Ehli Beyt yolunda oruç... Ehli Beyt'in sevgisini farz kılan Allâh'ın Adıyla...

           Oruç nedir?..
           Kurâ'n-ı Kerîm'de oruç...
           Orucun bazı hikmetleri...
           Muharrem Ay'ı orucu...
           Orucun farz olma şartları...
           Orucu bozan şeyler...
           Oruçta kaza-keffâret...
           Orucun mânen zedelenmesi...
           Yolculukta oruç tutma hükümleri...
           Sünnet oruçlar...
           Haram olan oruçlar...
           Ramazan ay'ında özel ibâdetler...
           Fıtra Zekâtı (Fitre Sadakası)...
           İ’tikâf...

 

           ORUÇ NEDİR?

           Oruç; Arapça “savm” kelimesi ile ifâde edilen bedenî bir ibâdettir.

           Oruç manasına gelen “savm” kelimesi değişik münâsebetlerle ve farklı kalıplarda Kur’ân’ı Kerîm’de onüç yerde geçmekte, Resûlullâh’ın @ ve O’nun tertemiz nesli olan Oniki İmâm’larımızın @ sözlerinde ise sayısız ifâdelerle beyân edilmektedir.

           Oruç; zâhiren, bilinen manası ile, imsak vaktinden (sabah ezânından) iftar vaktine (akşam ezânına) kadar yeme, içme, cinsel münâsebette bulunma ve orucu bozacak şeylerden uzak durmaktır. Bu tanım ana hatları ile ilmihâlimizin konusunu oluşturduğundan ileriki bölümlerde Ehli Beyt fıkhının konu ile ilgili hükümlerini açıklamaya çalışacağız.

           Orucun zâhirde ve bâtında gerçek manada nasıl tutulması gerektiğine değinmeden önce, temel kaynağımız olan Kur’ân-ı Mübîn’de ve Peygamber @ ile Ehli Beyt’inin @ öğretilerinde nasıl yer aldığına, hangi orucun farz kılınmış olduğuna bakmamız gerekmektedir.

           KUR’ÂN-I KERÎM’DE ORUÇ

           Yüce Kitâbımız Kur’ân’da meâlen Allâh şöyle buyuruyor; “Ramazân ayı ki; İnsanlara yol gösterici, hidâyete götürücü, doğruyu-yanlışı birbirinden ayırt edip açıklayan Kur’ân, O Ay’da indirilmiştir. Sizden her kim, O Ay’a erişirse oruç tutsun. Kim de hasta olur, yahut seferde bulunursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde oruç(unu) tutsun (kaza etsin). Allâh sizin için kolaylık diler, güçlük dilemez...” [Bakara (2): 185]

           Bir çok defada ifâde ettiğimiz gibi, Kur’ân; bir ders kitabıdır. Bu Kitap, İSLÂM adındaki mektepte okutulmakta olup, O mektebin en yetkili öğretim ve eğitim görevlileri başta Sevgili Mustafâ’mız (s.a.a.) olmak üzere O’nun pâk Ehli Beyt’i @ ve geleceklerini ümmetine müjdelediği Oniki halîfesi (Oniki emîr-İmâm) dir.
           Yukarıda meâlini verdiğimiz âyet-i kerîmede bir kaç husus vardır ki bunlar ilk bakışta dikkat çekmektedir:

           1-Kur’ân’ın nâzil olduğu ay Ramazân Ay’ıdır.
           2-O Ay’a ulaşan oruç tutmalıdır.
           3-O Ay’da çeşitli sebeplerden ötürü orucunu tutamayan sonra mutlaka onu tutmalıdır.
           4-Allâh insanları zora koşan değil, onlara kolaylık dileyendir.

           Şimdi insaflıca bir düşünelim;

           Bizler, Kur’ân’ın nâzil olduğu zaman diliminden yüzlerce yıl, onlarca asır sonra yeryüzüne gelmiş ve İslâm dînini kabul etmekle şereflenmişiz. Aslen çoklarımız, Kur’ân Arapça’sına vâkıf olamamış durumdayız. Bizce net anlaşılamayan konuları ancak Kur’ân’ın “zikir ehli” tabîr ettiği ehil kimselere danışmakla kavrayabileceğimiz apaçık bir gerçek iken dört maddede özetlediğimiz âyetin meâlini Allâh’ın murâdına tamı tamına uygun bir şekilde kendi başımıza nasıl anlayacağız?

           Hâşâ, Cebrâil’in @ eğittiği, Kur’ân’ın kalbine nâzil olduğu Muhammed Mustafâ @ biz miyiz?

           Muhammed Mustafâ’nın @ yetiştirdiği ve hakkında; “Ben ilmin şehriyim Ali de onun kapısıdır. Şehre girmek isteyen kapıdan gelsin...” buyurduğu Haydâr-ı Kerrâr @ bizden birisi mi?

           Kitâbullâh’ı yüzünden dâhi okumaktan âciz nicelerimiz, Kur’ân’ı anlama noktasında kendilerini Ehli Beyt İmâmlarından @ daha mı yetkin sanıyorlar?

           Ya da; Peygamberin @ ve O’nun hak vârislerinin Allâh’ın Kitâbına ilişkin açıklamaları, devrini doldurmuş açıklamalar mıdır? Bunlar çağımız insanını bağlayıcı deliller değil midir? Yoksa biz kendi kendimizi veya bazı büyüklerimizi(!) nefsimize hoş gelen açıklamalar yaptıkları, yeni oluşan her görüş ve ideoloji ile uyumlu oldukları için, onüçüncü, ondördüncü, onbeşinci, bilmem kaçıncı İmâmlar(!) olarak mı kabul ediyoruz?

           Sorularımızı doğru bir şekilde anlayıp, kavrayıp, yine de “...Ben bildiğimden şaşmam. Atalarımın yolu ne ise onu uyarım. Gerekirse Oniki İmâm’ları @ da çiğner geçerim. Benim için ölçü, içinde bulunduğumuz toplumun değer yargılarıdır, gelenekleridir, görenekleridir, adetleridir, vs...” diyenlere bir sözümüz yoktur. Onlara sadece şunu deriz: “Sizin dîniniz/yolunuz size, bizim dînimiz/yolumuz bizedir.”, “...Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz ise sizedir...” [Bakara (2): 139], “...Allâh size selâmet versin, biz câhillerle (sohbet etmeyi) bir olmayı istemeyiz.” [Kasas (28): 55]

           Yüce Kur’ân’ın âyet meallerine kabaca bakar ve kendi kendimize bahsi geçen âyeti anlamaya çalışırsak, şu sorularında cevaplarını doğru ve tatmin edici olarak vermemiz gerekir:

           1-Ramazân Ayı’na eriştiğimiz nasıl bilinir?
           2-Kur’ân’da ifâde edilen oruç Ramazân Ayı’nın kaç günüdür?
           3-Oruç ne vakit başlar, ne zaman sona erer?
           4-Oruçlu iken nelere dikkat edilir? Orucu bozan şeyler nelerdir?
           5-Âyetteki hastalıktan kasıt nedir? Hastalığın ve seferî olmanın ölçüleri neye göre belirlenir?
           6-Buradaki oruç emri bir tavsiye niteliğinde midir? Yoksa farz olan bir emir midir?
           7-Hiç bir sebep ve mazeret yok iken bu ay da orucunu tutamayan kimselerin durumu nedir? Bu şekilde tutulmayan oruçlar ve bu orucu tutamayanlar hakkında ne hüküm verilir? vs...

           Bu ve benzeri sorularımızın yanıtını, Cennet gülü Efendimiz (s.a.a.) ve Ehli Beyt’in @ önderlerini dışlayarak kendi görüş ve aklımıza göre vermeye kalkarsak, her halde yer yüzünde kafa adedince din zuhûr eder ve herkes de kendi anlayışının islâm(!) olduğunu savunur, onun dışındaki görüşleri ise bağnazca ve bir zulüm ile din dışı bilir.

           Oysa bizler inanıyorduk ki; “Kim Kur’ân’ı kendi görüşüne uydurmaya kalkarsa cehennemdeki yerine hazırlansın.” sözü yüce bir hakîkatin ifâdesiydi.

           Evet... Yine bizler şu gerçeğe inanmıştık ki; Peygamberimiz @ bizlere vedâ hutbesinde iki emânet bırakmış idi; Bunlar Kur’ân ve Ehli Beyt idiler. Ve bunlar kıyamete kadar birbirlerinden ayrılmayacak emânetlerdi.

           Yine Peygamberimiz @ buyuruyorlardı ki; “Ehli Beyt’imin aranızdaki misâli Nûh’un @ gemisi gibidir. Binen kurtulur. Binmeyen helâk olur.” [1]

           Hani, Nûr yolunun ışığı Peygamberimizin @; “Benden sonra Oniki emîr (halîfe) geldiği müddetçe İslâm azîz olacaktır.” buyruğuna istinâden Oniki İmâm’ı @ Peygamberin halîfesi zâtlar ve Kur’ân’ın gerçek açıklayıcıları olarak kabul ediyorduk?

           Muhammedî Nûrun devrindeki ışığı İmâm Muhammed Bâkır @ buyurmuşlardır; “...Hadislerimize kulak veriniz ve bizi yalanlamayınız. Kim her hangi bir konuda bizi yalanlarsa bilsin ki Peygamberi @ de yalanlamış olur. Peygamberi yalanlayan da Allâh’ı yalanlamış olur. Allâh’ı yalanlayana da Allâh şüphesiz ki azâb edecektir...” [2]

           Yeter artık düşsün maskeler, açılsın çehreler, belirlensin saflar...!

           Çıksın artık ortaya; Kim Kur’ân’a taraf, kim de yalana? Kim Muhammed’e @ tâbî, kim Ebû Leheb’e? Kim Ali’ye @ bağlı, kim deliye? Kim Hüseyin’e @ yoldaş, kim Yezîd’e gardaş? Kim Oniki İmâm’a @ uyar, kim şeytânla ayar???

           İslâm’da, farz oruç dendiği zaman öncelikle Ramazân Ay’ı orucu akla geliyorsa da, [3] orucun bir çok çeşitleri vardır. Oruçların çeşitleri gerek Kur’ân âyetlerinin işâretleri ile, gerekse Resûlullâh’ın @ ve Oniki İmâm’ların @ beyânları ile açıklanmıştır.

           Bakara sûresi(2); 183-184-185. âyetlerinin beyânıyla Ramazân Ay’ı orucunun farz olduğu açıklandığı gibi, hanımlarına zıhâr edenlerin de Mücâdele sûresi (58) 3-4. âyetlerinde belirtildiği üzere duruma göre aralıksız iki ay oruç tutmaları, bir müminin hata ile öldürülmesi hâlinde de tevbenin kabulü için âyette belirtilen duruma göre iki ay aralıksız oruç tutulması da... vs. farz olan oruçlardan bir kaçıdır. [4]

           Rivâyete göre yaklaşık on çeşit farz oruç belirtilmişken bu farzlardan bir kısmı herkesi bağlayıcı farzlar olmayıp yalnızca ilgili kimselerle alakalıdır. Ancak Ramazan Ay’ı orucu ise Bakara 184-185. âyetlerde belirtilen yolculuk, hastalık ve benzeri özel durumlar dışında, her Müslüman’a tutması farz kılınmış bir oruçtur.

           Genelde oruç ve özelde Ramazân Ay’ı orucu ile ilgili:

           HAL EHLİNİN MÜRŞİDLERİNDEN BAZI HADÎS-İ ŞERÎFLER

           İmâm Muhammed Bâkır’ın @ naklettiğine göre, Ramazân Ay’ı yaklaştığında Şaban Ay’ının son Cuma namazı hutbesinde Resûlullâh @ Allâh’a hamd ve övgüden sonra halka şöyle buyurdular; “Ey İnsanlar! İçerisinde bin aydan daha hayırlı bir gecenin bulunduğu Ramazan Ay’ı yanaşmıştır. Öyle ki O Ay’da Allâh oruç tutmayı farz kılmış, O Ay’ın gecelerinde kılınan bir rekat namazı diğer ayların gecelerinde kılınan yetmiş rekat namaza denk saymıştır. Yine her kim O Ay’da farzı yerine getirirse diğer aylarda yerine getirdiği yetmiş farza denk olur. Bu ay sabır ayıdır. Bu sabrın karşılığı da cennettir. Bu ay genişlik, rahatlık, insanlar arasında yardımlaşma ve birbirini daha güzel anlayabilme ayıdır. O öyle bir aydır ki, Allâh müminlere rızkını o ayda ziyâdesiyle arttırır. Kim o ayda oruçluya iftar ettirirse, bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmuş gibi Allâh katında sevâp alır. Geçmiş günahları af edilir.”

           Denildi ki; “Ey Allâhı’ın elçisi! Bizlerin hepimiz oruçluya iftar ettirecek kadar varlıklı değiliz.”

           Resûlullâh @ buyurdular; “Muhakkak ki Allâh Kerîm’dir. Gücü yetmeyen bir kimse oruçluya bir süt ikrâm etse veya bir içim su ya da bir hurma ikrâm etse yine de Allâh ona o sevâbı verir. Kim O ayda emri altında olanların işini hafifletirse Allâh da o kimsenin hesâbını kolaylaştırır. Bu ay öyle bir aydır ki, başında rahmet, ortasında Allâh’ın affı ve bağışı, sonunda ise duâların kabulü ve cehennemden âzâd olmak vardır...” [5]

           Hak erlerinden İmâm Cafer Sâdık @ buyurdular; “Allâh’ın kitâbına göre gökler ve yer yaratıldığından beri Allâh katında ayların sayısı onikidir. Oniki ayın efendisi de Allâh’ın Ay’ıdır (Şehrullâhtır). O ay da Ramazan Ay’ıdır. Ramazan Ay’ının kalbi de Kadîr gecesidir. Kur’ân, Ramazan Ay’ının ilk gecesinde nâzil oldu. Öyle ise, siz de bu ayı Kur’ân okumakla (anlamakla-Kur’ân’a uygun yaşamakla) karşılayınız.” [6]

           Ramazân Ay’ı orucunun kaç gün olduğu konusunda;

           Sâdık-ı Ekber İmâm Cafer Sâdık @ buyurdular; "Ramazan Ay’ı otuz gündür. Vallâhi asla bundan az olmaz.” [7]

           İmâm Muhammed Bâkır @ buyurdular; “İslâm beş şey üzerine binâ edilmiştir; Namaz, zekât, hac, oruç ve Kelime-i Şehâdet ile Velâyet.”

           Resûlullâh @ da oruç hakkında şöyle buyurmuşlardır; “Oruç cehennem ateşine karşı bir kalkandır.” [8]

           Senedi İmâm Cafer Sâdık’a @ ulaşan bir hadiste şöyle buyrulmaktadır. Hadîs-i Kudsî’de Allâh (c.c.) buyuruyor ki; “Oruç benim içindir. O’nun mükâfâtını da ancak ben veririm.” [9] (Yani; Orucun sevabının derecesini benden başka kimse bilmez.)

           Yine İmâm Cafer Sâdık’ın @ naklettiğine göre, Gönüller Sultânı Peygamberimiz @ buyurdular; “Oruçlu kimse, Müslüman’ların gıybetini yapmadığı müddetçe yatağında bile olsa ibâdet hâlindedir.” [10]

           Aşk ehlinin İmâmı Cafer Sâdık @ buyurdular; “Oruçlu için iki sevinçli an vardır. Birisi iftar vaktidir, diğeri de Allâh’a kavuştuğu andır.” [11]

           İmâm-ı Azam Muhammed Bâkır @ buyurdular; “Her şeyin bir baharı vardır. Kur’ân’ın baharı da Ramazan Ay’ıdır.” [12]

           Şemsül eimme İmâm Cafer Sâdık @ buyurdular; “Kim Ramazan Ay’ından bir günün orucunu özürsüz olarak tutmaz ise, îmânın rûhu (hakîkati) ondan ayrılır.” [13]

           Ehli Beyt’in pîri Resûlullâh @ efendimiz buyurdular; “Eğer kul Ramazan ay’ında ne yücelikler olduğunu bilseydi, yılın tamâmının Ramazan Ay’ı olmasını isterdi.” [14]

           Eyy gönül dostları!
           Eyy Ehli Beyt yolu yolcuları canlar!
           Kaynakları ile verdiğimiz bunca güvenilir nakillere göre Ramazan Ay’ı orucunun farz olduğu gün kadar âşikâr iken, kalbinde zerre miktarı Kur’ân ve Ehli Beyt sevgisi bulunan bir kimsenin, hâlâ; “ramazan orucu diye bir oruç yoktur. Ramazan orucu bilmem kimlere Allâh’ın bir cezâsıdır. Bizim orucumuz Muharrem ayında tutulur...vs.” gibi delilsiz, mesnetsiz, isbatsız ve Ehli Beyt İmâmlarına apaçık iftirâ olan sözleri söylemeleri mümkün müdür?
           Yaşadığımız coğrafyada son yıllara değin Ehli Beyt yolu kaynakları henüz elimize ulaşmış değildi. Geçmişteki baskıcı ve totaliter yönetimlerin basın-yayına akıl almaz sansürler uygulaması, hattâ var olan kimi Alevî kaynaklarını bile yok etmeye çalışması, bu da yetmezmiş gibi Alevî insanlarımızı kıyıma uğratması, [15] insanımızın Ehli Beyt’in pâk ve aydınlık yoluna âşina olmalarına imkan tanımıyordu. Ancak bugün, bu aydınlık yolun temel kaynakları bir bir halkımızın istifâdesine sunulmakta, emin ellerle tercümeler yapılmakta ve geçmiştekiler için belki mazeret olabilecek sebepler yavaş yavaş ortadan kalkmaktadır.
           Kur’ân’daki hakîkatlerin Peygamberimizin ve Ehli Beyt İmâmlarının tefsîr ve açıklamalarıyla nasıl idraklere sunulduğunu gören, okuyan, duyan ve öğrenen insanlarımıza artık hüccet tamam olmuştur. İnat ederek yanlış görüşleri savunmanın bir manası olmadığı gibi insanı büyük bir sorumluluk altına da sokmaktadır.

           Bundan böyle; “Ehli Beyt’e gönülden bağlı bir Müslüman’ım, Alevîyim.” diyen kimse için iki ihtimal söz konusudur:

           Kendisine gerçekler ulaştığında;

           1-Ya yanlışlarına elveda diyerek doğruyu tasdîk edecek ve çevresini bu doğrultuda aydınlatmaya çalışacak ki bu takdirde gerçekten; “Alevî Müslüman, Ehli Beyt bağlısı, Oniki İmâm bendesi bir Müslüman” adını kullanmayı hak etmiş olur.

           2-Veya “dediğim dedik, bildiğim bildik” tavrından vazgeçmeyerek yanlışları üzerinde yol almaya devâm edecek, hem kendisi sapmış, hem de insanları saptırmış konumda olacak ki, o takdirde de bu kimselerin “Alevî, Ehli Beyt Muhibbi, Oniki İmâm bağlısı, Caferî, Şîî, Bektaşî... vs.” gibi tertemiz manalar yüklü kavramları kendileri için kullanmaları doğru değildir. Onların, İslâm’ın diğer mezheplerine bağlı kardeşlerimize bu yolun bağlılarını yanlış tanıtmaya ve bu güzel kavramları lekelemeye hakları yoktur. Onlar; ya anlayışları, kavrayışları olmayan, kalb gözleri kör, basiretleri kapanmış, kulakları hakka karşı sağır kimselerdir. Veya bu yolun iç düşmanları olan menfaatperest, çıkarcı, Allâh, Kur’ân ve Ehli Beyt gerçeklerinden habersiz, zerre kadar âhiret gününün hesabını düşünmeyen, münafık tabiatlı, alçak kimselerdir.

           Bakınız Hz. İmâm Muhammed Bâkır @ ne buyuruyorlar; “Bizim taraftarlarımız (gerçek Aleviler, Ehli Beyt dostları) ancak Allâh’tan çekinen ve O’na itaat eden kimselerdir. Taraftarlarımız (Şialarımız) ancak tevazu, huşû ve emanete riayet etmek, Allâh’ı çok anmak, oruç tutmak, namaz kılmak, anneye, babaya iyilikte bulunmak, fakir, borçlu ve yetimlere, komşularına karşı kendilerini sorumlu bilmek, doğru konuşmak, Kur’ân okumak ve insanlar hakkında iyilikten başka bir şey söylememekle tanınır ve kendi kavimlerinin en emîn insanlarıdırlar.” [16]

           ORUCUN FARZ OLMASININ BAZI HİKMETLERİ

           Yüce Allâh Kur’ân’da meâlen “Ben insanları ve cinleri yalnız bana kulluk etsinler diye yarattım.” [Zâriyât (51): 56] buyurarak yaratılış gayemizi açık ve net olarak ortaya koymaktadır.

           Namaz, oruç, zekat, hac, cihad, emr-i bil marûf ve nehyi anil münker, humus, yardımlaşma, ziyâretler, zikir, zulme karşı durma vs. gibi tüm ibâdetlerin asıl gayesi Allâh’a kulluktur. Ancak bunun yanı sıra bedenî, mâlî ve hem bedenî hem mâlî olan ibâdetlerin kulluk boyutundan başka ferdî ve toplumsal alanda da sayısız faydaları ve hikmetleri vardır. Bizler güvenilir rivâyetler ve bilimin aydınlık ışığı altında bu ibâdetlerin bir kısım fayda ve hikmetlerini anlamaya gayret edecek, ibâdetlerimizi yerine getirmede gevşeklik göstermeyeceğiz.

           Müminler, Âşıklar, Canlar!
           Âlemlerin Rabbi olan Allâh’ın bir takdîri netîcesinde dünyâ denilen şu misâfirhâneye uğramış bulunmaktayız. Bu ziyâretimiz kimimiz için kısa, kimimiz için de uzun olmaktadır. Ve yine burası öyle bir misafirhâne ki misâfirlerin kimi kiminden akıl, soy-sop, sağlık-beden, mal-mülk, varsıllık-yoksulluk yönünden eşit değildirler.
           Kimi zaman gönül gerçekten ister ki; bu eşitsizlikler olmasın. İnsanlar arası bir müsâvât bulunsun. Ancak bu takdirde varlığına inandığımız cennet ve cehennemin, hesâba çekilmenin, dünyânın bir imtihân alanı olmasının bir anlamı kalmıyor. İyiler kötülerden, doğrular yalancılardan, tasdîk edenler yalanlayanlardan, Habiller (r.a.) Kabillerden, Mûsâlar @ Firavunlardan, İbrâhîmler @ Nemrutlardan, Muhammedler @ Ebû Cehillerden, Aliler @ Muâviyelerden, Hüseyinler @ Yezitlerden...vs. ayrışmıyor, herkesin birim değeri, itikat ve amelinin özgül ağırlığı itiraz edilemeyecek bir şekilde ortaya çıkmıyor.

           Yine, oruç ibâdeti ile; “Tatmayan bilmez.” atasözünde ifâde edilen bir çok doğrular bizlere kısmen de olsa ilâhî bir ferman ile tattırılmak isteniyor.

           Öyle ya; hiç elini ateşe yaklaştırmamış bir insan ateşin yakıcılığını ne bilir? Âşık olmamış bir kalb, aşktan ne anlar? Derde düşüp inlememiş biri, hastanın halini nasıl anlayabilir? Suya düşmemiş bir insan, boğulmanın telaşı nedir bilir mi? Yakının kaybetmemiş bir kimse, ayrılığın acısını ne bilir?

           Evet... Doğuştan âmâ olan bir insan denizin maviliğini, bir akşam üzeri deniz ufkunda batan Güneş’in, dolunay halindeki Ay’ın doğu ufkunda yükselişinin insana verdiği hazzı nasıl kavrayabilir? Yine bu insan, berrak bir gecede yıldızların oluşturduğu o muhteşem tabloyu, yağmurlu bir günde çakan şimşeğin gözkamaştırıcı çekiciliğini nasıl bilebilir? Ormanın güzelliğini mi? Rengarenk güllerle bezenmiş bağ-bahçenin güzelliğini mi? Tabiata serpilmiş yüzlerce canlının o güzelim görüntüleri ve yaşayışlarını mı, her şeyden önemlisi Allâh’ın yaratıcı kudretinin en güzel bir tarzda tecelli ettiği Hz. İnsan’ın cemalinin güzelliğini mi, neyi kavrayabilir? Renkler nasıl tarîf edilir bu insana?

           Sağıra nasıl anlatabilirsiniz? Bülbülün sesini, rüzgarın uğultusunu, ormanın-ağacın hışırtısını, gök gürültüsünü, Dâvûd’un @ neyi'nin mûsikisini, âşığın sazının melodisini, güzel sesin rûha etkisini...!

           Tat alma duyusu olmayan bir insana tatlıyı, acıyı, ekşiyi, tuzluyu ve bunlar arasındaki şeffaf farklılık ve incelikleri nasıl îzâh edersiniz?

           İşte bunun gibi; hayatında hiç acı çekmemiş, hiç aç kalmamış bir insanda açın, acı çekenin halini anlamaz ve ona yardım elini uzatmaz. Öyle ki hayatını yemekhâne-abdesthâne-yatakhâne üçgeni arasında geçiren, görünüşte insan, ama aslında iki ayaklı gelişmiş bir canavar halini alır. İstedikçe ister. Yedikçe yer. Çaldıkça çalar. Yığdıkça yığar. Kendini dünyânın merkezi sayar. Kimselerin hâliyle hallenmez. Bencil, egoist, sabırsız, dünyâya tapan bir beşer oluverir.

           Allâh ise kullarının, birbirlerinin hallerini biraz olsun kavramaları ve kendilerine verilmiş nimetlerin kadr-i kıymetlerini bilmeleri için “oruç tutunuz” ilâhî fermanını vermiş ki kendimize gelelim.

           Nitekim İmâm Cafer Sâdık @ orucun farz kılınışının hikmetlerinden birini işâret ederken şöyle buyuruyorlar; “Allâh orucu zengin ile fakîrin eşit olması (birbirini anlamaları) için farz kılmıştır. Çünkü normal durumlarda zengin adam açlığı hiç bir zaman tatmıyor ki fakirlerin ne çektiğini anlasın da fakîre acısın, yardımcı olsun. Zîrâ o her istediği şeyi rahatça elde edebiliyor. Allâh, zenginin fakîre acıması (ona şefkat ve merhamet kanadını gererek her hususta yardımcı olması) ve aç olana merhamet etmesi için, kullarını (Ramazan Ay’ında oruç vesilesi ile) eşit bir seviyeye getirmek ve zengine açlık ve acının zorluğunu tattırmak istemiştir.” [17]

           Bu konuda Hz. İmâm Ali Rızâ’da @ şöyle buyurmuşlardır; “İnsanlar, açlık ve susuzluğun acılığını-etkisini anlamaları ve bu vesîleyle de âhiretteki fakîrliğin (sevap ve ilâhî nimetlerden mahrum kalmanın) nasıl olacağını idrâk etmeleri için oruç tutmakla emrolunmuşlardır.” [18]

           Oruç tutmanın hikmetlerinden biri de şüphesiz ki sağlığın korunmasıdır.

           Yılın on bir ayında nefsinin arzu ve isteklerini kayıtsız-şartsız yerine getiren insanoğlunun, üzerinde bütün vücut organlarının hakları vardır. Ömür boyu bizlerin emrine amâde kılınmış vaziyette dur-durak bilmeden çalışan organlarımızın elbette dinlenmeye, bakım ve onarıma ihtiyacı vardır. Nasıl ki gece yatarken gözlerimiz, kulaklarımız, kas ve adalelerimiz biraz da iç organlarımız dinleniyorlar. Aynen öyle de midemizin ve ona bağlı olarak da bağırsaklarımızın, karaciğerimizin, böbreklerimizin vs. yıllık dinlenme ve bakımı oruç tutmak suretiyle gerçekleşmektedir. Hattâ öyle ki sünnet oruçlar bahsinde de anlatılacağı üzere âdeta haftalık bir bakım ve istirahat olarak da bir çok organımız Pazartesi ve Perşembe oruçları ile dinlendirilir.

           İnsan, hele de günümüz insanı -ki bilim ve teknolojinin oldukça geliştiği bir çağda- kendi îmâl ettiği bütün araç ve gereçlerin haftalık, aylık ve yıllık bakımlarının yapılması gerektiğini görmüyor mu? Öğüt alsın da kendi bedenini de ibâdetler vasıtası ile korusun, kollasın!

           Nitekim yüce Allâh’ın; “... şayet bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.” [Bakara (2): 184] buyruğunda kısmen de bu gerçek belirtilmiş değil midir?

           Âlemlere Rahmet olan Kâinâtın Sultânı da @ buyuruyorlar; “Oruç tutun ki sağlıklı olasınız.” [19]

           Yalnız şu husus gözden ırak tutulmamalıdır. Oruç tutarak sıhhate kavuşma nimetine ermek isteyen kimse, gerek iftarda, gerekse sahurda ölçüyü kaçırmamalı, gündüz yiyemediğini gece fazlasıyla yiyerek bedenine eziyet etmemelidir. Aksi halde istenilen sağlık nimeti bir kuş misâli elden kaçar.

           Oruç tutmanın bir diğer hikmeti de insanın hayatı boyunca karşılaşacağı her türlü güçlüklere, belâ ve musîbetlere karşı dayanma gücünü geliştirmesi ve sabır zırhını kullanmayı öğrenmesidir.

           Yüce Allâh kitabında bir çok yerde sabrı emir ve tavsiye etmekle, bu konunun önemini bizlere arz etmiştir. Öyle ki; “sabır ve namazla (Allâh’tan) yardım dileyin...” [Bakara (2): 45] âyetindeki “sabır” ı Ehli Beyt İmâmları @ “oruç” olarak tefsîr etmişler [20] ve oruç ile sabrın derin ilişkisine dikkat çekmişlerdir.

           Oruç tutmanın, insanın günahlardan uzaklaşması ve hayırlı işlere yönelmesinde de mutlak bir etkisi vardır. Bizler Kur’ân’ın, İslam Peygamberi Hz. Muhammed Mustafâ’nın @ ve Oniki İmâm’ların @ talîm ettirdiği tarzda oruç tutamamaktayız. Buna rağmen şu aciz kişiliğimizle tutmaya çalıştığımız oruçların dâhi kendi nefsimiz üzerinde ne derecede etkili olduğunu müşâhede etmekteyiz. Bir de rivâyetlerdeki emir ve tavsiyelere uygun bir hâl ile hallenip, oruç ibâdetimizi yerine getirsek kim bilir orucun şahsımız, ailemiz, ülkemiz, hatta tüm insanlık âlemi üzerinde nasıl tesirleri, tezâhürleri olur? Bir aylık bir alıştırma ve sabır ile nefsimizin isteklerini istenildiği şekilde dizginleyebilsek izn-i ilâhî ve inâyet-i Rabbânî ile ne derecelere vâsıl oluruz ki dil bunları ifâdeden, el de yazmaktan âcizdir. Öyle ya, o durumda, yeryüzünün tamamı yılın Oniki ayında gülşene çevrilir, gökten rahmet kapıları yüzümüze sonsuza kadar açılır, yerden de hayırlı bereketler fışkırır.

           İnsanın kanaatkâr bir varlık olmasında da orucun köklü etkisi vardır. Kanaat nedir ki oruç ile biraz olsun kavranılsın, tadılsın?

           Kanaat; Bir hazinedir. Bulanın çok şeyi elde ettiği, kaybedenin de her şeyini kaybedebileceği bir hazine!
           Kanaat; Şükürdür.
           Kanaat; Rızâdır.
           Kanaat; Teslîmiyettir.

           Görmekteyiz ki günümüz insanı, hattâ hemen-hemen bütün zamanların insanlarının ekserîsi, dünyaya aşırı bir rağbet, ilgi ve yöneliş ile bağlanmakta, âdeta hiç ölmeyecekmiş gibi mala, mülke, makama, kasaya, keseye, rütbeye, eşe, işe, yemeye, içmeye, gezmeye, tozmaya vs. şiddetle arzu ve iştiyak duymaktadırlar.

           Değil mi ki; Kâbil, kardeşi Hâbil’i katlederken Hakkın rızâsına kanaat etmediğinden kaybetti?
           Değil mi ki; Firavunu cehenneme yuvarlayan makam ve saltanat hırsı olup, O’nun, Allâh, ve Mûsâ’nın @ irâdesine teslîm olmayışı hakkına kanaat etmemesinden idi?
           Değil mi ki; İbrâhîm’i @ ateşe atan zihniyet, kanaattan nasîbini almamış idi?
           Değil mi ki; Muhammed’e @ âsi olanlar, kanaat nimetine ermeyen dünyâperest çıkarcılar idi?
           Değil mi ki; Hakkın verdikleri ile kanaat etmeyenler Emîrü’l Müminîn Ali’nin @ makâmına göz dikmiş, O’na isyan bayrağı açmışlar idi?
           Değil mi ki; Can Hüseyni @ ve yârenlerini (r.a.) Kerbelâ’da hunharca katledenler, kanaat kelimesinin lügatlarında hiç yeri olmayan namussuzlardı?
           Değil mi ki; Sömürgeci-emperyalist güçlerin tarihteki ve günümüzdeki egemenlik kurma savaşları kanaatsız olmanın bir neticesi idi?
           Değil mi ki; İnsan ve insanlık düşmanı materyalist, kapitalist maddeci zihniyette olanların, halkı, mazlûm ve mustazafları ezerek, emekleri gasbedenlerin, sermayelerini Kârun misâli arttırmaya çalışarak zulümlerine zulüm eklemeleri, kanaat mektebinden ders almamış olmaları, kanaat rütbesi takmamış olmalarından idi?
           Değil mi ki; Sunî ihtiyaçları kabullenerek kapitalistlerin her dediğine teslîm olan reklam bağımlısı biz insanların iki yakasının bir araya gelmemesi kanaatsizlikten idi?
           Değil mi? Değil mi?

           Hakkı ile tutulan bir oruç ise, ferdi kanaat mektebinde eğiterek olgunlaşmasına yardımcı olur. Değindiğimiz veya değinemediğimiz bir çok olumsuzlukların kanaat nimeti sayesinde giderilmesini sağlar.

           Oruç; aynı zamanda tüm organların da bir şükrüdür.

           Güzel Allâh’ımızın, eksiksiz ve kemâlinde yaratmış olduğu vücûdumuzun her bir zerresine karşılık O’na sonsuz şükür ve hamd borcumuz vardır. Her organın da kendine has bir şükrü vardır.

           Elin şükrü odur ki; Harâma uzanmaya, helâli tuta, hakkı teslîm ede!
           Ayağın şükrü odur ki; Bâtıla değil, hak yola vara!
           Gözün şükrü odur ki; Harâma bakmaya, hakkı göre!
           Kulağın şükrü odur ki; Yalan, yanlış, harâm dinlemeye, güzele, iyiye, hakka açıla!
           Ağzın şükrü odur ki; kötü söylemeye, harâma açılmaya, hakkı, adâleti, güzellikleri söyleye, haykıra!
           Başın şükrü odur ki; Hak’tan ğayrıya eğilmeye, yalnız O’nun huzurunda secdeye vara, baş koya!

           Ve’lhâsıl tüm organların kendilerine has şükürleri olmakla beraber, tümünün birlik ve beraberlikle îfâ ettikleri şükürleri de vardır ki O da kulluğun zirvesi, ibâdetin özü, İslâm’ın temelleri olan namaz ve oruç görevini yerine getirmek, Allâh’ın rızâsına uygun bir yaşayış sergilemektir.

           Kısacası;

           Oruç; Nefsin terbiye edilmesine bir vesîledir.
           Oruç; Tutana lezzet veren, hayâtın tadının, nimetlerin kadr-i kıymetinin bilinmesini sağlayan bir ibâdettir.
           Oruç; Şeytânla ateşkessiz bir savaştır.
           Oruç; Bedenin zekâtıdır.
           Oruç; Paylaşmayı öğrenmektir.
           Oruç; İnsanın, insanı ve tüm varlıkları anlamasının bir sırrıdır.
           Oruç; Kişiyi menzile ulaştıran bir Burak’tır.
           Oruç; İnsanı yücelere erdiren bir Refref’tir.
           Oruç; Rûhu aydınlatan bir Nûr’dur.
           Oruç; Sırattan geçiren bir binektir.
           Oruç; Hayırların kapılarını açan bir anahtardır.
           Oruç; Kendini bilmektir.
           Oruç; Sırları âyân kılmak, hicapları açmaktır.
           Oruç; Zillete boyun eğmeyip, izzetle yaşamanın nişânesidir.
           Oruç; Zulüm perdelerini yırtmaktır.
           Oruç; Ötelerin ötesine seyahattir.
           Oruç; Yalnızca aç, susuz kalmak değil, eline, diline, beline, tüm benliğine sâhip olmaktır.
           Oruç; Hayatı düzen, intizam ve disiplinle yönlendirmektir.

             MUHARREM AY’I ORUCU

           Muharrem Ay’ı; Arâbî aylardan olup, dört harâm aydan birisidir. Harâm aylar ise, Kur’ân’ın ve Hz. Peygamberimizin @ ifâdeleri ile sâbittir ki, savunma amaçlı savaşlar hâriç, sebep ne olursa olsun her türlü savaş ve kıtâlın yasak olduğu aylardır. Bu dört aya harâm aylar denilme sebebi de bundandır.

           Harâm aylar; üçü peş peşe gelen Zilkade, Zilhicce, Muharrem ile tek olarak bulunan Receb Ay’ıdır.

           Harâm ayların bu dört ay olduğu hem Ehli Sünnet (Sünnî) Müslüman’ların, hem de Ehli Şîa (Alevî) Müslüman’ların ortak olarak ittifakla kabul ettikleri bir husustur. [21] [Haram Ayların hangi aylar olduğu hakkında çok farklı ve kısmen de haklı sayılabilecek görüşler var olmakla birlikte o farklı görüşlerin yeri bu makam değildir. Bu konuda araştırma yaparak haram ayların peşipeşine gelen dört ay olduğu sonucuna varan kardeşler vardıkları görüşe göre amel ederler. Yeter ki insanlar araştırmalarında samimi olsunlar, ve en doğruyu bulma uğraşı versinler.]

           Muharrem ayının ve diğer bütün ayların ay yılına göre bilinen şekilde her yıl belli günler geri giderek başladıkları bilinen bir gerçektir. Bundan dolayıdır ki kurban da her yıl farklı zamanda olur, Ramazan da farklı zamanda olur, Muharrem de farklı zamanda olur. Bu uygulama hem Peygamber efendimizin @ zamanında ve hem de Oniki İmâm @ efendilerimizin zamanında bu şekilde devâm etmiştir. Hattâ Hacı Bektâş-ı Velî (k.s.) ve bu coğrafyalarda yaşayan cümle erenlerin dönemlerinde de böyle kabul edilmiş, bu sürek böylece gelmiştir. Bazı çok bilmişlerin, kendilerini Hz. Peygamber efendimizden @, Oniki İmâm’larımızdan @ ve gelmiş-geçmiş bütün erlerden-erenlerden akıllı(!) sananların ise, ibâdet ve matem günlerini faşizan hedefleri ve ümmeti bölmek amacıyla sâbitleştirmeye ve kendilerince birtakım haklı gibi görünen mantıki görüşlerle güneş takvimine göre belli bir ayda yerine getirmeye çalıştıklarını görmekteyiz. Bu sivri zekalara sadece şunu diyoruz: Siz nesiniz? Kimsiniz? Müslüman mısınız? Yol ve erkân olarak kime tâbisiniz? Peygamber efendimiz ve Oniki İmâm’larımızı kendinize rehber ediniyor iseniz onlara uyun. Yok, Ondört Masûm’u @ tanımıyor ve kabul etmiyorsanız, o zaman bu kutsal isimlerin arkasına sığınarak Alevî-Bektâşî Müslüman’ların kafalarını karıştırmayın. Bölücülük yapmayın. Olduğunuz gibi görünün ki insanlar sizi tanısınlar, iç yüzünüzü anlasınlar. Böyle bir zaman ayarlamasını yapmayan Ehli Beyt İmâmlarından ve İslâm coğrafyasının yetiştirdiği bunca evliyâdan siz daha mı üstün ve akıllısınız?

           İnsanlarımızdan bir kısmı da Muharrem ayında oruç tutmayı farz olarak görmekte olup, daha da ileri giderek, Ramazan ayı orucu için; “Sünnîlerin orucudur, İslâmiyet’te böyle bir oruç yoktur(!) İslâm’daki oruç; Muharrem ayı orucudur. Bu oruç gerçek Müslüman’lar olan biz Alevîlerin orucudur(!) vs.” derler.

           Bütün bu sözler cehâletten kaynaklanabildiği gibi, bu görüşlerin sâhipleri arasında; kasıtlı olarak düşmanlıklar körükleyenler, Müslüman’ları bölmeye çalışanlar, Alevî-İslâm anlayışını olabildiğince Kur’ân ve Ehli Beyt’in nurlu yolundan uzaklaştırmaya gayret edenler, Sünnî Müslüman kardeşlerle, Alevî Müslüman’ların ortak paydalarını mümkün olduğunca yok etmeye çalışan, aradaki uçurumu kapatmak yerine daha da derinleştirmeyi amaç edinen, İblis’in (l.a.) gönüllü yardımcıları konumundaki Hizbu’ş Şeytân’ın (Şeytânın partisi, taraftarı, gurubu) askerleri de vardır. Câhilliğinden dolayı bu tür sözleri söyleyenlere okumak sûretiyle ilimlerini arttırmalarını ve gözlerini, kulaklarını doğruya açmalarını tavsiye ederiz. Kötü niyetle böylesi görüşleri savunan ve yaymaya çalışan şeytânın taraftarlarını ise Allâh’a şikâyet eder, kendilerine hidâyet dileriz. Hidâyete gelmeyecek olanların da şerrinden Allâh’a sığınır ve onlara hak ettiklerini vermesi için Allâh’ımıza duâcı oluruz.

           Ancak, böyle bir sakat bir anlayışın oluşmasında târihteki bazı cinâyetlerin etkisi de olmuştur. Buna da kısaca değinelim:

           Biz Müslüman’lar târihimize baktığımızda esefle karşılayacağımız bir çok hatalar ve zulümler olduğunu görürüz. (Târihimizin aydınlık çehresi ise buradaki konumuzun mevzuu değildir.) Peygamberimizin @ henüz bedeni soğumamış, O’nun gönülleri okşayan tatlı sesi kulaklardan daha gitmemişti ki bir irticâ tûfânı, İslâm beldelerini sarmış, kasıp kavurmaya başlamış idi. Bu tûfân Emevizm ideolojisi idi. Bu ideoloji Müslüman’ları tahakkümü altına almaya başlamış, Peygamberimizin @ tertemiz ashabı (r.a.) katliamdan geçirilmiş, Ehli Beyt’in sîmâları bir bir karartılmaya, sesleri kesilmeye çalışılmış, dillere zincirler vurulmuş, tabir-i câiz ise taşlar bağlanmış itler ise sokağa salıverilmiş idi. İtlerin en çok ısırmaya çalıştığı, saldırdığı kimseler ise târihen sâbittir ki Ehli Beyt’in taraftarları olan adâletçi, hürriyetçi, özgürlükçü, Haktan yana olan, her türlü despotizme, adam kayırmacılığa, sömürüye, ırkçılığa, karşı duran Şîalar-Alevîler idi.

           Bakalım hele;

           Fârûk-u Ekber İmâm Ali mi @ savaşlarda haksızlığa, zulme uğramadı?
           Şahlar şâhı mı O mübârek günde (19 Ramazan-ı Şerîfte) oruçlu iken hem de Allâh’ın evinde mazlûmen şehît edilmedi?
           Fâtımatü’z-Zehrâ mı @ nice gam, keder ve üzüntüyü o gencecik yaşında tertemiz kalbine gömüp Sevgilisi Allâh’ın elçisine kavuşmadı?
           Adâlet yanlısı, Kur’ân’ın tavizsiz savunucuları olan bir çok sahabî mi (r.a.) sürgün edilmedi, dövülmedi, kaburgaları kırılmadı?
           Yine nice yiğitler, erler mi haksız yere katledilmedi? Hıcr b. Adî’ler ve dostları gibi...
           Hasan Hulk-i Rızâ mı @ sinsice bir iç düşman ile zehirlenmedi?
           İmâm Hüseyin @ ve Şîaları mı kıyımdan geçirilmedi?

           Evet... Zulümler Emevîlerle sınırlı mı? Abbâsîlerde benzer zulümleri sergilemediler mi? Kimi Osmanlı padişahları da ciğerler parelemedi mi, ocaklar söndürmedi mi, yuvalar yıkmadı mı? Baskı ve zulüm yapmadı mı? Bu gün de sıcak ve soğuk savaş şeklinde dünyânın bir çok yerinde benzeri şeyler olmuyor mu? [22]

           Uzun sözün kısası; İnsanlar birbirlerini dinlemedi, anlamadı, hoş görmedi, tanımadı. Birbirleriyra uygun bir tarzda konuşup, tartışmadı, “...doğrulardan iseniz delilinizi getiriniz...” [Bakara (2): 111] emrindeki inceliği kavrayamadı. “İyilikle kötülük bir olmaz. (Sen kötülüğü) en güzel şekilde sav! O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse âdetâ sıcacık bir dost oluvermiştir.” [Fussilet (41): 34] fermânının sırrına eremedi. “Sen hikmet ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır ve onlarla en güzel bir şekilde mücâdele et!.. (Tartış, konuş.)” [Nahl (16): 125] ilâhî emrine uygun hareket etmedi ve’s-selâm...

            İşte bu zulümler ve anlaşmazlıklar atmosferi içerisinde, târih boyunca baskı altında tutulmuş, iç ve dış düşmanlar tarafından saptırılmaya çalışılmış bir topluluğun içinde bulunacağı psikolojik hal-tavır ve inançların tahlîlini yapmaktayız.

           Görüntü şu; Madem ki filanlar benim düşmanım, bana hayat hakkı tanımıyor, öyleyse ben de öyle biri olmalıyım ki, biz de öyle birileri olmalıyız ki onlarla benim-bizim aramızda hiç bir benzerlik olmamalı. Sürekli onlara her şeyimizle muhâlefet etmeliyiz. Öyle ya; Peygamberimiz de @; “Kim bir topluluğa benzerse o da onlardandır.” buyurmuyor mu idi? İşte size târihin akışı içerisinde cehâletin, buğzun, kinin getirdiği bir yaşam tarzı: Düşmanım ne yaparsa tersini yapmalıyım!

           Onlar ki madem namaz kılıyorlar, öyleyse biz namaza alternatif olarak niyâzı kabul ederiz. Bu namaz kavramını dışlar mümkün olduğunca ondan uzak dururuz!
           Onların namazı var ise, bizim de niyâzımız olmalı!
           Onların cemaatı varsa, bizim de cemimiz olmalı!
           Onlar ibâdet yerlerine câmi diyorlarsa, biz de cem evi deriz!
           Onlar sakal bırakır, bıyığı toplarlarsa, biz de ikisini birlikte bırakırız. Zîrâ bıyıkları toplamak bilmem kimden kaldı!
           Onlar yemekte birbirlerine “âfiyet olsun” derlerse, biz de “helâl olsun, yarasın” deriz. Zîrâ âfiyet filankesin yakınının adıdır.(!).
           Onlar Ramazan’da oruç tutarsa, biz de Muharrem de tutarız!
           Onlar din önderlerine hoca, âlim, şeyh, vs. derlerse, biz de dede, baba, ocak vs. deriz!
           Onlar içki haram derlerse, biz de “dolu” ve “dem” adı verir içeceğiuizi içeriz!
           Onlar ağlarsa, biz güleriz, onlar gülerse, biz ağlarız.
           Onlar sağdan giderse, biz soldan gideriz, onlar soldan giderlerse biz de sağdan gideriz!...vs. vs.

           Oysa, bu, Müslüman olmak, hele de Alevî bir Müslüman olmak demek değildi.

          Muharrem ayı orucunu, Ramazan ayı orucuna karşılık sâhiplenme ve kabul etme olayı da bu tezatlığın tabii bir sonucu ve acı bir meyvesidir.

           Bugün;Bu tatsız zıtlığın ve kör dövüşünün peşini bırakıp doğruya kucak açma vaktidir.
           Bugün;Hakkı tasdîk, bâtılı tekzîb vaktidir.
           Bugün;Târihe, atalara tapma değil, Allâh’a kul olma vaktidir.
           Bugün;Yanlışları tekrâr etme değil, yanlışı düzeltme vaktidir.
           Bugün;Kör olma değil, kardeşinle bir olma vaktidir.
           Bugün;El ele, el hakka ulaşma vaktidir.
           Bugün;Şerîat gemisiyle, Tarîkat denizine açılıp, Marifet’le dalgıç olup, Hakîkat incilerini çıkarma vaktidir.

           Biz de Akıl gemisiyle, Ehli Beyt’in denizine açılarak bakalım, bu denizde Muharrem ayı ve Âşûrâ orucu ile ilgili ne inciler var?

           İmâm Ali Zü’n-Nûreyn [23] @ buyurdular ki; “Muharrem ayının dokuzuncu ve onuncu günü oruç tutunuz. Zira o iki günün orucu, bir yıllık günaha keffâret olur.” [24]

           Ehli Beyt İmâmlarından @ nakledilmektedir ki; “Resûlullâh @ Âşûrâ günü oruç tuttular.” [25]

           İmâm Muhammed Bâkır’a @ soruldu; "Âşûrâ günü tutulan oruç hakkında ne dersiniz?" İmâm @ buyurdular; “Âşûrâ gününün orucu Ramazan ayı orucunun farz kılınması ile terkedilen bir oruçtur...” [26]

           İmâm Seccâd Zeynü’lâbidîn @ buyurdular; “... Âşûrâ orucunu tutmak kişinin kendine kalmıştır. Dilerse tutar sevâbını alır, dilerse tutmaz sevâbından mahrûm kalır.” [27]

           Abdullâh b. Sinan adlı râvi diyor ki; “Âşûrâ günü İmâm Cafer Sâdık’ın @ yanına gittiğimde, göz yaşlarının yanaklarından aşağıya inci gibi süzüldüğünü gördüm.

           Sordum: “Niçin ağlıyorsun ey İmâm?

           Buyurdular @; “Sen gaflet içinde misin? Hüseynimin @ böyle bir günde musîbete uğradığını bilmiyor musun?”

           Dedim: “Bugün (Âşûrâ gününde) tutulan oruç hakkında ne dersiniz?”

           Buyurdular @; “O gün oruçlu ol. Yalnız gün boyu oruçlu olma. İmâm Hüseyin @ ve taraftarlarının şehâdet şerbetini içtikleri saatler olan ikindi saatleri civarında bir yudum suyla iftar et. Orucunu aç. Zîrâ o günün bu saatlerinde Ehli Beyt’in @ şehâdeti tecelli etti...” [28]

           Ehli Beyt İmâmlarından @ Âşûrâ orucunu tutmamak gerektiğine dâir bazı rivâyetler de vardır. Şöyle ki;

           Râvi diyor ki; İmâm Ali Rızâ’ya @ Âşûrâ orucunu sorduğumda;

           “Bana ibn-i Mercâne’nin (Ehli Beyt düşmanı bir kimse) orucunu mu soruyorsun? Bu günün orucu Hüseyin’i @ öldürmelerinden dolayı duydukları sevinçten ötürü Emevî zâlimlerinin insanları şükür amacıyla davet ettikleri bir oruçtur...” [29] buyurdular.

           İmâm-ı Âzâm Cafer Sâdık’a @ Âşûrâ günü orucu sorulduğunda buyurdular; “Bugünde oruç tutanın elde ettiği sevap(!) Emevî zâlimlerinin (İbn-i Mercâne ve Âl-i Ziyâd’ın (l.a.)) elde ettiğinin bir benzeridir.” Soruldu ki: “Onların bu günde elde ettikleri nedir?” Buyurdular @; “Ateştir. Allâh bizleri ateşten ve ateşe (cehenneme) yaklaştıracak amellerden muhâfaza buyursun.” [30]

           Hakkın dili İmâm Cafer Sâdık’a @; Muharrem ayının dokuzuncu günü ve Âşûrâ günü (onuncu günü) orucu hakkında sorulduğunda, buyurdular; “O günler İmâm Hüseyin @ ve Ashâbının (r.a.) kimsesiz, garib ve musîbette oldukları günlerdir. Bu günde oruç mu olur? Kabe’nin Rabbine and olsun ki o günler oruç günü olmayıp, yer ve gök ehli ile bütün müminlere hüzün ve musîbetin çöktüğü, Emevî cânîlerinin ve Şam ehlinin ise sevinip, ferahladıkları günlerdir. O günde Şam ehli hâriç yeryüzünün tamâmı ağladı. Kim ki o günde oruç tutar ve o orucu ile Allâh’a yakınlaşma amacı güderse, Allâh onu Hüseyin’in @ kâtilleri ile berâber haşreder...” [31]

           Rivâyetlerin iki gurubundan şunu anlamaktayız;

           İmâmların @ yaşadıkları günlerde insanlar Âşûrâ orucu hakkında farklı inanç ve uygulamalar sergiliyorlardı. O günkü resmi ideoloji taraftarları Âşûrâ orucunu düzenin telkîn ve daveti sonucunda Ehli Beyt’in katledilmesine ve esîr edilmesine karşılık bir şükrün nişânesi olarak tutuyorlar ve bu hareket ile de Emevizmin savunuculuğunu ve taraftarlığını yapıyorlardı. Hâkim olan zihniyet ve yaygın olan bu uygulama ile ne yapacağını bilemeyen bazı samîmi ve saf dostlar ise İmâmlardan @ bu orucun iç yüzünü öğrenmeye çalışıyorlardı. İmâmlar da @ kişinin durumuna ve anlayış seviyesine-kapasitesine göre zâhirde farklı gerçekte ise aynı hedefe yönelik açıklamalar yapmışlardır.

           Günümüzde ise adı geçen anlayış târihin çöplüğüne atılmış, o zâlimler hemen herkesçe lânetle anılıyor olduğuna göre bir Ehli Beyt muhibbi ne tür bir tavır ve amel sergileyecektir? Mümin canlar, üzerlerine farz olan oruçlarını tuttuktan sonra, Muharrem ayı orucunu ise farz gibi itikât etmeyip, Ramâzan orucu imiş gibi görmeden, dilerse o musîbetleri biraz olsun tatmak, gözyaşı dökmek, O şehitler ile hemhâl olmak amacıyla on-oniki gün, oruç tutarlar , yahut da güçleri yettiği miktarda Allâh Rızâsı için oruçlu olurlar. Muharrem ayı orucu tutulduğunda iftâr vaktinden sonra su içmemek, et, yumurta, soğan, vb. zevk verici şeyler yememek, tıraş olmamak gibi ameller ise orucun şartlarından değildir. Bu, sadece edep, saygı ve ogünkü musîbete duyulan ilgi ve üzüntünün bir ifâdesidir. Bu, bir gönül ve aşk işidir. Kalbinde bu aşkın ateşini yakan bir kimse, değil on-oniki gün gam, keder ve üzüntülü olmak, belki bir ömür hüzünlü olmalı, gülmeyi unutmalıdır.

           Dedik ya bu bir gönül işidir. Nerede bulacaksın, Yusuf’unu kaybetmiş Yakûb misali yıllarca ağlayan yüreği yaralı bir er?

           Nerede bulacaksın, biricik babası, Hakkın Mustafâ’sı, Rahmeten lil âlemîn’in @ âhirete hicretinden sonra gözleri kurumamış vefâlı dost Fâtıma misâli bir Kevser?

           Nerede bulacaksın, bir fidanı Kerbelâ’ya dikmiş, O’nu bir ömür boyu göz yaşı ile sulamış ve gelecekte binlerce Hüseyin yetişmesine emek vermiş kanadı kırık kuş misâli Zeynelâbidîn gibi bir yâr?

           Ne mutlu onlar gibi gözleri yaşlı, kalbi yanık, gönülleri uyanık olanlara!

           Allâh cemî cümlemizi anlayışlı kullarından eylesin. Bizleri Kur’ân’ın ve Ehli Beyt’in aydınlık yolundan ayırmasın!

             

"Hak ehli; Hakka uyandır."


             RAMAZAN ORUCUNUN FARZ OLMASININ ŞARTLARI

           Ramazan ayının orucu bir insana ancak bazı şartlar dâhilinde farzdır. Bu şartlar ise şunlardır:
           1-Akıllı olmak: Ramazan ayı orucu aklı başında, deli olmayan iyi ile kötüyü birbirinden ayırabilen, örfen (halkın genel anlayışına ve İslâmî ölçülere göre) “akıllıdır” denilen her Müslüman’a farzdır.
           2-Bulûğ çağına ulaşmış olmak: Namaz bahsinde açıklandığı üzere, kızlarda hayız görme, erkeklerde ise ihtilâm olma yaşı (bölgelere göre bu yaşlar farklı olabilir.) ile birlikte oruç tutmak farz olur. Yalnız, bu yaşa henüz erişmemiş çocuklara alıştırmak ve teşvîk amacıyla ara ara bir kaç orucun tutturulması iyidir.
           3-Yolcu olmayıp, mukîm olmak: Ehli Beyt yolu’na göre, gidiş-dönüşü toplam 48 (kırk sekiz ) km. mesâfe olan yolculukta oruç tutulmaz. Bu yapılan yolculuğun meslek icâbı veyahut harâm amaçlarla olmaması gerekir.
           4-Sağlıklı olup, hasta veya oruca dayanamayacak kadar yaşlı olmamak: Orucun tutulması hâlinde bedenen hastalığa dûçar olan, inançlı ve sâlih amelli bir doktorun “oruç tutmamalısın.” emrine muhâtap olan bir hastaya oruç farz değildir.
           Aşırı şekilde meşakkate uğrayan yaşlı insanlara da oruç tutmak farz olmayıp, ileride belirtileceği üzere amel ederler.
           5-Bayanlar da, hayız ve lohusa halinde olmamak: Bayanlar, âdet günleri ve lohusalık zamanlarına denk gelen Ramazan ayının orucunu tutmazlar, bu oruçlarını temizlendikten sonra kaza ederler. Bu, hemen hemen bütün Sünnî mezheplerle Ehli Beyt’in seçkin şahsiyetlerinin ortak yaklaşımıdır.

           Hâmile olan, çocuk emziren kadınlara ise oruç tutmaları kendilerine veya çocuklarına zararlı olacak ise oruç tutmak farz değildir. Sonra tutamadıkları oruçları kazâ etmeleri gerekir.

             RAMAZAN AYI NASIL TESBÎT EDİLİR?

           Ramazan ayının girdiği bir kaç şekilde tesbît edilir:

           * İnsanın kendisi Ramazan hilâlini görürse.
           * Halk arasında Ramazan ayı hilâlinin görüldüğünün apaçık bir şekilde yayılması ile.
           * Ramazan ayı hilâlinin görüldüğüne Müslüman iki âdil kişi tanıklık ederse.
           * Ramazan ayının başladığı veya bittiğinin Kur’ân ve Ehli Beyt bağlısı takvâlı İslâm hâkimi, halîfesi tarafından açıklanması ile. (Hatalı açıklama yapıldığı bilinirse uyulmaz.)
           * Bir önceki aydan otuz günün geçmesi ile. Zira, kamerî aylar otuz günden fazla olmaz.

            Ayın girdiği tesbît edilemez ve bu konuda bir şüphe vâki olursa Ramazan ayı niyetiyle oruç tutulmamalıdır. Şaban ayının sonu niyetiyle sünnet oruca niyet edilir. Daha sonra Ramazan ayının o gün girdiği öğrenilirse tutulan oruç Ramazan’dan hesâp edilir. [32]

           Kimi zamanlar Müslüman’lar arasında hilâlin görülmesi Ramazan orucunun başlaması ve bayram yapılması hususunda bir takım anlaşmazlıklar, ihtilaflar ve farklı uygulamalar görülmektedir. Böyle bir durumla karşılaşıldığında yapılacak olan; ortalığı yaygaraya vermeden, toplumda yanlış anlaşılabilecek hal ve hareketlerden kaçınmak, ihlâs ve samîmiyet ile Allâh’a yönelmektir. Kalb hangi uygulamaya yönelmiş ve mutmain olmuş ise diğer Müslüman kardeşlerinin amel ve niyetlerini zedelemeden, halk ile gereksiz çatışma ve ihtilâfa girmeden ameller icrâ edilmeli, sun î ve ayrıntı konularda karışıklığa meydan verilmemelidir.

             ORUÇTA NİYET

           Niyet; Bir şey için karar vermek, bir şeye yönelmektir. Bu amel kalbde gerçekleşerek amele yansıdığı gibi, dil ile de ifâde edilir. Niyetsiz yapılan hiç bir amelin değeri yoktur. Oruç da yalnız ve yalnız Allâh’a yakınlaşmak amacıyla tutulur. Bir kimsenin kalben Allâh rızâsı için oruç tutmaya niyet ederek orucu bozan davranışlardan kaçınması yeterlidir. Dil ile de niyeti ifâde etmek sünnet ve güzel bir davranıştır. Ramazan ayı orucunda her gece yarınki oruç için niyetlenilebileceği gibi, ayın ilk gününde bir ay boyunca tutulacak oruç için de niyetlenilebilir. Ramazan ayının orucuna sabah ezânı vaktine kadar niyetlenmiş olmak gerekmektedir. Ancak bir kimse sabah ezânından oruca niyet etmeden uyur da öğleden önce uyanırsa niyetini yapabilir. Öğleden sonra uyanırsa farz oruca niyet edemez.

           Sünnet oruçlarda ise niyet etme vakti, gecenin evvelinden güneşin batışına niyet edecek bir zaman kalıncaya kadardır.

           Ramazan ayı olduğu bilindiği halde Ramazandan başka bir oruca niyetlenilirse, o, ne Ramazan orucu sayılır, ne de niyetlenilen oruç sayılır. Bâtıl , geçersiz bir amel olur.

             ORUÇ İLE İLGİLİ Ehli BEYT’TEN BUYRUKLAR

           Hakkın yılmaz savunucusu İmâm Cafer Sâdık @ buyurdular; “Kim bir oruçluya iftar ettirirse, oruçlu gibi sevâp alır.” [33]

           İlmin membaı İmâm Muhammed Bâkır @ buyurdular; “(Ramazan ayı için) Hilâli gördünüz mü oruca başlayın, (Şevvâl’in) hilâlini gördüğünüzde de bayram yapın. Hilâli görmek ise, zan ve tahmin ile olmaz. On kişilik bir topluluktan birisi işte hilâl der de diğer dokuzu da hilâli göremezlerse bu görmek değildir. Birinin gördüğünü bin de görmeli ki hilâl görülmüş olsun.” [34]

           İmâm Cafer Sâdık @ buyurdular; “Oruç, yalnızca yemekten, içmekten uzak kalmak demek değildir. Hz. Meryem’e denildi ki; “...Ben Rahman’a bir savm (oruç) adadım...de!” [Meryem (19): 26] Buradaki oruç susmaktır. Susma orucudur. Siz de oruç tuttuğunuz zaman dillerinize sahip olun. Gözlerinizi haramdan koruyun. Birbirinizle çekişmeyin. Birbirinize haset etmeyin. Bir gün Resûlullâh @ oruçlu bir kadının hizmetçisine sövdüğünü duydu. O kadını çağırarak yemek yemesini istedi. Kadın dedi: “Ben oruçluyum.” Resûlullâh da @ bunun üzerine buyurdular; “Sen ki hizmetçine sövüyorsun, nasıl oruçlu olabilirsin? Oruç yalnız yemek ve içmekle mi ilgilidir?” Devamla, İmâm Cafer Sâdık @ buyurdular; “Oruç tuttuğunda kulağın ve gözün de haramlara ve diğer kötü şeylere karşı oruçlu olsun. Gösterişi ve elinizin altındakilere eziyet etmeyi terkedin. Orucun izi, vakârı görünsün. Oruçlu günün oruçsuz günün gibi olmasın.” [35]

           Ehli Beyt İmâmlarının @ Cedleri Resûlullâh’tan @ naklettiklerine göre, O (s.a.a.) buyurdular; “Bir sâlih kul, kendisine hakâret, küfür edilir de, o kimse oruçlu olduğu halde ‘Ben oruçluyum. Allâh’ın selâmeti üzerine olsun. Senin bana sövdüğün gibi ben de sana sövmeyeceğim.’ dese, Allâh da; ‘Kulum oruç ile bir kimsenin şerrinden kendisini uzak kıldı. Ben de onu ateşten uzak kıldım.’ der.” [36]

           Fârûk-u Ekber Ali el-Murtazâ @ buyurdular; “Ramazan ayında istiğfâr, af dileme ve duâyı arttırın. Zîrâ, duâ ile belâlar sizden uzaklaşır, istiğfâr ile de günahlarınız silinir.” [37]

           İmâmlar İmâmı, Nebîler ve Resuller serdârı, Fahr-i Kâinât @ buyurdular; “Sahur yemeği berekettir. Ümmetim bir hurma yemekle bile olsa sahuru terketmesin.” [38]

           İmâm Cafer Sâdık’a @ soruldu; “Hayızlı iken namazını kılamayan bir bayan namazının kazasını yapar mı?" Buyurdular; "Hayır." "Hayızlı iken orucunu tutmayan bayan orucunu kazâ eder mi?" Buyurdular @; “Evet.” Soruldu: “Bu neden böyledir?” İmâm @ arz ettiler; “İlk defa kıyas yapan İblis’tir.” [39] (Yani; bu peygamberimizin @ uygulamasıdır. Şerîatın bir hükmüdür. Kafana göre akıl yürütme. Sonra bâtıl kıyaslar yaparak helâk olursun.)

           Ehli Beyt İmâmlarına @;“Kız ve erkek çocukları kaç yaşından itibâren oruç tutmalıdırlar?” diye sorulduğunda, buyurdular @; “Alıştırmak amacıyla öğleye kadar oruç tutturulur, sonra iftar ettirilir. Oruca dayanabilirlerse tutarlar. Üzerlerine orucun farz olması ise; erkeğin ihtilâmı (hamamcı olması), kızın da âdet görmesiyle başlar. Ayrıca kız çocuğunun âdet görmesiyle birlikte baş örtüsü takması (El, ayak, ve yüz hariç bütün bedenini örtmesi) da farz olur...” [40]

           Kutbu’l evliyâ İmâm Cafer Sâdık’a @; “...Şafağın siyah ipliği beyaz ipliğinden ayırt edilinceye kadar yiyin, için, sonra tâ gece oluncaya kadar orucu tamamlayın...” [Bakara (2): 187] âyetindeki siyah iplikle beyaz ipliğin ne olduğu sorulduğunda, buyurdular @; “Bundan maksat, gündüzün aydınlığı ile gecenin karanlığının birbirinden ayırt edilme vaktidir.” [41]

           Yine İmâm Cafer Sâdık’a @; “...Oruç tutmamayı gerektiren hastalığın sınırı nedir?” diye sorulduğunda, buyurdular @; “Her insan kendi nefsinin neye gücü yetip, yetmeyeceğini bilir. Kendi kendinin gözetmenidir.” [42]

           Ehli Beyt İmâmlarından @ nakledildiğine göre Resûlullâh “Oruç tuttuğunda iftarını bulabilirse hurma veya tatlı bir şey ile yapar, yoksa su ile iftar ederdi.” [43]

             ORUCUN VAKTİ

           Orucun vakti; Tan yeri ağarmasından, (imsak-sabah namazının giriş vaktinden) güneşin batmasına kadar olan müddettir.

           Bu süre, zamanımızda genellikle imsâkiye, takvim gibi vâsıtalar aracılığıyla öğrenilebilir. Bu vasıtalara ulaşamayan kimseler ise kalblerinin güvende olması için, sahuru doğu ufkundaki aydınlık henüz net olarak belirmeye başlamadan evvel bitirmeli, iftar vaktini de güneşin batmasından tam emîn olmak amacıyla biraz geciktirmelidirler. Bu şekildeki bir uygulama hem ihtiyâta, hem de orucun sıhhatine daha uygundur.

           ORUCU BOZAN ŞEYLER

           Dokuz şey orucu bozar:

           1 . Yemek ve içmek.
           2 . Cimâ. (Cinsel ilişki)
           3 . İstimnâ. (Kendi kendine oynayarak vs. boşalmak)
           4 . Allâh’a, Peygambere @ veya Ehli Beyt İmâmlarına bir yalanı nisbet etmek.
           5 . Boğaza yoğun katı toz kaçırmak.
           6 . Kafanın tamamını suyun içine sokmak.
           7 . Sıvı şeylerle tenkiye yapmak.
           8 . Sabah ezanına kadar hayızlı, nifaslı veya cünüp olarak kalmak.
           9 . Kasıtlı olarak kusmak.

             YEMEK VE İÇMEK

           Oruçlu bir kimse kasden, yenilmesi adet olsun-olmasın her hangi bir şeyi az veya çok yerse orucu bozulur.

           Oruçlunun yanlışlıkla bir şey yiyip içmesi ise orucu bozmaz. O durumda oruçlu olunduğu hatırlandığı anda ağız boşluğunda olan yutulmayıp, dökülür ve oruca devâm edilir.

           Oruca niyetlenen bir kimse, sahur yemeğinden sonra henüz imsak olmadan mümkün ise dişlerini fırçalamalı, dişlerinin arasında yemek kırıntıları bırakarak orucunu tehlikeye atmamalıdır.

           Her hangi bir sebeple ağız içinde toplanmış olan tükürüğün yutulmasının sakıncası yoktur. Ancak, boğazdan veya benzeri bir yerden gelerek ağız boşluğuna ulaşmış olan balgam orucun sıhhati açısından yutulmamalıdır.

           Oruçlu iken bedene gıda yerine geçecek iğneler vurulmamalıdır. Ancak, tedâvî amaçlı bir bölgeyi uyuşturucu iğne veya ilaç yerine kullanılan iğnenin vurulması oruca zarar vermez.

           Bebek veya kuş için yiyecek çiğnemek, boğazdan aşağıya geçmemek şartıyla yemeğin tadına bakmak gibi bir işi yapma anında kazâra yiyecek boğaza ulaşırsa oruç bozulmaz. Ancak, bu durumlarda olabildiğince dikkatli davranmak gerekir.

             CİMÂ (CİNSEL İLİŞKİ)

           Yalnızca sünnet mahallinin dâhil olması durumunda olsa, meni gelmese bile oruç bozulur.

           Oruçlu olduğu unutulur, cîma yapılırsa veya zor kullanılarak cimâ yapmak zorunda kalınırsa oruç bozulmaz. Hatırlanıldığı anda yada zorunluluk ortadan kalktığı anda cimâya son verilmelidir. Aksi halde oruç bozulmuş olur.

             İSTİMNÂ (OYNAMA İLE BOŞALMA)

           Oruçlu bir kimse her ne şekilde olursa olsun kendi kendine meni getirecek bir iş yaparsa orucu bozulur.

           Oruçlunun kendi isteği dışında, kendiliğinden meni gelmesi hâlinde, gündüz uyuduğunda ihtilâm olması durumlarında ise orucu bozulmaz.

             ALLÂH’A, PEYGAMBERE VE İMÂMLARA YALAN İSNÂT ETMEK

           Oruçlu bir kimse, sözle, yazıyla, işaretle veya diğer her hangi bir şekilde Allâh’a, Hz. Peygambere ve Oniki İmâm’lara veya Hz. Fâtıma’ya bilerek yalan isnât ederse orucu bozulur. Diğer peygamberlere de bilerek yalan isnât etmek orucu bozar.

           Yine aynı şekilde, Allâh’a, Peygamber efendimize ve Oniki İmâm’lara, Hz. Fâtıma’ya veya diğer Peygamberlerden birine âit olduğu bilinen bir söz ve uygulamanın bile bile yalanlanması, kasıtlı olarak “onlara ait değildir” denilmesi de orucu bozar.

             BOĞAZA YOĞUN TOZ KAÇIRMAK

           Korunmamak, bile bile önem vermemek, dikkat etmemekten dolayı boğaza rüzgar ve benzeri bir şey vasıtası ile yoğun toz, buhar, duman vs. kaçarsa oruç bozulur.

           Sigara dumanı da içildiği taktirde orucu bozduğu gibi, sigara içilen yerde sebepsiz yere girip eğleşmek ve yoğun olarak duman teneffüs etmekle de oruç bozulur.

             KAFAYI SUYA SOKMAK

           Baş da dâhil olmak üzere tüm vücûdun bilerek suya sokulması ile oruç bozulur. Yalnız kafanın tamâmının suya sokulması da orucu bozar. Kazâra suya düşme neticesinde veya zor kullanılarak cebren kafa suya sokulursa oruç bozulmaz.

           Boğulmakta olan bir kimseyi kurtarmak farz ise de, bu sebeple suya girerek başının tamâmını suya daldıran kimsenin orucu bozulur.

             SABAH EZÂNINA KADAR HAYIZLI, NİFASLI VEYA CÜNÜB KALMAK

           Cünüp olan bir kimse sabah ezânı vaktine kadar kasıtlı olarak gusletmez yahut zaman dar olur da gusül yerine teyemmüm etmez ise orucu geçersizdir.

           Ramazan ayının gecesinde cünüp olan bir kimse mümkün ise erinmeden derhal gusül etmelidir. Uyuduğunda sabah ezanından önce uyanabileceğine ihtimâl verirse uyuyabilir. Bu durumda uyanamaz da ezan vaktine kadar uykuda kalsa da orucu geçerlidir. Sabah ezanından önce uyanabileceğine ihtimâl vermeyen kimse, o halde uyurda sabah ezanına kadar uykuda kalırsa orucu bâtıl (geçersiz) olur.

           Cünüp olan bir kimse Ramazan ayında gusletmeyi unutur, bir gün sonra veya daha sonraki günlerde hatırlarsa cünüp olarak tuttuğunu bildiği oruçları kazâ etmelidir.

           Ramazan ayında sabah ezanından sonra uyanılır ve ihtilâm olunduğu görülürse, ezandan önce ihtilâm olduğu anlaşılsa bile oruç geçerlidir.

           Ramazan orucu ve onun kazâsı dışında farz bir oruç tutmak isteyen bir kimse kasten bile sabah ezanına kadar cünüp olarak kalsa orucu geçerlidir.

           Kadınlar sabah ezanından önce âdet (hayız) ve lohusalıktan (nifas) kurtulurlarsa derhal gusül etmelidirler. Kasten ezan vaktine kadar gusletmez veya duruma göre teyemmüm etmezse orucu geçersizdir.

           Şayet kadın hayız ve nifas guslünü unutur, bir veya bir kaç gün sonra hatırlarsa tuttuğu oruçlar geçerlidir.

           Ölüye dokunmakla gusletmesi farz olan bir kimse ölüye değme guslü almadan orucunu tutabilir. Oruçlu iken ölüye dokunarak kendisine ölüye dokunma guslü farz olan kimsenin orucu bozulmaz.

             TENKİYE-LAVMAN YAPMAK

           Tenkiye; sıvı bir maddeyi tedâvî veya benzeri bir amaçla makattan vücûda dâhil etmeye denilir ki bu amel orucu bozar.

           Tedâvî amaçlı olarak kullanılan fitillerin ise sakıncası yoktur ve orucu bozmaz.

             KUSMAK

            Oruçlu bir kimse tedâvî amaçlı bile olsa az veya çok kasten kusarsa orucu bozulur. Farkına varmadan ve elinde olmadan meydana gelen kusma ise orucu bozmaz.

             

             ORUÇ BOZULDUĞUNDA YALNIZCA KAZASININ FARZ OLDUĞU HALLER

           Bir Müslüman’ın üzerine yalnızca kazâ tutması farz olan haller;

           * Oruçlu bir kimse Ramazan ayının gündüzünde kasten kusarsa,
           * Oruca hiç niyetlenmez veya riyâ (gösteriş) için oruç tutmuşsa,
           * Ramazan ayında cünüp iken gusletmeyi unutup da bir veya bir kaç gün orucunu cenâbet haliyle tutarsa,
           * Ramazan ayında sabah olup olmadığını araştırmadan orucu bozacak bir iş yapar da sonradan sabah olduğu anlaşılırsa,
           * Sabah olmadı diyen birinin sözü üzerine orucu bozan bir şey yaptıktan sonra sabah olduğunu anlarsa,
           * Sabah oldu diyen bir kimseye inanmayıp, şaka yaptığını zannederek orucu bozan bir şey yapıp sonradan da sabah olduğunu anlarsa,
           * Birilerinin sözü üzerine zamanından önce iftar yapıp, sonra da iftar vaktinin girmemiş olduğunu anlarsa,
           * Abdest için değil de, sadece serinlemek ve benzeri sebeplerle ağzını çalkalarken elinde olmadan su yutarsa.

           Bütün bu durumlarda güne gün kaza yapılması farzdır. Üzerinde kaza orucu bulanan bir Müslüman imkan bulduğu an gerektiği şekilde bunu yerine getirmeli, Rabbine karşı olan borcunu geciktirmemeye çalışmalıdır.

             KAZÂ VE KEFFÂRET GEREKTİREN HALLER

           Ramazan ayı orucunda kasten kusma ile, uyanabilirim zannı ile cünüp olarak uyuyup sabah ezanına kadar uyuya kalma hâli hâriç, orucu bozan diğer bütün hallerde kasıt olması durumunda hem kazâ hem de keffâretin yerine getirilmesi farzdır.

             ORUCUN KEFFÂRETİ

           Ramazan orucunun keffâreti üzerine farz olan kimse, ya bir köle âzâd etmeli, [44] ya iki ay oruç tutmalı, ya altmış fakiri günde bir öğün olacak şekilde orta bir halde doyurmalı veya altmış fakirden her birine yaklaşık olarak 750 (yedi yüz elli) gr. (bir mudd) buğday, arpa ve benzeri bir şeyi veya tutarını vermelidir. [45]

           Keffâret orucunu tutamayan veya belirtilen keffâreti yerine getiremeyen kimse ise, gücü yettiğince bunları yapmaya çalışmalı, hiç olmazsa Allâh’tan hulûs-u kalb ile aff-ı mağfiret dilemelidir.

           Ehli Beyt’in @ erkânına göre keffâret orucunun en az otuz bir günü peşi peşine olmalıdır. Diğer kısmının peş peşe olmamasının bir sakıncası yoktur.

           İki ay Ramazan ayı orucunun keffâretini tutmak isteyen bir kimse, orucuna aralıksız otuzbir gün tutabileceği şekilde başlamalıdır. Bu süre içerisine, Kurban bayramı gibi oruç tutmanın harâm olduğu bir zaman denk gelmemelidir. Otuzbir gün içerisine böyle bir gün denk gelirse oruca yeni baştan başlanmalıdır.

           Peşpeşe oruç tutulması gereken günlerin arasında âdet, lohusalık ve mecbûri yolculuk gibi bir özür çıkarsa bu özürler yok olduktan sonra oruca baştan başlanması gerekmeyip, kalan kısmı tamamlanır.

           Belirli bir günde oruç tutmayı nezretmiş olan bir kimse, o günün orucunu kasten bozarsa, ya peşpeşe iki ay oruç tutmalı ya da altmış fakiri doyurmalıdır.

           Oruçlu bir kimse Ramazan ayında oruçlu olan hanımını mecbûr kılarak onunla cimâ ederse, kendisinin ve hanımının birlikte keffâretini vermelidir. Şayet kadın da ilişkiye gönüllü râzı olmuşsa o taktirde her birisine ayrı ayrı bir keffâret farz olur.

           Bir kadın oruçlu olan kocasını cimâ yapmaya veya orucunu bozacak bir iş yapmaya zorlamışsa her birine ayrı ayrı keffâret farz olur.

             CEMÎ (TOPLU) KEFFÂRET

           Bir kimse orucunu harâm olan bir şeyle bozarsa (Meselâ; İçki içerek, zina ederek, haram olduğunu bildiği her hangi bir şeyi yiyerek, hanımı ile hayızlı olduğu halde cimâ ederek, Allâh’a, Peygambere ve İmâmlara yalan isnât ederek) cemî keffâret o kimse üzerine farz olur.

           Cemî keffâret: Bir köle âzâd etmek, (Bu hüküm genel olarak günümüzde sâkıt olmuştur.) iki ay oruç tutmak ve altmış fakiri doyurmaktır. Bunların tamâmına güç yetiremeyen kimse gücünün yettiği kadarını yapmalıdır.

           Oruçlu bir kimse Ramazan ayının bir gününde orucu bozan şeyleri bir kaç kez de yapsa bir keffâret veya bir cemî keffâret gerekir.

             KAZÂ ORUCU

           Müslüman; Allâh’a kul olduğunun şuuruyla kendine yön veren kimsedir. Ramazan orucunu da bu anlayış içerisinde yerine getirir. Ancak geçerli bazı mazeretlerden dolayı -Meselâ; yolculuk, hastalık, hayız, nifas halleri, beşerî zaaflarından dolayı orucunu tutamamış olmak gibi- oruç tutamamış olan kimse en uygun zamanda tutamadığı oruçlarının kazâsını yerine getirmelidir.

           Deli olan birisinin akıllandığında, delilik günlerine denk gelen oruçlarını, kâfir olan birinin de Müslüman olduğunda, kâfirlik zamanlarına denk gelen oruçlarının kazâsını yapması farz değildir.

           Hastalık ve ihtiyarlıktan dolayı güç yetirememe sebebiyle Ramazan orucunu tutamayan ve tutamayacak durumda olan bir kimsenin [Bakara (2): 184] âyetinin hükmü gereğince her bir gün için bir fakiri doyurması veya bir fakire 750 gr. buğday, arpa ve benzeri bir şeyi ya da tutarını fidye olarak vermesi gerekmektedir.

           Her ne sebeple olursa olsun oruç tutmamış olanlar, diğer dindaşlarını rencide etmemek, onların izzet-i nefislerine dokunmamak ve toplumsal barışı ve yaratılıştaki kardeşliği zedelememek için açıktan yiyip içmemeli, oruç tutan kardeşlerine saygıda kusur etmemelidirler. Oruç tutan kimseler de, nefsin heva ve hevesine kapılarak, şeytânın iğvâsı ile gururlanmamalı, kendisini bu ameliyle cennetten bir köşe kapmış kimse gibi görerek diğer insanları küçümsememelidir. Karşılıklı hoşgörü, sevgi, saygı ve yanlış bilinen mevzuları tatlı dil ve gönül genişliği ile îzâh ederek düzeltmeye çalışmak mümin-i kâmilin sıfatıdır. Muhammedî yolun şîarıdır.

             ORUCUN BOZULMASI VE KAZÂSI İLE İLGİLİ Ehli BEYT’TEN BAZI RİVÂYETLER

           Velâyet semâsının parlak yıldızı İmâm Cafer Sâdık’a @ soruldu; “Bir kimse Ramazan ayının orucunda oruçlu iken unutarak bir şey yese, içse yada eşiyle ilişkiye girse, sonra da oruçlu olduğunu hatırlasa ne lazım gelir?”

           Buyurdular @; “Oruçlu olduğunu hatırladığı anda yemeyi, içmeyi veya ilişkiyi bırakır ve orucuna devâm eder. Orucunu kazâ etmesi de gerekmez. Çünkü bu yeme içme vs. Allâh’ın o kuluna (unutturma yoluyla verdiği) bir ikrâmıdır...” [46]

           Güneşler güneşi İmâm Muhammed Bâkır’a @ soruldu; “İnsanlardan bir gurup birilerinin Ramazan orucunu sebepsiz, mazeretsiz üç gün oruç tutmadıklarına şâhit olsalar oruç tutmayana ne yapılması gerekir?” İmâm @ buyurdular; “Oruç tutmayan kimseye sorulur. “Sen oruç tutmamakla günah işlemiş olmuyor musun?” O kimse de “hayır” derse, Müslüman’ların önderine (halîfesine-liderine) durum bildirilir. O kimsenin cezâsı ölümdür. (Zira o kimse bir farzı inkâr etmiş, işlemiş olduğu bir harâmı helâl kabul etmiş olur.) Yok, eğer; “evet” derse o zaman (âdil halîfenin takdîrine göre) uslanması amacıyla dövülür.” [47]

           Altıncı hak İmâm Cafer Sâdık’a @ soruldu; “Eşlerin birbirlerine dokunmaları, öpmeleri, okşamaları ve benzeri durumlarda oruçları bozulur mu? Kazâ gerekir mi?” İmâm @ buyurdular; “Genç kimselerin bunları yapması uygun bir davranış değildir. Çünkü ellerinde olmadan boşalma vâki olabilir. Ancak, ihtiyarların bu amellerinden dolayı belirtilen tehlike yoksa bir sakıncası da yoktur.” [48]

           İmâm Muhammed Bâkır @ ve İmâm Cafer Sâdık’a @; “Kan aldırmanın veya hamama gitmenin orucu bozup bozmadığı sorulduğunda” Buyurdular @; “Şayet bedenî bir zayıflık ve dayanıksızlık hâli ortaya çıkmayacaksa sakıncası yoktur. [49] (Hamamda başın tamâmıyla suya sokulmaması şarttır.)

           İmâm Cafer Sâdık @ buyurdular; “Yemek yapan erkek veya kadının,yemeğin tadına, tuzuna bakmasında (boğazına kaçırmamak şartıyla) bir sakınca yoktur.” [50]

           Hz. İmâm Muhammed Bâkır @ buyurdular; “Doğumu yaklaşmış hâmile bir kadın ile, sütü az olan emzikli bir kadın dilerlerse oruç tutmayıp güne gün olacak şekilde bir fakiri doyururlar, dilerlerse daha sonra güne gün kazâsını yaparlar.” [51]

           İmâm Cafer Sâdık’a @; “Ramazan ayında bir özürden dolayı tutulamamış bir kaç orucun kazâsı nasıl tutulmalıdır?” diye sorulduğunda, buyurdular @; “Bu kazâlar ayrı ayrı da birbiri peşi sıra da tutulabilirler.” [52]

           İmâm Cafer Sâdık’a @; “Üzerinde Ramazan ayı orucunun farzı olan bir kimse nâfile oruç tutabilir mi?” diye sorulduğunda, buyurdular @; “Hayır, tutamaz. Öncelikle üzerine farz olan kazâ orucunu tutmalıdır.” (Buradaki nehiy, yasak getirme değil, daha efdal olanını tavsiye niteliğindedir. İlla da nâfile oruç tutmak isteyen kimseler, oruçlarını tutabilirler.) [53]

             ORUÇLU KİMSEYE MEKRÛH OLAN AMELLER

           ●Göze ilaç dökmek.
           ●Göze sürme çekmek.
           ●Güçsüzlük oluşturacaksa, kan aldırmak, hamama gitmek vs.
           ●Enfiye çekmek. Güzel kokulu bitkiler, esans, kolonya gibi şeyler koklamak.
           ●Kadının suda oturması.
           ●Fitil kullanmak.
           ●Üzerindeki elbiseyi serinlemek ve benzeri sebeplerle ıslatmak.
           ●Ağzın kanamasına sebep olmak, diş çektirmek, yerine göre diş fırçalamak, misvak kullanmak.
           ●Kasıtlı olmasa dahi, insanın boşalmasına sebep olacak öpme, okşama gibi şehvet uyandırıcı şeyler yapmak. Meni gelirse oruç bozulur.


           HAK ÂŞIKLARINA (Orucun mânen zedelenmesi)

           Ey Allâh yolunun yolcusu!

           Fıkıh kurallarına göre orucu bozan haller bunlardan ibârettir. Yalnız, İslâm’ın kuralları sadece zâhire bakan dış görüntü ile ilgilenen kurallardan ibâret değildir. Bütün bu zâhirî hükümlerin bir de bâtınî yönü ve özü vardır. Ne özü elde etmek için zâhir terk edilir. Ne de zâhir ile yetinilip özünden gâfil olunur.

           Oruç tutmanın hikmetlerinden en önemlisi her halde nefsine hâkim olmayı öğrenmek, dizginleri nefis ve şeytâna kaptırmamaktır.

           İçtihat bahsinde değindiğimiz büyük günahlardan bir çoğu gördüğümüz gibi orucu bozan hallerden biri değildir.

           Meselâ; hırsızlık yapmak, yalan konu?mak, gıybet etmek, fâiz almak-vermek, kumar oynamak, dedi kodu yapmak, iftirâ etmek, İslâm’a aykırı giyinmek, rüşvet almak-vermek ve benzeri daha bir çok harâm ve büyük günah olan davranışlar vardır ki orucu bozan haller de değildir.

           Öyleyse; gerek oruçlu iken, gerek ?âir zamanlarda bu davranışları sergilememizde pek büyük sakıncalar yok mu demektir?

           Veya, nasıl olsa oruç, bu ve benzeri şeylerle bozulmuyorsa oruçlu iken bunları yapmamızda bir mahzûr yok mudur?

           Hem oruç tutar, hem de malımızı karaborsada satabilir miyiz?

           Hem oruç tutar, hem de yalanın daniskasının konuşabilir miyiz?

           Hem oruç tutar, hem de soygun-vurgunumuza devam edebilir miyiz?

           Hem oruç tutar, hem de diğer farzları terk edebilir miyiz?

           Hem oruç tutar, hem de insanlara tepeden bakarak, onları küçümseyebilir miyiz?

           Şayet böyle bir uygulama vâki olursa, oruç görevimizi yerine getirmiş olur, diğer günahlarımızdan ayrıca hesâba mı çekiliriz?

           Canlar! Kardeşler! Müminler!
           Ferdî ve toplu olarak yerine getirmiş olduğumuz hiç bir ibâdete Yüce Rabbimizin ihtiyâcı olmadığı gibi, hiç bir günah da Rabbimize eksiklik ve zarar veremez.
           Bütün ibâdetlerdeki ana gaye; kulluk, Rızây-ı ilâhî ve rûhun kemâle ermesi ile Cemâlullâh’a vâsıl olmaktır.
           Altı delik bir tencereye su koyarak onu doldurmaya çalışmak akıl kârı mıdır?
           Yırtık bir cebe para koyup, o paraların dökülmesine aldırış etmeden, onlara sâhip olduğunu iddia etmek divânelik değil midir?
           İçerisi farelerle dolu bir ambara buğday yığıp, sonra da, ihtiyaç anında gereken buğdayın ambardan alınarak kullanılabileceğini kabul etmek mümkün müdür?
           İşte böyle, günah fareleri de, amel ederek biriktirdiğimizi umduğumuz sevapları ve güzel mükafatları öyle bir kemirir ve tüketirler ki, elde avuçta hiç bir şeyimizin kalmamış olduğunu ancak diğer aleme gözlerimizi açtığımızda âyân beyân anlayabiliriz.
           Böyle bir sonla karşılaşmaktan Allâh’a sığınırız.
           Rabbü’l âlemîn cümlemize hakîkatin sırrına vâkıf olmak, ibâdet ve taatlerimizin künhüne-özüne varmak şuurunu nasîp eylesin!

           Bir güzel insanın (r.h) buyurduğu gibi;

Göz ola, Hak’kı göre!
Yol ola, Hak’ka vara!
Kul ola, Yol’a gele!
Rabb’ini bilen nefsini bile!
Nefsini bilen kemâle ere!


             Yolculukta oruç tutma hükümleri;

           Namaz bahsinde seferîlik ile ilgili hükümlerde belirtildiği şartlar dâhilinde yolculukta dört rekatlık namazlarını iki rekat olarak kılan bir kimse oruç tutmamalıdır.

           Yola çıkan bir kimse oruçlu ise ve yolculuğa da öğleden önce çıkıyorsa, bulunduğu şehrin görülemeyeceği, ezanın duyulamayacağı bir mesâfeye ulaştığında orucunu bozar. Öğleden sonra yola çıkarsa, orucunu tamamlamalıdır.

           Seferîlik halinde, bir kimse gittiği yerde on günden az kalacaksa o günler boyunca oruç tutamaz. Ancak on gün ve on günden fazla kalmaya niyetlenirse orucunu tutar.

           Ramazan ayında yolculuğa çıkmakta bir sakınca yoktur. [54]

             SEFER İLE İLGİLİ BAZI RİVÂYETLER

           Dinin gözbebeği İmâm Cafer Sâdık @ buyurdu; “Ramazan ayında seferde iken oruç tutan kimse mukîm iken oruç tutmayan kimse gibidir. Bir gün Resûlullâh’a @ bir adam gelerek “Yâ Resûlallâh! Ramazan orucu yolculukta tutulur mu?” diye sordu. Resûlullâh @; “Hayır” dediler. Bunun üzerine adam; “Bu benim için kolay bir iştir yâ Resûlallâh.” deyince, Efendimiz @ şöyle buyurdular; “Muhakkak ki Allâh ümmetimden hasta ve yolculara Ramazan ayında oruç tutmamayı hediye (ikram) etmiştir. Sizden birisi verdiği hediyenin reddedilmesinden hoşlanır mı?” [55]

           Mürşid-i Kâmil İmâm Cafer Sâdık’a @; “Yolculukta oruç tutanın durumu sorulduğunda” buyurdular @ ki; “Resûlullâh’ın @ seferde iken oruç tutmayı men ettiği kendisine ulaştığı halde (konu ile ilgili hükmü bile bile) tutuyorsa o kimsenin tuttuğu orucu daha sonra kazâ etmesi gerekir. Yok eğer bu bilgi kendin ulaşmamış da cehâletinden tutuyorsa orucu oruçtur, kazâsı da gerekmez.” [56]

           Dostlar! Canlar! Ehli Beyt yolunda, farz olan oruçlardan ayrı olarak bir de harâm, mekrûh ve sünnet oruçlar vardır ki bunlara da kısaca değinelim. Daha ayrıntılı fıkhî hükümler için Ehli Beyt yolu alimleri tarafından kaleme alınmış eserlere baş vurulabilir.

             SÜNNET ORUÇLAR

           Ehli Beyt erkânına göre oruç tutulması harâm ve mekrûh olan günler ve haller dışında, yılın bütün günlerinde oruç tutulabilir. Ancak, Peygamberimizin @ ve O’nun Velâyet Güneşinin şuaları olan İmâmlarımızın @ kutlu emir ve buyruklarıyla özellikle tavsiye edilen oruçlar vardır ki, bu oruçlara sünnet oruçlar denilmektedir. Bunlar;

           1-Arabî aylara göre, her ayın ilk ve son perşembesi ve ayın onuncu gününden sonraki ilk çarşambası tutulan oruçlar.
           2-Arabî aylara göre, her ayın onüç, ondört ve onbeşinci günleri (Eyyâmu’l- Beyz günleri) tutulan oruçlar.
           3-Receb ve Şaban aylarının tamamı veya bir gün bile olsa bir kısmında tutulan oruçlar.
           4-Sevgilimiz, efendimiz Muhammed Mustafâ’mızın @ mübârek doğum günü olan 17 (onyedi) Rebîulevvel’de tutulan oruç.
           5-Efendimizin (s.a.v.) Peygamberliğe atandığı gün olan 27 (yirmi yedi) Receb’de tutulan oruç.
           6-İmâm Ali’nin @ İmâmet ve Velâyetinin îlân edildiği gün olan, Ğadîr-i Hum bayramı gününün orucu.(Onsekiz Zilhicce)
           7-Muharrem ayının birinci ve üçüncü günleri, duruma ve kişiye göre hüzün ve üzüntünün sebebi olarak Allâh Rızâsı için Muharremin onuncu günü orucu ya da Muharremin ilk on günü veya oniki günü tutulan oruçlar.
           8-Nevruz bayramı günü orucu.
           9-Arefe günü orucu.

           Sünnet oruçlar aşırı meşakkat ve zorluğa uğranılacak ise, yaz günlerinde kışın tutulmak üzere ertelenebilir.
           Sünnet orucu tutan kimsenin, bir Müslüman kardeşi tarafından davet edildiği yemeğe giderek orucunu bozması sünnettir.

             HARÂM OLAN ORUÇLAR

           1-Ramazan ve Kurban bayramının birinci günlerinde oruç tutmak. (1 Şevvâl ile 10 Zilhicce günleri)
           2-Şaban ayının sonu mu, Ramazan ayının ilk günümü belli olmayan bir günde Ramazan orucu niyetiyle oruç tutmak.
           3-Haram bir nezir üzerine oruç tutmak.
           4-Suskunluk orucu tutmak. (Gün boyu konuşmama ya da orucun şartı imiş gibi gün boyu konuşmamaya niyet ederek oruç tutmak.)
           5-Visâl orucu tutmak. (İftar etmeden iki günün orucunu sahur ile birbirine ekleyerek oruç tutmak.)
           6-Kadının, kocasının izni olmadan sünnet bir orucu tutması.
           7-Şartlara uygun bur yolculuk hâlinde oruç tutmak.
           8-Evlâdın, anne, baba veya cedde (dedeye-nineye) eziyete sebep olacak sünnet orucu tutması.

             MEKRÛH OLAN ORUÇLAR

           1-Arefe gününde okunacak duâları, okumaktan âciz kalınacak ise arefe günü oruç tutmak.
           2-Seferde iken sünnet oruç tutmak.
           3-Misâfirin, ev sâhibinin izni olmadan oruç tutması.
           4-Evlâdın anne, babasının izni olmadan nâfile oruç tutması.
           5-Yemeğe, ikrâma davet edilen kimsenin sünnet orucu tutması.

             RAMAZAN AYINA ÖZEL BAZI İBÂDET VE TÂATLER

           Müslüman; O kimsedir ki, hiç bir ânı Allâh’a isyan üzere olmayıp, mümin-i kâmil ola! Hakkı rızâsına tâlip, Cemâlullâh’a âşık ola! İbâdet ve taatlarını bir an bile terk eylemeye! Her dem halk ile iç içe, Hak’la beraber ola!

           Ancak... Ne geçmişte ne de günümüzde çok azı hâriç olmak üzere dört başı mamûr kemale ermiş bir insan bulmak mümkün olmamıştır. Bizler nefsimizin esiri olmuş, nefs-i emmârenin eline ipleri salmış bir vadiden bir diğer vadiye yuvarlanıp durmaktayız. Ânımız ânımıza uymuyor. Ancak Mevlâ’mız Allâh’tan tamâmıyla ümitsiz de değiliz. Bizleri râzı olacağı kullarına ilhâk edeceğine, onların râh-ı müstakîmine ulaştıracağına inancımız tamdır.

           Hak olan, en doğru olan o ki; her günümüz Ramazân-ı Şerîfin günleri, her gecemiz de Ramazân-ı Şerîfin geceleri gibi ve dâhi Kadîr günü ve gecesi gibi ola! Öyle ki, Rabbimiz Kadir gecesi hakkında şöyle buyuruyor; “... Kadir gecesi (içerisinde o gecenin bulunmadığı) bin aydan daha hayırlıdır...” [Kadir (97): 3] Ehli Beyt yolu âlimlerinin Ondört Masûm-u pâk’lardan @ naklettiklerine göre; “Kadir gecesi, mübârek Ramazan ayının son on gecesindeki tek gecelerde aranmalıdır. Özellikle de 19. 21. ve 23. gecelerde.” Bu geceler; mümkün ise, sabaha kadar bedenen ve zihnen uyanık kalınarak nâfile ibâdetler, zikirler, duâlar ve hayırlı amellerle ihyâ edilmelidir.

           Ehli Beyt’in kudsî şahsiyetleri bizdeki zafiyeti ve nefis düşkünlüğünün boyutlarına erenler nazarı ile nazar kıldıklarından, bizlerin hâl-i ahvâline, esrârına izn-i ilâhî ile vâkıf olduklarından, bizim kâmil insan olma yolunda hareket etmemiz, Tarîkat-ı Muhammediye’de bir arpa boyu dahi olsa yola girmiş olmamız için Ramazan ayında özellikle yapmamızı uygun gördükleri bazı özel emir ve tavsiyelerde bulunmuşlardır.

           Bu cümleden olmak üzere;

           Ramazân-ı Şerîfin bütün gecelerinde Hakkın rızâsı için gusletmek, özellikle de İmâm Ali’nin @ hançerlendiği gece olan ondokuzuncu gecesi ve şehâdet şerbetini içerek Sevgilisi Can Muhammed’e @ kavuştuğu yirmibirinci günün gecesi gusletmek.

           Ramazân-ı Şerîfin her gününde ve gecesinde diğer zamanlarda kılınan sünnet namazlarına ilâveten, kılabildiğince nâfileleri arttırmak, sünnet namazlara ve Kur’ân okuyup anlamaya daha bir gayret etmek. [57]

           Ramazân-ı Şerîfin son on gecesi ve gündüzünde, ibâdetler, zikirler, namazlar ve Kur’ân okuma daha da arttırılarak güzel hasletlere ve ahlaka sâhip olmaya çalışmak.

           Bu mübârek gün ve gecelerde akraba, komşu, garip, kimsesiz, yetim, hasta, mazlûmen ve mağdûren hapsedilmişleri, kabir kapısında ziyâretçi, duâcı bekleyen mümin din kardeşlerini ziyâret etmek, onlarla güzellikleri paylaşarak hemhâl olmak, dertlerine dermân olmaya çalışmak.

           Ramazan ayının her gününün ve gecesinin özel duâlarını okumak, anlamaya çalışmak, duâlardaki hakîkatlere uygun yaşamak ve gözyaşı dökmek. [58]

           Mübârek üç aylarda her ayın günlerinin kendine mahsus zikir ve evrâdı ile meşgul olmak, o zikir ve duâlardaki hakîkatlerin esrârına vâkıf olmak ve nefsini hesâba çekmek. [59]

           Her zaman olduğu gibi, bu ayda özellikle fakir, fukarânın, emeği gasbedilen insanların, mazlumların, gariplerin, kimsesiz mustaz’af ve mahrumların haklarına sâhip çıkmak, gücü yettiğince onlara ferdî ve toplumsal planda destek vermek, onları haklarına kavuşturmanın mücâdelesini vermek, eylemlerine meşru ölçüler içerisinde destek ve öncü olmak, bülbülü gül dalından uzaklaştırarak gülü kargaya yâr etmeye çalışanlarla mücâdeleye hız vermek, her zaman hakkı ve haklıyı savunmak, İslâmî çerçevede adâlet ve özgürlük sancağını sürekli yükseklerde tutmaya çalışmak...vs. gerekmektedir.

           Dedik ya bütün bunlar Bir olan Hakkın (c.c.) rızâsı için yapılmalıdır. Bu amellerin bir kısmı ise her anki yaşamımızın bir parçası olmalı, bu mübârek aylarda ise hak davanın savunulmasına hız verilmelidir. Yoksa, diğer aylarda feryad-ı figanlara kulak tıkamak, zalimi görmemek için gözünü yummak, nemelazımcı olmak, “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın, etliden, sütlüden bana ne!” anlayışını benimsemek Kur’ânî bir davranış ve Ehli Beyt’in nezîh yoluna uygun bir tavır değildir.

"Kalpteki pişmanlık; bulut,
dildeki istiğfar; tevbe gürlemesi,
gözyaşı da; yağmur olup yağmadıkça, işlenen günahlar yıkanmış olmaz."

  

             FITRA ZEKÂTI (FİTRE SADAKASI)

           İmâm Cafer Sâdık @ buyurmuşlardır ki; “Namazın tam ve kâmil olması nasıl ki Peygamber ve Ehli Beyt’ine salavât getirmeye bağlı ise, orucun da tam ve kâmil olması fıtra zekâtını vermeye bağlıdır.” [60]

           Fıtra zekâtı (halk diliyle; fitre sadakası), Ehli Beyt yoluna göre Ramazan orucunun Allâh katında kâmilen kabul edilmesinin şartı olup, müminlerin bu mübârek ayın sonunda yardımlaşmalarının bir tezâhürüdür.

           Bu ayın son gününün orucunu tutan bir Müslüman’ın; “arefe günü” tabîr edilen günün -yani; Ramazan bayramı akşamı- akşamı güneş batmadan önce belli şartları taşıdığı taktirde fıtra zekâtını vermesi üzerine farz olur.

           Fıtra zekatı, şu şartları üzerinde taşıyan kimselere farzdır:

           1-Aklı başında olmak. (Deli, baygın olmamak.)
           2-Bulûğ çağında olmak.
           3-Hür olmak.
           4-Fakîr olmamak.

           Fakir; Kendisinin ve âilesinin yıllık masraflarını karşılayacak miktarda ne malı, ne de bir kazancı olmayan kimsedir.

           Belirtilen şartlara hali uygun düşen kimse, Ramazan bayramı gününün akşamından (güneş batımı) itibâren, bayram namazı kılınıncaya kadar ki zaman içerisinde fıtrasını vermelidir. Bununla birlikte, unutma, uygun kimseyi bulamama ve benzeri özel durumlarda ise, fıtra, bayramın birinci günü öğle namazı vaktine kadar da kalsa verilebilir. Allâh rızâsı ümit edilerek fıtranın hak sahiplerine verilmesi tavsiye edilmiştir.

             FITRA KİMLERE VERİLMELİDİR?

           Fıtra zekâtı (sadakası) zekat bahsinde belirtilen sekiz gurup kimseden birine verilebilir.

           Kendilerine fıtra verilecek olan kimselerin; dînine bağlı, ahlâkı düzgün, büyük günahlardan kaçınan, kazancını, malını harâma harcamayan kimselerden olması tercîh edilmelidir.

           Yine; Fıtranın en yakın akrabalardan, komşulardan, ilim ehli insanlardan başlayarak verilmeye çalışılması İslam öğretisinin bir gereğidir.

             FITRA NELERDEN VERİLİR?

           Şartları tutan bir kimse; kendisi ve bakmakla yükümlü olduğu kimseler (ki bunlar, arefe günü güneş batışından önce evine gelen ve misâfiri olan kimseler dahi olsalar) için bir sa’ (yaklaşık üç kg.dır.) buğday, arpa, hurma, kuru üzüm, pirinç, mısır ve benzerinden müstehak olana verir. Veya bunların tutarını hesap ederek parasını verir.

           Bakmakla yükümlü olunan kimselerin, Müslüman, kâfir, hür, köle, çocuk, büyük, misâfir veya ev halkından biri olması fark etmez.

           Evet... Fıtra verecek olan bir mümin, her şeyden önce Rabbinin rızâsını gözetmeli, bu görevi yerine getirdiğinde kendisinde bir gurur ve kibir oluşmamalı, insanları minnet altında bırakmamalıdır. Bilmelidir ki, fıtra vermek, kendisinin bir görevi ve bazılarının da kendi malı üzerindeki haklarının hak sahibine tevdiidir. Öyleyse, insan bir hakkı, hak sâhibine vermiş olmakla, gururlanacak bir iş yapmış olmadığı gibi, üzerine düşeni îfâ etmiş olur.

           Yine gerçek mümin can, fıtrasını verirken kaçamak yolları ve kolaylığı tercih etmeyip, onu en uygun bir şekilde, hâline-durumuna göre münâsip olan şeyin cinsinden hesap ederek verir. Allâh’ın kulları ile kardeş olmanın mutluluk ve hazzını yaşar.

           Can, cânı sevindirir ki, “O” da cânı sevsin ve iki cihanda sevindirsin.

             ÖĞÜT

           Bir cömerde sordular: “Yoksullara yardım ettiğin, dilenenlere para verdiğin zamanlarda içinde bir gururlanma veya fakirlere karşı bir minnet duygusu seziyor musun?” Cevap olarak buyurdular: “Ne uzak bir ihtimal! Benim bu bağıştaki rolüm, aşçının elindeki bir kepçenin rolüne benzer. Aşçı kepçeye ne korsa kepçe de onu verir. Ve verdiği şeylerin kendisinden olduğunu düşünmez.” [61]

             Ehli BEYT’E KULAK VERELİM

           İmâm Cafer Sâdık @ buyurdular; “En faziletli fıtra, bayram namazından önce verilenidir. Bu şekilde verilen fıtra “fıtra zekâtı” olur. Bayram namazından sonra verilirse sıradan bir sadaka gibi sayılır.(Fıtra zekâtı sevâbı verilmez.) [62]

           Fârûk-u Ekber İmâm Ali @ buyurdular; “Kim fıtra zekâtını eksiksiz olarak verirse, Allâh da onun malındaki eksikliği tamamlar.” [63]

           İmâmet semâsının parlak güneşi İmâm Cafer Sâdık’a @ soruldu ki; “Bir kimsenin Ramazanın son günü güneş battıktan sonra evine misâfir gelse ve onların bakımı ev sâhibine âit olsa, o misâfirin fıtrasını vermek ev sâhibinin üzerine farz mıdır?” İmâm @ buyurdular; “Evet, o gün kadın, erkek, küçük, büyük, hür, köle, her kim evde ise onun fıtrasını vermek ev sâhibine düşen bir farzdır.” [64]

           Altıncı hak İmâm, İmâm Cafer Sâdık’a @ soruldu; “Muhtaç durumda olan, kendisinin zekât vermesi farz olmayan kimseye fıtra zekâtı vermesi gerekir mi?” İmâm buyurdular; “Hayır gerekmez, zekât vermesi farz olmayan kimseye fıtra zekâtı vermek de farz değildir.” [65]


"Îmân ve sâlih amel kanatlarını kullanmayanlar, Cennet diyârına yol alamazlar."

            

             İ’TİKÂF

           İ’tikâf; kelime anlamı itibâriyle, beklemek, bir şeye devâm etmek manalarına gelir. Dînî bir kavram olarak da; bir mescitte belli şartlar dahilinde Allâh’a yakınlık kastı ve ibâdet amacıyla kişinin kendini alıkoyması demektir.

           İtikâf; Peygamberler Sultanı sevgili Ahmed’imizin @ ve O’ nun hak vârislerinin @, Evliyâullâhın @ Ramazân-ı Şerîfin son on gününde sıkça yaptıkları bir amel olup, Ümmet-i Muhammed’e bu amel ısrarla tavsiye edilmiştir.

           İtikâf; kişinin gözden ve dünyevî meşgalelerden uzakta, geçici olan hırs, arzu ve isteklerden azâde bir şekilde, Rabb’i ile baş başa kaldığı kendi nefsini ve yaptıklarını hesâba çekmek için yalnızlığı ve tefekkür edecek ortamı seçtiği bir yoldur.

           Allâh yolunun sâliki, Rızây-ı ilâhînin tâlibi, Hak âşığı kimseler bir nevi mikro itikâf denilebilecek şekilde her günün belli bir zamanını sessiz, sâkin, her şeyden uzak, yalnız O (c.c.)’nunla beraber olduğu tefekkür ve tezekkür ile tenvîr edildiği Tarîkat-ı Muhammediye’ye uyduğu gibi, yıllık olarak da bu amelleri daha geniş manada Ramazân-ı Şerîf içerisinde icrâ etmeli, nefsini hesaba çekerek tezkiye etmelidir.

           Resûlullâh @ efendimiz de bir nevî itikâf sayılacak ameli henüz nübüvvet görevi ile görevlendirilmediği dönemde dahi, Nûr dağındaki Hıra mağarasına giderek orada îfâ ediyordu.

             İ’TİKÂFIN KISIMLARI

           İ’tikâf iki kısma ayrılır:

           1 -Vâcip olan itikâf: Nezir (adama) ve benzeri şekillerle kişinin kendi kendine belli zaman ve şartlar dâhilinde gerekli kıldığı itikâf.
           2 -Sünnet (mendûb) itikâf: Kişinin gönlünden gelerek yapmaya niyetlendiği ve yılın her zaman diliminde yerine getirebileceği itikâftır. Bu itikâfın özellikle Ramazan ayının son on günü içerisinde olması önemle tavsiye edilmiştir.

             İ’TİKÂFIN ŞARTLARI

           İtikâfın geçerli olabilmesi için bazı şartlar gerekir ki, bunlar;

           ● İtikâfa giren kimsenin aklı başında ve cünüplük gibi hallerden uzak olması gerekir.
           ● Vâcip itikâf ise vâcibe, sünnet itikâf ise sünnet itikâf yaptığına niyet edilmelidir.
           ● İtikâf süresince oruçlu olunmalıdır.
           ● İtikâf; en azından şehrin âdil bir İmâmın İmâmetinde cemaat-Cuma namazı kılınan büyük câmisinde yapılmalıdır. Mahalle, köy ve çarşıdaki sıradan mescitlerde itikâf geçersizdir.
           ● İtikâf mahallinden dışarı zorunlu haller dışında çıkılmamalıdır.
           ● Eğer hakları çiğnenecekse, kadın kocasından, çocuklar da ana-babalarından izinsiz itikâfa giremezler.

             İTİKÂFTA BULUNANA HARÂM OLAN AMELLER

           1-Karı-kocanın cimâ, şehvetle öpme ve dokunma gibi yollarla birbirlerinden faydalanmaları. (Gece ve gündüz) Ki Allâh bu konuda şöyle buyuruyor; “...Mescitlerde ibâdete çekilmiş iken (itikâf halinde) kadınlara yaklaşmayın...” [Bakara (2): 187]
           2-Kendi kendine oynamak sûretiyle meni getirmek. (İstimnâ, masturbasyon..)
           3-Lezzet almak amacıyla çiçek, güzel kokular vs. koklamak.
           4-Ticârî amaçlı her türlü alış-veriş yapmak.
           5-Dînî veya dünyevî hususlarda çekişmek ve mücâdele etmek [66]

             İ’TİKÂF İLE İLGİLİ Ehli BEYT’TEN NURDAN DAMLALAR

           Hz. İmâm Sâdık’ın @ naklettiğine göre; “Resûlullâh @ efendimiz önce Ramazan ayının ilk onunda itikâfa girdi, sonra Ramazanın ikinci onunda itikâf yaptı, sonra da Ramazân-ı Şerîfin son on gününde itikâfa girdi. Ve en sonunda bu şekilde Ramazân-ı Şerîfin son on gününde itikâf yapmaya devâm etti.” [67]

           Kutbu’l Azam İmâm Cafer Sâdık @ buyurdu; “Oruçsuz itikâf olmaz.” [68]

           Yine Hz. Cafer Sâdık’ a @ soruldu; “Bir kimse itikâfta iken eşi ile ilişkiye girse ne lazım gelir?” İmâm @ buyurdular; “Ramazân-ı Şerîfin gecesinde ise bir keffâret, gündüzünde ise iki keffâret gerekir.” [69]

 

"Muhammed’e uy, Ali olasın! Ali gibi yaşa ki, Alevî kalasın!"

 


           [1] El-Kunduzi El-Hanefî: Yenâbîul Meveddet: sh: 30, 370, İbn-i Hacer: Savâikul Muhrika: sh: 184, 234, Suyûti: Tarihul Hulefâ, Taberânî: Mu’cemüs Sağîr, Müstedrekül Hâkim: c: 2 sh: 343, c: 3 sh: 150, Allâme Şerafeddin: El-Müracaat: sh: 23-25... vb.
           
[2] Furû-u Kâfî: c: 4 sh: 187
           
[3] Ramazan orucunun farz olduğu ili ilgili bakınız: Ehli Beyt yolu hadis kaynaklarının oruç bölümleri, Haydar Kaya: Bektâşî ilmihâli: sh: 49-50, Nazmi Nizami Sakallıoğlu (prof 1400): Ehli Beyt ilmihâli: sh: 184-190, Bedri Noyan: Bektaşilik, Alevîlik nedir?: sh: 131, Şirali Bayat: Caferî fıkhında namaz ve oruç: sh: 103-113, A. Sabri Hamedani: İmâm Cafer Sâdık buyrukları: sh: 114-115, Kâşiful Ğıtâ: Caferî mezhebi ve esasları: sh: 69
           
[4] Orucun çeşitleri ile ilgili bakınız: Furû-u Kâfî: c: 4 sh: 83, 86, Men lâ yahduruhul fakîh: c: 2 sh: 46-47
           
[5] Furû-u Kâfî: c: 4 sh: 66, Men lâ yahduruhul fakîh: c: 2 sh: 58-59, Vesâilü’ş Şîa: c: 7 sh: 226
           
[6] Furû-u Kâfî: c: 4 sh: 65-66, Men lâ yahduruhul fakîh: c: 2 sh: 61
           
[7] Furû-u Kâfî: c:4 sh: 78-79, Men lâ yahduruhul fakîh: c: 2 sh: 110-111, İstibsâr: c: 2 sh: 65-72. Otuz günden az olmazdan maksat; Yani 29 gün de olsa eksik sevap verilmez, Allâh katında otuz gün olarak kabul edilir.
           
[8] Usûl-u Kâfî:c: 3 sh: 29, 51, Furû-u Kâfî: c: 4 sh: 62, Men lâ yahduruhul fakîh: c: 2 sh: 44
           
[9] Furû-u Kâfî: c: 4 sh: 63, Men lâ yahduruhul fakîh: c: 2 sh: 44
           
[10] Furû-u Kâfî: c: 4 sh: 64
           
[11] Furû-u Kâfî: c: 4 sh: 65, Men lâ yahduruhul fakîh: c: 2 sh: 44-45, Vesâilüş Şîa: c: 7 sh: 290, Bıhârul Envâr: c: 96: sh: 251
           
[12] Bıhârul Envâr: c: 96: sh: 386
           
[13] Men lâ yahduruhul fakîh: c: 2 sh: 78, Bıhârul Envâr: c: 96: sh: 372, Vesâilüş Şîa: c: 7 sh: 181
           
[14] Bıhârul Envâr: c: 96: sh: 346
           
[15] Baki Öz: Alevîlikle ilgili Osmanlı belgeleri, Osmanlı’da Alevî ayaklanmaları, Öz kaynaklarına göre Alevîlik, Rızâ Zelyut: Osmanlı’da karşı düşünce ve idam edilenler, Sadık Eral: Anadolu’da Alevî katliamları, Cemal Şener: Alevîlik olayı, Doğan Avcıoğlu: Türklerin tarihi: c: 1... vb kaynakların ilgili bölümlerine bakınız.
           
[16] Tuhaful Ukûl (tercm): sh: 603
           
[17] Men lâ yahduruhul fakîh: c: 2 sh: 43
           
[18] Bıhârul Envâr: c: 96 sh: 370, Vesâilüş Şîa: c: 4 sh: 4
           
[19] Bıhârul Envâr: c: 96 sh: 225
           
[20] Furû-u Kâfî: c: 4 sh: 63, Men lâ yahduruhul fakîh: c: 2 sh: 45
           
[21] Buhârî: c: 8 sh: 185, Tevbe Sûresinin 6. Âyetinin tefsîrinde belirtilmektedir. Bakınız: El-Mîzân, Mecmaul Beyân, Et-Tıbyân, Tefsîr-i Numûne, Hak dîni Kur’ân dili, Tefhîmül Kur’ân...vb.
           
[22] Buradaki kastımız yalnızca sözlerin muhatabı olan zalimler ve onların yaptıklarını onaylayanlardır. Mesele Sünnî-Alevî kavgaları değil, bu temiz kavramları kendi siyâsî çıkarları uğrunda kullanarak düşmanlıkları körüklemiş, zulmetmiş olan iktidar sâhipleri ile onların yardakçıları durumunda ki satılmış saray mollaları din! âlimleridir.
           
[23] Zü’n Nûreyn: İki nûr sahibi demektir ki, bu nurlar; İmâm Hasan ile İmâm Hüseyin @’dir.
           
[24] İstibsâr: c: 2 sh: 134
           
[25] İstibsâr: c: 2 sh: 134, Vesâilüş Şîa: c: 7 sh: 337
           
[26] Furû-u Kâfî: c: 4 sh: 146, İstibsâr: c: 2 sh: 134
           
[27] Furû-u Kâfî: c: 4 sh: 86, Men lâ yahduruhul fakîh: c: 2 sh: 48, Tehzîb: c: 1 sh: 435
           
[28] Vesâilüş Şîa: c: 4 sh: 320
           
[29] Furû-u Kâfî: c: 4 sh: 146, Tehzîb: c: 1 sh: 437, İstibsâr: c: 2 sh: 135
           
[30] Furû-u Kâfî: c: 4 sh: 147, Tehzîb: c: 1 sh: 437, İstibsâr: c: 2 sh: 135
           
[31] Furû-u Kâfî: c: 4 sh: 147
           
[32] Furû-u Kâfî: c: 4 sh: 81, 82, Men lâ yahduruhul fakîh: c: 2 sh: 79, 80
           
[33] Furû-u Kâfî: c: 4 sh: 68, Men lâ yahduruhul fakîh: c: 2 sh: 85
           
[34] Furû-u Kâfî: c: 4 sh: 77, Men lâ yahduruhul fakîh: c: 2 sh: 76-77
           
[35] Furû-u Kâfî: c: 4 sh: 88-89, Men lâ yahduruhul fakîh: c: 2 sh: 67-68
           
[36] Furû-u Kâfî: c: 4 sh: 88, Men lâ yahduruhul fakîh: c: 2 sh: 68
           
[37] Furû-u Kâfî: c: 4 sh: 88, Men lâ yahduruhul fakîh: c: 2 sh: 67-68
           
[38] Furû-u Kâfî: c: 4 sh: 95, Men lâ yahduruhul fakîh: c: 2 sh: 86
           
[39] Furû-u Kâfî: c:4 sh: 135
           
[40] Men lâ yahduruhul fakîh: c: 2 sh 76, İstibsâr: c: 2 sh: 123
           
[41] Men lâ yahduruhul fakîh: c: 2 sh: 82
           
[42] Furû-u Kâfî: c: 4 sh: 118, Men lâ yahduruhul fakîh: c: 2 sh: 83, İstibsâr: c: 2 sh: 114
           
[43] Furû-u Kâfî: c: 4 sh: 153
           
[44] Günümüzde fıkhî anlamda bir kölelik bulunmadığından, köle âzâd etme hükmünün genelde pratiği yoktur.
           
[45] Geleneksel fıkıhta bu miktarda bir ölçü konulmuşsa da, en güzeli kendisiyle bir öğün yemek yenilecek tutarda buğday ve benzeri şeyleri ya da tutarını fakire vermektir.
           
[46] Furû-u Kâfî: c: 4 sh: 101, Men lâ yahduruhul fakîh: c: 2 sh: 74
           
[47] Furû-u Kâfî: c: 4 sh: 103, Men lâ yahduruhul fakîh: c: 2 sh: 73
           
[48] Furû-u Kâfî: c: 4 sh: 104, Men lâ yahduruhul fakîh: c: 2 sh: 71, Tehzîb: c: 1 sh: 428, İstibsâr: c: 2 sh: 82-83
           
[49] Furû-u Kâfî: c: 4 sh: 109, Men lâ yahduruhul fakîh: c: 2 sh: 67-67,70, İstibsâr: c: 2 sh: 90-91
           
[50] Furû-u Kâfî: c: 4 sh: 114, İstibsâr: c: 2 sh: 95
           
[51] Furû-u Kâfî: c: 4 sh: 117, Men lâ yahduruhul fakîh: c: 2 sh: 84-85
           
[52] Furû-u Kâfî: c: 4 sh: 120-121, Men lâ yahduruhul fakîh: c: 2 sh: 95, Tehzîb: c: 1 sh: 429, İstibsâr: c: 2 sh: 117
           
[53] Furû-u Kâfî: c: 4 sh: 123, Men lâ yahduruhul fakîh: c: 2 sh: 87
           
[54] Geniş bilgi için namaz bahsindeki seferilik ile ilgili bölüme bakınız.
           
[55] Furû-u Kâfî: c: 4 sh: 127, Men lâ yahduruhul fakîh: c: 2 sh: 90-91
           
[56] Furû-u Kâfî: c: 4 sh: 128, Men lâ yahduruhul fakîh: c: 2 sh: 93
           
[57] Ehli Beyt yolunda bilindiği anlamda bir terâvîh namazı yoktur. Herkes ferdî olarak Ramazan gecelerinde dilediği kadar nâfile ibâdet ederek gecelerini ihyâ etmeye çalışır. Furû-u Kâfî: c: 4 sh: 153
           
[58] Bütün o duâlar Ehli Beyt-i Resûlillâh’tan @ nakledilmiştir. Bu duâlar için, Mefâtîhu’l Cinân isimli gayet hacimli duâ kitâbından istifâde edilebilir. Ayrıca bakınız: Şeyh Abbas Kummî: Mübârek üç aylar(tercm).
           
[59] Îsâ Güneş: Ehli Beyt mektebi ve mübârek üç aylar, Şeyh Abbas Kummî: Mübârek üç aylar (tercm).
           
[60] Men lâ yahduruhul fakîh: c: 2 sh: 119, Tehzîb: c: 1 sh: 181, 379, İstibsâr: c: 1 sh: 343, Vesâilüş Şîa: c: 6 sh: 221
           
[61] Molla Câmi: Baharistan: sh: 64
           
[62] Furû-u Kâfî: c: 4 sh: 170-171, Men lâ yahduruhul fakîh: c: 2 sh: 118, İstibsâr: c: 2 sh: 45
           
[63] Men lâ yahduruhul fakîh: c: 2 sh: 119
           
[64] Men lâ yahduruhul fakîh: c: 2 sh: 116-118, Tehzîb: c: 1 sh: 369
           
[65] Tehzîb: c: 1 sh: 369, İstibsâr: c: 2 sh: 40-41
           
[66] Daha geniş bilgi için bakınız: Seyyid Rûhullâh (r.h): Tahrîrul Vesîle: c: 2 sh: 304-310, Allâme Hıllî: Şerâiul İslâm c: 1 sh: 192-196, Muhtasarun Nâfî: sh: 83-84, Seyyid Allâme Hoî: Minhâcü’s Sâlihîn, vb.
           
[67] Furû-u Kâfî: c: 4 sh: 175, Men lâ yahduruhul fakîh: c: 2 sh: 113
           
[68] Furû-u Kâfî: c: 4 sh: 176, Men lâ yahduruhul fakîh: c: 2 sh: 119
           
[69] Men lâ yahduruhul fakîh: c: 2 sh: 122-123

1