Neo-liberal tuzaklara sosyalist yanıt

Gaye Yılmaz’la küreselleşme üzerine tartışma

 

Gaye Yılmaz ve sözcüsü olduğu MAİ Karşıtı Çalışma Grubu gerçekten de küresel sermayenin çeşitli kurumlarının gizli anlaşmalarını ve uygulamalarını uzun süredir teşhir ederek olumlu ve önemli bir iş yapıyor.

Gaye Yılmaz’ın Umut Dergi isimli bir dergide “Geç bile kalındı” başlıklı bir söyleşisi yayınlandı. Gaye Yılmaz sorulara yanıt verirken oldukça geniş bir yelpazede tartışıyor.(1)

Küreselleşme mi emperyalizm mi?

Dergiden Gaye Yılmaz’a yönelen ilk soru şu: “Sol içinde küreselleşme kavramı yerine ‘emperyalizm’ ‘sermayenin uluslararasılaşması’ gibi kavramlarda ısrar edenler var. Bu kavram tartışmasına ilişkin neler söylenebilir?”

Soruyu soran, belli ki, küreselleşmenin, emperyalizm ya da sermayenin uluslararasılaşması kavramlarından daha kapsamlı olduğunu düşünüyor. Bu önemli düşüncelerini de Gaye Yılmaz’a doğrulatma çabası içinde.

Tek başına alındığında küreselleşme, sosyalistlerin karşı çıkacağı bir eğilim değil. Marks, Komünist Manifesto’da, “Burjuvazi, dünya pazarını sömürüsüyle, her ülkede üretim ve tüketime kozmopolitik (isteyen küresel diye okuyabilir-ŞK) bir nitelik verdi. Gericileri derin kedere boğarak, sanayinin ayakları altından, üzerinde durmakta olduğu ulusal temeli çekip aldı….Eski yerel-ulusal yalıtımın ve kendine yeterliğin yerini, ulusların çok yönlü karşılıklı ilişkileri, evrensel karşılıklı bağımlılığı alıyor.”(2) derken, küreselleşmeye değil, burjuvazinin kendisine benzettiği küreselleşmeye keskin bir eleştiri yöneltiyor. Genç anti kapitalist hareket küreselleşmeye değil, sermayenin küreselleşmesine karşı çıkıyor.

Küreselleşme, olmuş bitmiş bir gerçek değil, bir ideoloji. Neo- liberal politikalara karşı işçi muhalefetini çaresiz bırakmak için geliştirilen ve sadece dev tekellerin patronlarının ihtiyaçlarına hizmet eden bir ideoloji üstelik. Neo-liberalizmin tüm devletin küçültülmesi ve bireysel özgürlük çığlıkları altında, dev şirketlerin sömürü özgürlüğünü biraz olsun denetleyen tüm kurum, yasa ve örgütlenmelerin ortadan kaldırılması arzusu yatıyor.

Küreselleşme ideolojisi ise, artık sınıflar mücadelesinin, ulusal sorunların, ulus devletlerin, kimlik bölünmüşlüklerinin öneminin kalmadığı ve bilgi ve teknoloji alanındaki devrimlerle birlikte insanlığın gezegen çapında mutluluğu yakaladığı bir dönemin, halihazırda geri dönüşü olmayan bir biçimde kurulduğunu savunuyordu. Küreselleşme teorileri, neo liberal saldırılara direnci kırmak, öncü işçileri, sosyalistleri ve sendikacıları çaresiz ilan etmek için üretilen bir ideoloji işlevi gördü.

Gaye Yılmaz ise bu zorlanmış soruya şu yanıtı veriyor: “Emperyalizmin ve anti emperyalizmin bugünkü durumu açıklayamadığını düşünüyorum. Çünkü hep aklıma 60’lı-70’li yılların söylemleri ve karşıtlıkları geliyor. Bu kavramlarda mutlaka ‘ulusal’ boyutlar var. Emperyalizmden bahsedilirken belli, büyük güce sahip ulus devletlerin gelişmekte olan ya da az gelişmiş devletler üzerindeki hegemonyası anlaşılıyordu. Sermaye lafı kullanılmıyor, devletlerin hegemonyasından bahsediliyordu. Karşısında oluşan hareketler de emperyalist devletlerin hegemonyasına karşı bağımsızlıkçı ulusal hareketlerdi. Dolayısıyla bugün kapitalizmin devlet paravanına ihtiyacı kalmadığı, ABD’nin bile bağımsız devlet yapısıyla karar alamadığına tanık olduğumuz bir dönemdeyiz.”

Emperyalizm, küreselleşme ve ulusalcılık

Avusturyalı marksist Rudolf Hilferding, Rosa Luksemburg, Buharin ve Lenin’in emperyalizm üzerine yaptıkları çalışmalar, özellikle Lenin’in emperyalizmin dünya çapında politik dengelerde ve hiyerarşide yarattığı radikal değişiklikleri açıklarken sergilediği yaklaşım, bugün küresel çapta yaşanan ekonomik, siyasi ve askeri rekabetleri, savaşlar ve devrimleri berrak bir biçimde kavramamız için çok önemli birer anahtardır.

Kapitalizmin bu evresinde, sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması tekelci özel sermaye ile devletin entegre olmasını hızlandırır. Bu dev şirketler, devletlerin koruyuculuğunda, küresel düzeyde pazar, yatırım ve hammadde için şiddetli bir rekabete girerler. Sermayeler arası rekabet, emperyalizmle birlikte küresel çapta bir askeri rekabet biçimini alır.(3)

Emperyalizm savaşın kendisinin sanayileşmesidir. Dev şirketlerin dünya çapındaki ekonomik rekabeti, devletlerin askeri gücüyle tayin edilmek zorunda. Burada kapitalizmin eşitsiz ve bileşik gelişimi yasası devreye girer. Sermaye sınıfı, devlete, sermayesinin para ve mal devrelerinin dolaşımını garanti altına almak için ihtiyaç duyar. Devlet, bu ihtiyacı karşılayan askeri, siyasi ve ideolojik bir kurumdur. Eşitsiz ve bileşik gelişim bazı sermaye gruplarını daha hızlı merkezileştirdi ve yoğunlaştırdı. Dünya pazarlarının talan edilmesi ve en az bunun kadar önemli olan küresel çapta para ve mal dolaşımının, yani sermayenin üretim ve yeniden üretiminin garanti altına alınmasının aracı ise, emperyalist hegemonyadır, kısacası emperyalist devlet ya da devletlerdir.

Önceki ABD başkanı Bill Clinton, NATO Sırbistan’ı bombalamadan birkaç gün önce şu demeci verdi: “Bütün dünyaya satış yapma yeteneğimiz de dahil olmak üzere güçlü bir ekonomik ilişkiye sahip olacaksak, bunu anahtarı Avrupa olacaktır”.(4) Arkasından Sırbistan bombalanmaya başlandı.

Emperyalizm, tekelci kapitalizm aşamasında, küresel kapitalist ekonomik ve politik sistemin, hiyerarşik bir devletler sistemi içerisinde yeniden üretiminin düzenlenmesidir.(5) Lenin bu rekabet ve sömürge savaşlarının, emperyalizme karşı ulusal isyanları yaratacağını ve bu isyanların tüm milli karakterine rağmen, emperyalizme vuracağı darbenin, kapitalizm içinde işçi sınıfının sosyal devrimlerinin içinden akacağı çatlakları yaratacak olduğunu gördü. Bu yüzden şu meşhur sözleri söyledi: “Bütün sömürgeler ve Avrupa’daki küçük milletlerin başkaldırıları olmadan; bütün önyargılarıyla küçük burjuvazinin bir bölümünün devrimci patlamaları olmadan; politik olarak bilinçsiz proletarya ve yarı proletaryanın ulusal sömürüye ve toprak ağalarına, kiliseye ve monarşinin egemenliğine karşı hareketi olmadan bir sosyal devrim gerçekleşeceğini düşünenler sosyal devrimi yadsımaktadırlar”.

Küresel sermaye sadece IMF, Dünya Bankası ve DT֒den ibaret değil yanında NATO  ve Amerikan ordusu olmadan DTÖ içi boş bir balondan başka bir şey olmazdı. Günümüzde ulus devletlerin askeri güçlerine yaslanan küresel sistem emperyalisttir ve emperyalizm teorisi küresel sermayenin tüm hegemonya kurumlarını kavramamız için bu yüzden güçlü bir perspektif sunar.

Ulus devlet sizlere ömür mü?

Ulus devletlerin miadını doldurduğu fikri, en etkili neo liberal tuzaklardan birisi. Gaye Yılmaz bu tuzağa düşmüş ne yazık ki: “Dolayısıyla bugün kapitalizmin devlet paravanına ihtiyacı kalmadığı, ABD’nin bile bağımsız devlet yapısıyla karar alamadığına tanık olduğumuz bir dönemdeyiz.” Dünya ekonomisinin yeni bir küresel evreye ulaştığı ve bu aşamada hükümetler ve işçi sınıfının iktidarsız kaldığı fikri, yirmi yıllık bir serbest piyasa yalanıdır. Bu yalana göre çokuluslu şirketler, böylece sermayelerini emeğin ucuz olduğu yerlere gönüllerince taşıyarak ulusal devletlerin ve işçi mücadelelerinin denetiminden tümüyle kurtulabilirler. Üstelik sermayeyi emeğin ucuz olduğu yere gönlünce taşıma yeteneği, işçilerin mücadelelerini zaten işsizlik baskısıyla boşa çıkartır. Bu ise işçilere “boşuna mücadele etme” demenin başka bir yöntemidir.

Ama kapitalizmin tarihi ve somut durumu başka bir manzara sunuyor:

1. Çokuluslu şirketler etrafında anlatılanlar tam bir efsane. Fortune dergisine göre dünyanın en büyük 100 şirket listesinde 40 şirket satışlarının yarısını veya daha fazlasını yabancı ülkelerde gerçekleştiriyor. Sadece 18 tanesinin öz varlığının yarıdan fazlası yurtdışında bulunuyor.

2. Çokuluslu şirketler büyük kapitalist bloklar arasında ekonomik faaliyette bulunuyor. İngiltere’nin 1990’ların başlarında yurtdışındaki toplam doğrudan yatırımlarının yarısı Amerika’da, yüzde 27’si Batı Avrupa’da bulunuyordu. Dünyadaki sınırötesi toplam yatırımlarının dörtte üçü Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya’da toplanıyor. Amerikan ve Japon çokuluslu şirketlerinin öz varlıkları aslen yurtiçinde. Örneğin Avrupa’da 200 büyük şirketin yöneticileri arasında yapılan araştırmada, gelecek beş yıl içinde toplam üretimlerinin yüzde 93’ünü Avrupa’da gerçekleştirmeyi, girdilerinin yüzde 80’ini Avrupalı kaynaklardan almayı ve üretimlerinin yüzde 83’ünü Avrupalı müşterilere satmayı planlıyorlar.

Ulus devletler ve çokuluslu şirketler ilişkisinin anlatılışında da benzer gerçeklerle karşılaşmak mümkün:

1. Çokuluslu şirketlerin çoğu yaptıkları üretimin çoğunu bir devletin veya en azından bir devletle yakın komşularının sınırları içinde yoğunlaştırmayı sürdürüyor.

2. Her hangi bir çokuluslu şirketin başka ülkelerde yaptığı yatırımlar, o çokuluslu şirketin koruyuculuğunu yapan ulus devletin nüfuzu altındaki bölgeler oluyor. Alman sermayesi Doğu Almanya’ya, Fransız sermayesi Afrika’ya, Amerikan sermayesi Latin Amerika’ya ve Japon sermayesi ise Pasifik ülkelerine yatırım yapıyor.

3. Bir çok kilit şirketin kurulması ve yaşatılması doğrudan devlet müdahalesiyle gerçekleşiyor.

Yine Fortune dergisinin bir araştırmasına göre 1993 yılına gelindiğinde, en büyük 100 şirketten 20’si, 1993’ten önceki 15 yıl içinde kendi hükümetleri tarafından kurtarılmış olmasalardı batacaklardı. Bunlar arasında ünlü Chrysler, McDonneld Douglas ve Volkswagen da bulunuyor. 11 Eylül’den sonra Amerikan Boeing şirketini Çin devletinin yaptığı uçak alımları, İsviçre Swissair havayolu şirketini ise devletin yaptığı yardımlar kurtardı. Güney Kore işçilerinin direniş kalelerinde Daewoo’yu da 1987’de kurtaran Güney Kore devleti olmuştu.

4. En büyük 100 şirketin 23’ü Orta Doğu’da faaliyet gösteren petrol sanayii şirketleri. Bu şirketlerin devlet korumasıyla ne kadar içli dışlı olduklarını ise vurgulamak bile yersiz.(6)

1988’de İngiltere Savunma Bakanlığı, “Şirketlerin milliyeti giderek anlamsız hale geliyor” diyordu. Bu mesnetsiz iddiayı sosyalistlerden de duymak şaşırtıcı oluyor. Egemen sınıf sözcüleri, bu fikirleri, artık bu sistemde reformlar kazanmak için dahi mücadele etmenin anlamsız olduğu ve işçi sınıfının bağımsız sermaye hareketleri karşısında hiçbir hak kazanmalarının olanaklı olmadığını kafamıza kazımak için yaygınlaştırıyorlar. Sermaye, işçilerin mücadelesinden sıkıldığında, hemen mücadele düzeyinin düşük olduğu başka bir ülkeye kaçabilme yeteneğine sahip değil.

Üstelik, sermayenin küresel düzeyde hareketliliği, işçi sınıfının gücünü zayıflatmaz; tersine, bir çok örnekte olduğu gibi (ABD’de General Motors, İngiltere’de Ford ve Güney Kore’de Daewoo direnişlerinde olduğu gibi) sayıca daha az olan işçilerin mücadelesi sermayenin döngüsünü daha geniş bir alanda felce uğratabilir. İşçilerin 1980’li yıllarda arka arkaya aldığı mağlubiyetlerin nedeni ise sermayenin küreselleşmesinin üretim birimlerini “esnekleştirip” işçi sınıfını güçsüzleştirmesi değil, küreselleşme ideolojisinin bombardımanıyla kafaları karmakarışık olan sendika önderliklerinin korkaklığı, cesaretsizliği ya da kazanmayı sağlayacak bir perspektiften yoksun oluşlarıdır.

Savaş sonrası kapitalizm, kötü gizli anlaşmalar ve Batı işçi sınıfı

İkinci Dünya Savaşı sonrası bir dünya panoraması çizerken, Gaye Yılmaz’ın stalinizmi sosyalizmin bir versiyonu olarak gören en temel yanılgısı belirginleşiyor. Ona göre İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sosyalizmin siyasi haritası genişlemiş ve bir aşamada Çin de sosyalizmi seçmiş. Sosyal devlet denilen savaş sonrası Avrupa’daki ekonomik ve siyasal gelişmeleri ise, “Sosyalist sistem karşısında öyle bir örnek yaratılmalı ve öyle bir düzen bulunmalıydı ki kapitalizm açısından hem kapitalist ülkelerde yaşayan halkların aklı sosyalizmde kalmayacak, hem de sosyalist düzende yaşayan insanların aklı Batı kapitalizminde kalacak. ‘Yaşasın sosyal devlet’ geçiş dönemi için idealdi” sözleriyle açıklıyor. Sosyal devlet güçlendirilirken neo liberal politikaların tohumlarının da atıldığı, “çok planlı bir süreç” tarif ediyor. Büyük şirketlerin gizli anlaşmalarını her kötülüğün kaynağı olarak gören yaklaşım, Gaye Yılmaz’da oldukça belirgin. Büyük şirketlerin kötülüklerini planladıkları gizli toplantı ve anlaşmalarını teşhir etmek kuşkusuz önemli ama kapitalizm bunlardan ibaret değil. İkinci Dünya Savaşı sonrası genişleyen siyasal harita sosyalizme değil, devlet kapitalizmine ait. Batı kapitalizmi, sosyalizmden korktuğu için değil, SSCB etrafında genişleyen başka bir emperyalist gücün dünya hegemonyasını dizginlemek için, İkinci Dünya Savaşı sonrası ekonomik ve siyasi-askeri düzeylerde müthiş bir merkezileşme yaşadı. ABD ve SSCB’nin Soğuk Savaş döneminde Avrupa’yı aralarında paylaştıkları dönemde geri kalan ülkeler bu iki süper güçten birisinden yana tavır almak zorundaydılar.

Askeri rekabet çelişik bir biçimde sistemin dengede gitmesini sağlarken, karşılıklı sürekli silahlanma ekonomisi kapitalizmin tarihinde benzersiz bir ekonomik gelişmeye neden oldu. Silahlanma harcamalarının yüksek düzeyi, savaş sonrası talebi artırarak yüksek istihdamın sağlanmasında çok önemli bir işlev gördü. Devletin üretken sanayinin tüm sektörlerinde doğrudan hakimiyeti ve ekonominin çok önemli kesimlerinin askeri rekabetin ihtiyaçlarına bağımlılığı, devlet yönetiminin piyasanın işleyiş mekanizmalarına geçici de olsa hakimiyeti, krizlerin ertelenmesini sağladı.

Egemen sınıflar, krize yanıt olarak ulusal şirketleri bir araya getirip devlet bürokrasisini bunların organizatörleri olarak kullandılar. Böylece rakip sermayelere karşı, kaynaklarını devleti kullanıp harekete geçirerek direnebileceklerdi. Stalinizm, kapitalizmin rekabet basıncıyla ekonomiyi giderek devletleştirmek zorunda kaldığı aşamanın en yüksek biçiminin ideolojisidir. Devlet kapitalizmi, Rusya’da da askeri rekabetin ürünü olarak gelişti. Rusya’nın maden işçileri sabun bulamazken bir süre boyunca dünyanın ikinci büyük askeri gücü olması, dünya kapitalizminin kopmaz bir parçası olarak sermayenin birikim ihtiyaçlarına uymak zorunda kalan devlet kapitalisti bir sistem olmasıyla açıklanabilir.(7)

Batı işçi sınıfının 1945’ten sonra elde ettiği haklar da, Gaye Yılmaz’ın düşündüğü gibi(8) Avrupa işçi sınıfının fakir ülkelerin işçilerinin sömürüsünden nemalanması nedeniyle değil, yoğun sömürüye direnişiyle ve İkinci Dünya Savaşı sonrası devlet kapitalisti sürekli silahlanma ekonomisinin yarattığı ekonomik büyüme ortamınının yüksek istihdam düzeyinden kaynaklanır. Üstelik dünyada toplam yurtdışı yatırımının dörtte üçünün ABD, AB ve Japonya arasında olduğunu hatırlarsak ve 10 az gelişmiş ülkeye yapılan yatırımı (% 16.5) bir kenara bırakırsak, dünyanın geri kalanına yapılan yatırım toplam yatırımın % 8.5’i kadar. Batı işçi sınıfı buradan bir pay almıyor, zaten alınacak bir pay olduğu da söylenemez. Çokuluslu şirketler vasıfsız işgücü talebinde bulunmuyorlar. İşgücünün vasfı ise, ücreti belirliyor. Vasıf, gelişmiş bir sanayi, yüksek bir eğitim ve emeğin verimli kullanımını sağlayacak alt yapının organize edilmesi demek. Batı işçi sınıfı, bırakalım başka işçilerin alın terinden dolaylı ya da dolaysız nemalanmayı, emek güçleriyle yarattıkları değerin çok küçük bir kısmını alıyor. ABD’de işçi ücretleri, bu dönemde ABD ekonomisi büyümesine rağmen hala 1970’ler düzeyini yakalayabilmiş değil. Troçki’nin dediği gibi, “şimdiye kadar hiçbir iblis kendi isteğiyle pençelerini kesip atmamıştır”. İnsanlığın gördüğü en vahşi iblis olan kapitalizmi yok edebilmek ve anti kapitalist hareketin güçlenmesi için, kapitalizme karşı mücadele eden aktivistlerin tartıştığı sorunlara yanıt vermek zorundayız. Küreselleşmecilerin tuzaklarından kurtulmadan küresel sermayeye karşı mücadele başarılı olamaz.

• Şenol KARAKAŞ

Dipnotlar:

1 Umut Dergi, sayı 1, sf. 13, Güz 2001, Mart Matbaacılık, İstanbul. Bütün alıntılar aynı yerden yapıldı.

2 Komünist Manifesto, Marks-Engels, sf. 14-15, Sol Yayınları, Ankara 1998.

3 “Marksist emperyalizm teorisi” başlıklı makale, Alex Collinicos, çev. Yıldız Önen, 1994

4 Evrenin Efendileri kitabı içinde “NATO’nun Yugoslavya Saldırısının Euro-Atlantik Kökenleri” başlıklı makale, makale yazarı Peter Gowan, Derleyen Tarık Ali, OM Yayınevi, İstanbul 2001.

5 Sosyalist İşçi, sayı 6, sf. 26, Nisan 1993.

6 Bu bölümdeki bütün veriler için bkz. Küreselleşme ve Direniş kitabı içinde “Küreselleşme Tezlerinin Marksist Eleştirisi” başlıklı makale, Chris Harman, sf. 110-131, Z yayınları, Nisan 2001, İstanbu

7 Rusya’da Devlet Kapitalizmi, Tony Cliff, Metis yayınları, Nisan 1990, İstanbul.

8 Aynı yazıda. Ama gaye Yılmaz’ın bu konuda Batı işçi sınıfının Üçüncü Dünya işçilerinin sömürüsünden pay aldığı yönündeki fikirleri mahkum ettiği yazıları da var. Kapitalizmin Kaleleri-I, sf 58, Mayıs 2000.

 

• Sosyalist İşçi Anti Kapitalist Kadın Özgürlüğü • Troçkizm
• DSİP Tartışma Forumu
• IMF'ye Hayır! e-Grup