın ve tabiî ki, eylem kararı. Anlatımla zaman sonsuzlaşıyor; coşkun, sözleri bütün zamanlara âid kılıyor. Eylem ânını tasarımlarıyla anlatırken zaman avuçlarının içinde ve eylemini gerçekleştirmiş olan birinin huzuru ve büyüklüğüyle, her şeye meydan okuyan derin bir sessizliğe gömülüyor. Sonra tekrar dalıyor hayatının ayrıntılarına; tabiî onunla birlikte oradakiler de dalıp gidiyorlar.
 

“Çocukluğumda beni en çok zorlayan, yoksullarla zenginlerin arasındaki farqtı. O yüzden hep yoksullarla arkadaşlık kurmayı severdim. Ulus bilincim zayıftı, ailede hiç tartışılmadı. Alewîlik - Sünnîlik tek kimlikti. İşte kimliksiz sol bu gerçeğe dayalı olarak yaratılıyor. Üniversite yıllarında kökenimi araştırdım ve ulus kimliğimle tanıştım. Sonrası mı? Buraya kadar getirdi beni.... Nerede ezik bir Kürt görsem duruşuna tepki­le­nirdim. Ona sahiblenerek kendisine güvenmesini istedim. Kimliğimi en çok Ada­na faaliyetlerinde hissettim. Susamış­casına halqımla oldum. Onlar en güzel şeyleri fazlasıyla hâq ediyorlar”.

Halqının insanlık ailesi içinde yerini alması için eylemiyle en güzel varlığını ortaya koydu. Bu bir kadının halq sevgisiydi. Köleliği, halqıyla at başı gitmiş olan kadının bundan daha güzel bir özgürlük arayışı olabilir miydi?

Demişti ki; “Annem beni faz­la anlamadı. Neden PKK’ye katıldım, neden tercihim farqlı oldu? Yanında olmamı istiyordu. Eylemimi anlayacak mı? Oysa acı değil, mutluluk duymasını isterdim. Keşke şu ân ya­nımda olsaydı da tartışabilseydim. Ey­lemimin onun için de olduğunu söyleyebilseydim”. Er­tesi gün yaz­dığı mektubda kadın özgürlüğünden, anne olmanın güzelliğinden, halqına çocuğunu sahiblenmesi gibi yaklaşması gerektiğinden, ka­dının kurtuluşunun ülkenin kurtuluşundan geçtiğinden ve onu ne kadar çok sevdiğinden bahsetti. Eylemi ülkeye dönüştü, yani anaya, özgürlüğe dönüş. A­MAR­Gİ... Bu kavramın anlamı o zaman bilinmese de eylemi bunu tanımlayacak, tanımın ötesinde ifâdelendirecekti.

Huzurlu ol Hewal Zilan. Annen seni sahiplendi; ülkeye, anaya dönüşüne sevindi ve bundan gurur duydu. 5000 yıllık köleliğine rağmen onunkisi yine bir kadın yüreğiydi. Başka türlü davranabilir miydi bu büyüklük karşısında? Duruşu kadınca, eylemi kadınca.

Gerillacılığı, o eşsiz acılarla kut­sanan askerliği...

“Beynim ve yüreğimle bir askerim ben. Eylemim vurucu olmalı, sıradan değil. Kürtler hep başkasına iyi asker olur diyorlar. Onlara Kürtler’in kendileri için askerliği nasıl yaptığını göstereceğim. Düşman çok korkmalı. Bu topraklara bastığına bin defa pişman olmalı. Neye uğradıklarını şaşıracaklar. Artık çok korkacaklar, değil mi hewal? Çok panikleyecekler”.

Tıpkı söylediği gibi oldu. Son tellerine kadar emre amâde bir askerin, varlığını havaya uçurmasından nasıl etkilenilip korkulursa öyle korktular. Bombanın patlaması sonucu ölümle tanışırken yaşamla ölüm arasındaki o birkaç sâniyede, onların olmayan bir ülkede bulunmanın o derin pişmanlığını eminiz ki yaşadılar.

“Başkan Apo!” Büyük bir özlem ve bağlılıkla sarfettiğin iki kelime. “Keşke görebilseydim, bir kez sarılabilseydim” derken ilk defa ağladığını gördük, uzun ve sessiz bir ağlayış. Ona ve ağlayışına o ân, böyle bir imkân sağlayamamanın ezikliğiyle katıldılar. O bir taraftan Başkan’ı göremeyişinin acısını düşmana ifâdelendirirken, bir taraftan da en güzel sevgi sözcükleriyle Başkan Apo’nun yüreğindeki varlığını daha da güçlendiriyordu. Anlatımlarının çoğunluğu Başkan’a dâirdi. Fakat şu cümlesi hiç unutulmadı; “Hissediyorum, Başkan bu eylemi gerçekleştirirkenki nedenlerim ve amaçlarımı çok özgün ele alacak ve beni her şeyimle anlayacak” Önderlik, eyleminden sonra; “ZİLAN BİR TANRIÇADIR!” söylemiyle sonsuzlaştırdı onu.

Duygu yoğunluğu tarifsizdi. Anlatımları ve duyguları iciceydi. Ruhu coşuyor, elleri hararetle sallanıyor ve heyecanlanıyor. Sevgiyle söz ettiği ân, her şey yumuşak bir dokunuşa dönüşüyor. Hele Başkan’dan söz ettiğinde tam bir çocuk gibi. Ço­cuklar sevginin gücüne sonsuz inanır ve masumlaşır, tıpkı onun olduğu gibi. Sonra öfkesi gözlerinde şimşek gibi çakıyor, her şeyi bir yumrukta parçalayacak gibi oluyor. Üzüntüsü, hemen gözlerdeki yaşlarla ifâdeleniyor. Şaşkın başlar altında; “İnsan üzüntülerine ağlamaktan çekinmemeli; tabiî eğer üzüntünün nedenini aşacak gücü varsa. Eğer yoksa bu gözyaşları zavallıca olur” diyor. Her çeşidinden bir duygu fırtınasına kapılınmış gidiliyor, yürek sıkışıyor, bilinc almıyor. Dayanamıyor insanlar... Tam da bu noktada müdhiş bir tarihî öngörüsüzlük. O ân, yoldaşını randevulu bir ölüme göndermek istememenin duygularına sığınarak; “Hewal Zi­lan bu eylemi yapmayalım. Bombayı Dersim merkezine gönderelim, yine etkili patlatırız. Sonra sen de hep saldırılara gidersin, bir değil on eylem yaparsın” O; “Beni seviyorsunuz, sevgi beni sonsuz mutlu eder. Ama duygularımdan korkmayın. Bombayı patlatacağım ân bu duyguların hepsini birarada yaşamalıyım. Beynim silahımsa duygularım tetiktir. Üzülmeyin desem de üzüleceksiniz. Ama rahat olun. Güvenin bana, bu eylem gerçekleşecek. Özgürlüğün bedeli şahâdetse, hepimiz de bu bedel ödemelerin adayıyız. Öyleyse farq yok aramızda” diyor. Sonra sessizlik... Engelleme çabalarına rağ­men birbirinden saklamaya çalışılan göz­yaşları. Zaman her şeyi süzgeç­ten geçirdi o ân. Süzgecin yüzeyinde kalan sâdece senin sözlerin ve o ân. Duygular tarifsiz, o ân artık her şey.

Eylem keşfi ve hazırlığı, her şey tamamlanmıştı. O gece saat 03:00, çığlık çığlığa bağırıyor. Panikle uyandırıyorlar, ama o yine ağlıyor. O ân çaresiziz, o ân öfkeli, o ân bütün dünyayı yerle bir etmenin istemi. Onu zorluyorlar; “Hewal Zilan ne olur söyle, ne gördün?” Çok ısrâr ediyoruz ve o hiç de beklemedikleri bir cevab veriyor; “Rüyâmda bombayı patlatacağım, ama patlamıyor. Düşman beni yakalıyor ve her şey boşa gidiyor. Zafer onların oluyor”. Karanlığa sığınıldı... Onu her zamankinden daha çok sevdiler. Sabah gördüğün rüyânın etkisiyle daha tedbirli olmaya karar verdi. “İki el bombası gö­türeceğim. Eğer bomba patlamazsa el bombalarının etkisiyle patlarım. İşimiz şansa kalmasın, düşman sevinmesin”.

Daha nice şeylerle tamamlandı, birkaç gün. Saçlarını kat kat kestiler, elbiselerini tamamladılar. Her şeyiyle ülke doğuracak bir kadın görünümündedir. Vedâlaşma...
Altı-yedi günlük endişeli bir bekleyişten sonra 30 Haziran’da akşam saatleri, tepeciler müjdeliyor: “Dersim merkezde kocaman bir patlama!” Hepimiz Zilan diyoruz. Bütün düşman cihazları kilitlendi, ölenler öldü, ölmeyenler işgâlci olmanın günaâhıyla cehennemi yaşarken gördüler. Hewaller ise, onu tam anlayamasa da gurur duymanın o güvenilir duruşuyla tam bir çatışma meydanı...

ELEFTHERİADİS HAKKINDA...

Büyük bir dehânın anısına

İsus Theodoros

Bu yazı, beni çok etkileyen büyük bir ustanın anısınadır. Onun adı, Nikolaos Eleftheriadis’di. İlk defa Eski Yunanca ile Arabca arasındaki ilişkileri araştıran, dilbilimin Alman Aryan üslûbunu bozan Yunanistan’daki kişiydi. Mesleği avukat olan, 1867 ile 1943 arasında yaşayan Eleftheriadis, ömürünün büyük bir kısmını İstanbul ve İzmir’de geçirdi. Aslında İstanbul’da doğdu. Patrikhâne imtiyâzları, Islâm fıkhı, Semitik diller üzerinde birçok eserler yazıp hukukî ve tarihî bir araştırmacı olarak temâyüz edildi.

Onun ustalığı hakkında kısa bir numûne sunmak istediğim için ‘Pelasgoi’Πελασγοί») adlı kitabının içerisinde yer alan Homeros’un İliada’sı üzerine Eleftheriadis’in tefsirini sunuyorum.

Söz ettiğimiz İliada’nın pasajı şu (İlias, B, 511-515):

          Ο δ’ σπληδόνα ναον δ’ ρχομενν Μινύειον,

        τν ρχ’ σκάλαφος κα άλμενος, υες ρηος,

        ος τέκεν στυόχη δόμ κτορος ζεδαο,

        παρθένος αδοίη, περώιον εσαναβσα,

        ρηι κρατερ• δέ ο παρελέξατο λάθρ·

 

Klasik tercümesi şudur:

Miniai’ye âid Asplidona ve Orhomenos’da yaşayanların liderleri, Aris’in oğulları Askalafos ve Ialmenos idi. Azeus’ın oğlu Aktor’un evinde, muhterem bâkire Astiohi, evinin üst katına çıktı ve kuvvetli Aris ile gizlice yattıktan sonra, onları doğurdu.

Bu tercüme, Eleftheriadis’e göre çok faqirdir. Homeros’un derin ve şiirsel mânâlarını anlamak için Pelasgik dili yani eski Samîce’ye ulaşmamız lâzım.

Astiohi (στυόχη), Askalafos ve Ialmenos’un annesi, belki στυ (asti = şehir) ve χω (eho = var olmak) kelimelerinin bir bileşimdir, yani bu kadının bir şehri vardı. Bu klasik tefsir karşısında Eleftheriadis, Astiohi kelimesi ile Arab kök kelimesi sataha (سطح ) arasında bağlantı kurar. Sataha Arabca’da düzenli, yalız, alçak yüzey demek. Yani denizin düz yüzeyi anlamındadır. Satıh kelimesi aynı kökten geliyor.

Orhomenôs (ρχομενός) kendi yüksek tepedeki kalesiyle çok ünlü eski bir şehirdi. Asplidona (σπληδόνα) ise Arap kök kelimesi safala (سفل ) bir türevidir. Safala Arabcada alçalmak demek. Sefil kelimesi de buradan. Yani Asplidona, Orhomenos’un karşıtı, alçak, denizin yakınındaki yer anlamındadır. Yani Homeros, Minîe (Μινύαι) halqının egemenliğinin yüksek tepelerden denize kadar yaygın olduğunu söylemek istiyor.

Askâlafos (σκάλαφος) kelimesi Arabca kalafa (كلف) dan geliyor. Kalafa’nın Arabca’da bir anlamı gemilerin yapıcısı ve düzeltmenidir ki Askâlafos, ‘s’ harfinin araya girmesiyle, bu anlama geliyor. ‘S’ harfi eski Yunanca’da kelimelerin arasına sıklıkla girer. Meselâ epos (söylenti), espos da var, mikros (küçük), smikros da var.

Ialmenos (άλμενος) Arabca kök kelimesi a’lama (عام) çoğuludur (a’lamoun). Yani sık sık seyâhat eden, ve dış dünyâ’dan ilm kazanan biridir.

Aktor (κτωρ) Yunanca bir kelime, ago (γω) fiilinden geliyor ve taşıyan, nakleden kişi anlamındadır. Kontekst’e göre mallar nakleden, idhâl eden kişi anlamındadır.

Azevs (ζευς) kelimesi, Minîe halqının kralı Erginos (ργίνος) kelimesini aklımıza getiriyor. İkisi de büyük bir ihtimâlle Arab kök kelimesi raca‘a’dan (رجع) geliyor, yani gidip gelmek, seyâhat etmek anlamındadır. Erginos ve Azevs ticâret ve denizcilik ile uğraşan ve bunlardan para kazanan insanlar anlamına gelir.

Şimdi pasajın tüm güzelliğini anlayabiliriz: Orhomenos’un yüksek kulesinin tepesinde, ticâret ve savaş harekâtlarını işleten Erginoslar’ın amiralliği bulunduğu ve Aris tarafından korunan saray’ın çatı katında, bir karanlık gecede, fırtınalı ve köpüren deniz ayyuka çıktı ve bir ân süren, Aris ile gizlice yapılan konuşmadan sonra, Askâlafos ve Ialmenos, iki bilge ve kuvvetli delikanlı doğdu. Onlar sonra kendi halqına, Minîe, Troia savaşına lider olarak yol gösterdiler.

İşte sevgili okuyucular, Eleftheriadis’in keşfettiği ve insanlığa sunduğu Homeros’un İlida’sının batınî anlamı. Ne yazık ki Yunanistan’da bu bilge herkes tarafından unutulmuştur ve onun kitabları tozlarla kaplıdır. Diliyorum ki, mümkünse, bu insan üzerine Akademya tarafından bir araştırma yapılsın.

 

ORTHODOKSİ

Monofisitler haqiqaten heretik miydi yoksa sâdece ‘Skizmatik’ mi (ayrılıkçılar mıydı)? Monofisitler, İyşâ’nın tek bir vechesi (tabiatı) ‘ Μια Φυσις’ olduğuna inanırlar ve ‘Φυσις’ (Fisis-Tabiat) ve ‘Υποστασις’ (İpostasis-Varoluş, varlık, öz, cevher, asl, uknum) mefhumlarıyla İyşâ’yı kişileştirirler.

Nestorianlar (Nesturîler) İyşâ modeli: 1 Şahıs - 2 Hipostaz - 2 Tabiat.
Katholikler’in İyşâ modeli: 1 Şahıs -1 Hipostaz -2 Tabiat.

Monofisitler’in İyşâ modeli: 1 Şahıs -1 Hipostaz -1 Tabiat.

Bethune-Baker’a göre, Nestorius ve yalvaçlarının Hipostaz kavramını ‘Tabiat’ mânâsına aldıklarını, Lebon ise Monofisitler’in, ‘Tabiat’ı ‘Hipostaz’ mânâsına aldıklarını söyler ve bu bağlamda her iki taraf da Katholik doktrine yaqındırlar. Her iki tarafa karşı ‘Prima Facie’ (İlk Veche, Birinci Yüz - Proto Prosopo) argümanını ortaya koyan bir müdâfaa vardır. Hristiyan Âlemi asırlarca, Şahıs, Hipostaz, Tabiat (prosopon, hypostasis, physis) mefhumları etrafında büyük münâkaşalar yaşadı ve yaşamaya devâm ediyor. Umumiyetle kabul gören şey şu: Mukaddes Teslis’de (Holy Trinity) tek bir ‘Tabiat’ (Nature - physis) mevcuddur ve bu Tabiat, 3 Şahsiyet Hipostazı’na (Cevher’ine) sahibdir. İyşâbilimi’nde (Christology), Nesturîler ‘Hipostaz’ı yeni mânâsıyla, Monofisitler ise ‘Fisis-Tabiat’ı yeni mânâsıyla kullanmaktadırlar. Bu kullanımlar en son tahlilde Katholikler’in yaklaşımından farqlı olmamaktadır. Yani her iki bakış da, Katholisizm’e sıkı sıkı tutunmaktadır. Fakat Monofisitler, Katholik doktrini Nesturî olmakla ve böylece İyşâ’yı iki parçaya bölmekle tenkid ederler.

Lebon, Severus’un, "Theoloji" (Teslis Doktrini - doctrine of the Trinity) ve "Ekonomi" (Bedenlenme-Incarnation) mevzularına farqlı yaklaştığını belirtiyor: Hipostaz ve Öz (Ουσια) veya Fisis (Tabiat) Theoloji’de aynı şey değillerdir fakat ‘Ekonomi’de (Bedenlenme) aynı şeye delâlet ederler. Burada Nazianzalı Gregor’un (Gregory of Nazianzus), ‘Yeni bir Mucize’de, kavramlar yeni mânâlar yüklenmelidirler’ tezini misâl verir. Yani Severus, Hipostaz ile Fisis’i ayırmaktadır. Teslis ve Bedenlenme’yi bir kenara koyarsak, Katholikler’le Monofisitler, ‘Her Fisis, Hipostaz’dır ve her Hipostaz Fisis’tir’ noktasında mutâbıktırlar. Bunun mânâsı şudur: Kavramların ‘gösterim’i aynı fakat ‘mecâzî’ mânâları farqlı olmaktadır. ‘Fisis-Tabiat’ bir soyutlamadır ve ‘Somut’ olmanın dışında mevcud değildir. Somut olduğu durumda ise ‘Hipostaz’ adını alır. Fakat Teslis’de, hem ‘Gösterim-Denotation’ hem de ‘Mecâz-Connotation’ farqlı olmaktadır. Yine, 3 Hipostaz’dan herbirinin ‘İlâhî Tabiat - Divine Nature’ ile zâtlaştırıldığı da bir vâkıadır. Bu cümleden olarak, ‘Her Zât’ın-ayrı ayrı- İlâhlığı’ ortaya çıkmaktadır. Fakat eğer her Hipostaz, böylece bir ‘Fisis’ ise, Fisis, henüz 3 Hipostaz’la berâber ‘Tek bir - Ahad’ olamaz. Kavramlar eski (Mecâzî) mânâlarını muhafaza ederler lâkin yeni ilişkide yeni mânâ kazanmışlardır. Severus’un işâret ettiği fenomen de budur. Katholikler’e nazaran, ‘Bedenlenme’de, ‘iki tabiat’ ‘tek bir Hipostaz’a tekâbül eder. Böylelikle, ‘Fisis’ (Soyut mânâda ÖZ) ve ‘Hipostaz’ (Devamlı Fisis: İfraz olunan Fisis: physis hyphestosa veyâ enhypostatos) Mukaddes Teslis-Holy Trinity dâhilinde müşterek tasarrufa sâhibdirler. Daha ileri mânâda, Yaradılmış Kâinat’ta, daimî olmayan bir ‘Tabiat’ mevcud olamaz, ‘Özsüz-Cevhersiz Fisis’ diye bir şey yoktur.

Fakat Katholikler, İyşâ’nın insan(î) tabiatının ‘Cevhersiz’ (Anipostatos) olduğunu ileri sürmektedirler. Öte yandan, Mukaddes Teslis’in ikinci ‘Zâtı’ onun (İyşâ’nın) Hipostazı’dır (Cevheri’dir). ‘İlâhî Tabiat’ın sonsuzluğu itibârıyla, 3 misli daimîlik kâbiliyetine sahibdir ve böylece, Âlem’in Hipostaz’ının (Cevher’inin) sonsuzluğu, Allah’ınki gibi, İnsan Tabiatı’nın cevheri olma yeteneğindedir. İyşâ’daki birlik, direkt olarak, iki tabiatın birbirleriyle oluşturduğu birlik değildir ve fakat, ‘Bir Hipostaz’da (Cevher’de) iki tabiatın birliğidir. Böylece bu iki tabiat ‘ayrılamaz’dır ve herbiri diğeri üzerine bağıntı temelinde tesir eder.

Nesturîler’in argümantasyonu ise şöyledir: Kilise Babaları’na nazaran, İyşâ’da iki tabiat mevcuddur; fakat, her tabiat bir ‘hipostaz-cevher’ olduğundan İyşâ’daki ‘İnsanî Tabiat’ bir ‘Hipostaz-Cevher’dir. Tek bir İyşâ oluşturma bağlamında, gereksiz ve boş bir biçimde, iki hipostaz’ın bir insanda (veche’de-prosopon) nasıl birleştirilebileceğini izâh etmeye kalkıştılar. İyşâ’yı ikiye bölmek istemediler belki, fakat ‘Vechî Birleştirme’leri ek yerlerinden sızıntılara yol açtı; ifâde etmek veyâ argümanlaştırmak çok zordur.

Aynı önermeden (Her Fisis, Hipostaz’dır) yola çıkarak, Monofisitler, İyşâ’nın  ‘Tek Bir Zât, tek bir Hipostaz-Cevher’ ve böylece ‘Tek bir Tabiat’ olduğu tezini ileri sürdüler ve ‘tek bir Tabiat’tır’ lafzı yerine ‘tek bir Tabiatı vardır’ lafzını tercih ettiler. Formülleri için, St. Cyril’i, St. Athanasius’u, papa St. Julius’u ve Mucizeci Azîz Gregory’yi (St. Gregory the Wonderworker) referans gösterdiler. Aziz Cyril’in favori formülü şuydu: Μια Φυσις σε Σαρκομενε-Mia Fisis se Sarkomene: Ete kemiğe bürünmüş bir tek Tabiat. ‘Tek Tabiat’ fiqri ‘Aryanlar’a uzanmaktadır ve bizzat Evdoksius tarafından, İyşâ’nın İnsanî Tabiatı’nın ‘tamamlanmamışlığını’ ifâde etmek için kullanılmıştır.

Dioscurus da, Aelurus da, Severus da, İyşâ’nın, ‘tek bir Fisis-Tabiat’ fakat ‘İki Mizaç’dan müteşekkildir-Εκ δυο φυσιον / Ek dio fision’. İlâhî Tabiatı’nın meczolduğu iki mizaç ki, ‘Bir Hipostaz-Cevher’de tam bir İnsanî Tabiat’a tekâbül etmektedir. Ælurus, ‘birlik’ten sonra her tabiatın özelliklerinin ‘değişmez’ kaldığı konusunda ısrar eder; fakat, mevzu, ‘İlâhî ve İnsanî olan şeylerdir, tabiatlar değil’; her tabiat kendi doğal hâlinde, kendi hususî karakterleriyle birlikte kalır (Εν ιδιαιτερότητα κατά φυσεον / En idieterôtita katâ fiseon). Yani, birlik olarak değil, ‘Parça’ olarak, ‘nitelik-qualité’ olarak (poiotes physike). Physis olarak da değil. Her iki Tabiat’ın bütün nitelikleri ‘Hipostasis Sinthetos’ dâhilinde kombine olmuşlar ve ‘bir hipostaz’ın bir tabiatını’ meydana getirmişlerdir.

Âlem’in İlâhî Tabiatı yalnızca spesifik olarak değil aynı zamanda sayısal olarak da, Oğul’un ve Mukaddes Ruh’u kavrayan ve kapsayan ‘Bir’dir. Bu, 3 Zât’a tatbik edilen ‘Ομο-ουσια’ (Omo-usia; Eş-Cevher) kavramının mânâsıdır. 384 İstanbul Konsili’nde, 3 İlâh kabul edilmiştir, bir ‘İlâh’da 3 farqlı fakat birbirinden ayrılmaz Zât değil. Eğer, İlâhî ve İnsânî Tabiatlar, ‘bir Tabiat’ mefhumunda birleşirse, iki neticeden birini içtinab etmek mümkün olmaz: Ya, bütün İlâhî Tabiat ‘İnsan’ olur ve acı çeker ve ölür veyahut da, 3 Zât’tan herbiri kendi zâtî İlâhî Tabiatları’na sahibdirler. Monofisitler bu mes’ele üzerinde yoğunlaşırlar. Ælurus ve Severus bu mes’eleyi aşmış görünüyorlar. Severus ve mektebi, ‘Uluhiyyet’i, ‘Allah’ olarak ‘acı çeken’ değil ‘İnsan’ olarak çeken varlık ilân ettiler; Fakat bu cevab yeterli değildi. ‘İlâh’ın Oğlu İnsan?" fakat ‘Kelâm’ın bir Tabiatı et ve kan’ ve böylece ‘Bir bütün İlâhî Tabiat ete kemiğe bürünüyor’. Cevab şöyle olmadı: "Tabiattan kasdımız Hipostaz-Cevher’dir. İlâhî Tabiat’ı kasdetmiyoruz (ki, Kelâm, Baba ve Mukaddes Ruh’la müşterektir) fakat O’nun İlâhî Zâtı ki, buna ‘Fisis’ (Φυσις του Θεου Λογου - Allah Kelâmı’nın Fisis’i) diyoruz. Bu mevzu, ‘Ekonomi’nin (Bedenlenme) değil Theoloji’nin mevzuudur.

Monofisitler arasında yer alan bazı Eftihianlar, İyşâ’nın bizimkine eş bir maddeden yarratıldığına imân ederler. Bu sebeble, İlâhî Tabiat’ın bedenlendiği tezini bir paradoks olarak kabul ederler. Stephen Niobes ve Niobitler, İnsan Tabiatı’yla İlâhî Tabiat’ın, Birlik’ten (Union) sonra ayrıldıklarını reddederler.

Aristocu John Philoponus, Teslis’de 3 qısmî (Μερικαι Ουσια - Merike Usia: Qısmî Özler) ve 1 ortak madde (Μια Κοινη - Mia Kini) olduğunu ileri sürer. Böylece Politheizm’e düşer; 3 veya 4 İlâh! İskenderiye Patriği Damian’ın görüşüne nazaran, İlâhî Cevher ile 3 Hipostaz (Cevher) arasında farq vardır (metechousin). Öz, kendi kendine vardır (Ενυπαρκτος). Tâkibçileri, bu nedenle onu, Tetradatitis olarak adlandırmışlardır. Severus, Tabiatları yalnızca Birlik’ten evvel değil ve fakat Birlik’ten sonra da theorik olarak ayırmaya gayret etti: Δυο Φυσις εν Θεωρια (Dio Fisis en Theoria: Theori dahilinde iki Tabiat). Orthodoksi bu yaklaşımı şiddetle reddeder. Katholikler de, İsâ’nın İnsan Olamayacağı cihetinden, bu tezi reddederler.

www.drhakkiacikalin.up.to

 

DİĞER YAZILARI

-Coyotte ve Skilia -Sıkıntılı Eser- I

- Ma Alladzi Hadatha Fi Hadath 11/9  (11/09 'da Ne Oldu?)

- Coyotte ve Skilia -Sıkıntılı Eser- II

- Aslında Nükte

- Coyotte ve Skilia -Sıkıntılı Eser- III

- Coyotte ve Skilia -Sıkıntılı Eser- IV

- Coyotte ve Skilia (Sıkıntılı Eser) - V

- Sholastik'ten Yola Çıkarak

 

 

 www.akademya.org

 

www.akademya.up.to

 

 

1