| ANA SAYFA | SON SAYI | ADRESLER | LİNKLER | ARŞİV |

>> Sayı 08 • Mart-Nisan 2002

 

 

ÖDP’de bölünme: Şimdi ne yapmalı?

Seçimlerin hemen ardından yaşanması gereken, hatta yaşanması zorunlu olan bir gelişme nihayet tamamlandı. Sosyalist Eylem Platformu (SEP) ve Maçka İnisiyatifi (son ÖDP Kongresi'ne Ekmek ve Gül Platformu olarak katılmıştı) yaptıkları basın toplantıları ile ÖDP'den ayrıldıklarını açıkladılar. ÖDP'de geriye kendisini "gerçek ÖDP" olarak tanımlayan Özgürlükçü Sosyalizm Platformu kaldı.

ÖDP'nin kuruluşundan beş yıl sonra bugün sosyalistler bu gelişmeyi değerlendirmek zorunda.

Sol basında çokça rastlanan eleştiri "kaçakların ve döneklerin partisinin dağıldığı" biçiminde. Elbette sorunu bu biçimde ele almak solun en büyük örgütlenmesinde toplanmış ve dolayısıyla solun en büyük kesimini oluşturan binlerce insanı fazla kolaycı bir biçimde "kaçak ve dönek" olarak tanımlamaktır. Birçok çevre ise "biz zaten demiştik" diye başlayan eleştirilere sahip. Açık ki, ÖDP'de kalan ve gidenler açısında en çok yaralayan eleştiri de bu "biz zaten demiştik" tutumu. Doğrusu, birçoklarının "biz zaten demiştik" diye başlayan eleştiriler yapma hakkı var. Ama böylesi bir eleştiri ileriye götürücü, sorunları çözücü değil. Şimdi ihtiyaç, Türkiye solunun dünyanın birçok başka yerinde de benzerleri yaşanan bu deneyinin neden çöktüğünü ve gelecekte nasıl adımlar atılması gerektiğini sakin bir biçimde tartışmaktır.

Teori tartışmayan parti

ÖDP'nin kuruluşunda dönemin özelliği olarak iki nokta öne çıkarılmaktaydı: Dünya çapındaki yeniden yapılanma ve ona bağlı olarak solun da dünya çapında yeniden yapılanması ve Türkiye'de sağın politik alanda egemenliğini hızla arttırması.

Aslında, yeniden yapılanmadan kastedilen 1989'da Doğu Bloku'nun, 1991'de de SSCB'nin çökmesi; Türkiye'de sağın yükselmesinden kastedilen ise o günlerdeki adıyla Refah Partisi'nin veya politik İslam'ın yükselişi idi. Bu iki saptama ÖDP'yi birlikte kuran ve bugün ayrı yerlere düşenlerin ortak görüşlerini oluşturmaktaydı.

ÖDP böylesi tespitlere dayanarak kurulmasına karşın teori tartışmayı özenle ve ısrarla reddetti, hatta teori tartışmayı yanlış bulduğunu bir erdem olarak açıkladı. Örneğin, ÖDP'nin kuruluşunda önemli bir rolü olan Ertuğrul Kürkçü ÖDP Kendini Anlatıyor adlı kitapta yayınlanan röportajında bunu şöyle ifade etti: "ÖDP daha çok politik-pratik bir süreç olarak yaşanıyor. Teorik süreçler, ÖDP'nin oluşumunda daha az önemli. Ama yine de, bütün bunların daha az önemli olduğuna ilişkin bir teori olmasaydı, bu da kolay kolay ortaya çıkmazdı (...) ÖDP'nin bugün yaslandığı bir çok teorik kabul , mesela teorinin çok öne çıkartılmamasına ilişkin teorik kabul ..."

Genel Başkan Ufuk Uras ise "Biz oturup da fikir kulübü kurmadık. Somut sorunlara acil somut çözümler için kurulduk. İnsanların ideolojik bakış açıları bizim için engelleyici değil. Önerilerimize yanıt veren herkese açığız" diyordu. O da övünerek ÖDP'nin teori tartışmayacağını anlatıyordu.

Doğrudur, bir kitle partisi teori tartışarak, teoride anlaşanları bir araya getirerek kurulmaz. Ancak, eğer dönemi dünyanın ve dünya solunun yeniden yapılanması olarak tanımlıyorsanız, nasıl bir sosyalizm sorusuna cevap aradığınızı ifade ediyorsanız, o zaman teori sorunlarını tartışmak kaçınılmazdır. Kaldı ki, hiçbir sol parti teori tartışmadan yoluna devam edemez, politik sorunlara cevap üretemez.

Sorunları görmezlikten gelme

Eğer 1989'da yıkılanın ne olduğu sorusuna devrimci bir cevap veremezseniz, büyük yığınları harekete geçirmek konusunda eliniz kolunuz bağlı kalır. Nitekim, kurulduğu günlerde büyükçe güçleri bir araya getiren ÖDP beş yıllık yaşamı boyunca büyük emekçi yığınlarını heyecanlandırmayı, onlara seslenmeyi başaramamıştır. Oysa, ÖDP'de bir araya gelen gruplar ve bireyler 1970'lerde ve öncesinde büyük emekçi yığınların gözünde önemli bir yere sahipti. Dev Yol, TKP, Kurtuluş v.s. Dün sahip olunan başarıya bugün sahip olunamamasının başlıca nedeni, 1989'da Doğu Bloku'nun yıkılması ve bu sorunun cevabının ÖDP saflarında aranmamasıdır. Kabaca, sorunu görmezlikten gelmekle sorunun altından kalkılacağı düşünülmüştür. Sonuç öyle olmadı.

Dünyanın yeniden şekillenmesinin diğer anlamı ise, Doğu Bloku'nun yıkılması ile birlikte iki bloklu dünyanın çok başlı yeni bir döneme girmesi oldu. Çok merkezlilik doğal olarak kendisini hegemonya mücadelesi olarak gösteriyor. Önce ABD ve müttefiklerinin Irak'a saldırısı, ardından NATO'nun Bosna ve Kosova'yı bahane ederek Sırbistan'a saldırması; son olarak da 11 Eylül'ün ardından Afganistan saldırısı hegemonya mücadelesinin son ayağıdır. Bu arada sayısız irili ufaklı müdahale ile yeni dünya düzeni kan ve barutla sağlanmaktadır.

Ne şiş yansın ne kebap

ÖDP bu gelişmeler karşısında da yanlış tutumlar almıştır. ABD ve İngiliz uçaklarının İncirlik'i kullanarak Irak'a saldırmalarının üzerine açılan "Ne Sam, Ne Saddam" kampanyası dönemin en genel özelliğinin kavranmadığının göstergesidir. ABD ile Irak'ın karşı karşıya geldiği bir çatışmada Irak ile ABD'yi aynı kefeye koyup ikisine birden karşı geldiğini ifade eden bir parti, bu durumda açıkça ABD emperyalizminden yana tutum almış olur. Yani emperyalizme destek vermiş olur. "Ne Sam Ne Saddam" tutumu ÖDP'yi böyle bir noktaya yuvarlamıştır. Açık ki, bu politik tutumun arkasında da teori tartışmama teorisinin büyük rolü vardır.

Teori tartışmama tutumu, öncelikle 1970'lerden gelen grupların işine yaramaktaydı. 1970'lerdeki tutumlarını Doğu Bloku'nun ne olduğu sorusuna cevap aramadan sürdürme olanağı kazandılar ve böylelikle kendilerini oldukları gibi korumayı başarabildiler. Beş yıl sonra ÖDP'ye giren bütün grupların eskiden oldukları gibi ÖDP'den çıkmaları bunun sonucudur.

ÖDP sadece gruplardan oluşmamaktaydı. Hiçbir gruba bağlı olmayanlar, bağımsızlar, eski gruplarından kopmuş, gerçekten kopmuş olanlar belki de en büyük grubu oluşturmaktaydı. Ne var ki, eğer ortada canlı bir tartışma ortamı olmazsa bu bağımsız unsurların kendilerini ifade etme olanakları yok olur ve sonuçta örgüt grupların mücadele alanına dönüşür. Nitekim, ÖDP'de yaşanan da bu oldu. Ayrışma sürecinde sesi en az duyulanlar, gelişmeleri en az etkileyenler bağımsızlar oldu. Her şey kendilerini oldukları gibi korumuş olan 1970'lerden gelen grupların mücadelesi ile belirlendi.

Son dönemde bugün ÖDP'de kalanlar gidenleri ve özellikle de Sosyalist Eylem Platformu'nu "mutaassıp solculuk"la suçlarken kendilerinin yeni bir sol anlayışa sahip olduklarını, yeni bir çalışma tarzına ve örgüt anlayışına sahip olduklarını ve dahası 1970'lerden kalma yapılara sahip olmadıklarını söylüyorlar. Ne var ki, ÖDP'de kalanlar eski Dev Yol grubu ve bir kısım eski TKP'lidir. Bu son haliyle ÖDP'nin yeni bir sol anlayışı temsil ettiğini söylemek de oldukça güç. Bu örgüt ilk ortaya çıktığından çok daha "mutaassıp" politikalara sahip. Örneğin, bugünlerde sürdürdüğü kampanyanın ismi "Çözüm ÖDP"dir.

Bir de "kendinden menkul" ve beğenilmeyen 1970'lerin liderliklerinin ÖDP içinde ortadan kalktığı iddiası var. Bu liderlikleri beğenmemek mümkün, ama bu politik bir beğenmeme olmak zorunda. Beş yıl sonra bütün bölünmelerin 1960'lardan kalan liderliklerin başını çektiği yapılar tarafından gerçekleştirilmesi bu iddianın ne denli yanlış olduğunu gösteriyor. Neden sonuç böyle olmuştur, neden on binlerce insanı bir araya getiren bir parti bölünürken gene en eski liderliklerin arkasından giden gruplar tarafından bölünmüştür? Bu sorunun da cevabını teorinin tartışılmamasında aramak gerekir.

"Ne Refahyol ne hazırol"

ÖDP'nin bugün ulaştığı sonucu asıl belirleyen nokta ise kuruluş günlerinin Türkiye'ye ilişkin tespitidir. "Türkiye sağa kaymaktadır!"

ÖDP'nin kurulduğu günlerde yükselen sağ güç politik İslam idi. Ülkücü faşizm dahil diğer sağ güçlerde bir yükselişten bahsetmek mümkün değildi. Dananın kuyruğunun koptuğu nokta da tam burası olmuştur.

Bugünkü tartışmalarda 28 Şubat haklı olarak ÖDP için bir dönüm noktası olarak verilmektedir. Ancak ÖDP bir bütün olarak, bütün kanatlarıyla 28 Şubat karşısında yanlış tutum almıştır. Ordunun politik İslama karşı verdiği muhtıraya karşı "Ne Refahyol Ne Hazırol" diye tutum alan ÖDP aynen "Ne Sam Ne Saddam" politikasında olduğu gibi ortada, tarafsız kalmaya çalışmış, ama sonuç olarak daha güçlü olandan, yani ordudan yana tutum almıştır.

28 Şubat darbesi politik İslamı hedef olarak gösterirken, işçi sınıfı hareketini de bölmüştür. Türk-İş açıkça, DİSK ve KESK dolaylı olarak muhtıraya destek vermiştir. Aynen ÖDP'nin de içinde olduğu solun çok büyük kesimleri gibi. Oysa 28 Şubat'ta ve onu izleyen dönemde tek ama tek doğru politika "Darbeye Hayır!" olmalıydı. Darbeye hayır demek işçi sınıfının, emekçilerin birliğini de korumak olacaktı. Darbeye hayır demek belki 12 Eylül darbesi ile de hesaplaşma sürecinin/mücadelesinin başlamasının yolunu açacaktı.

28 Şubat darbesi gerçekleştiğinde, Susurluk'un ardından Türkiye tarihinin en yığınsal eylemlilik süreci yaşanmaktaydı. Milyonlar giderek aktifleşen bir mücadele çizgisine girmekteydiler ve kabul etmek gerekir ki bu mücadelenin başlamasında önemli rolü olan ÖDP tüm tarihinin en olumlu işini yapmıştı. Ne var ki, "Ne Refahyol Ne Hazırol" çizgisi, "Saat 9" eylemlerinin gerilemesine, giderek Susurluk'u protesto etmekten politik İslamı protesto etmeye dönüşmesine yol açtı. Yani emekçiler bölündü ve doğal olarak hareket zayıfladı. Sonraki tüm süreç egemen sınıf açısından 28 Şubat kazanımının üzerine inşa olurken işçi ve emekçi sınıflar ve solun geniş kesimleri hep aynı hatayı tekrarlamaya devam ettiler. Bunun son örneği Afganistan savaşına karşı tutumdur. ÖDP merkezi savaşa karşı aydınlara imzalattığı bildiride ABD'ye de, Taliban'a da karşı olduğunu vurguladı ve bu yanlış politik tutum savaş karşıtı hareketi güçsüzleştirdi.

Faşist tehlikeyi görmeyenler

Yükselen sağı sadece politik İslam olarak tespit etmek ülkücü faşist tehdidi de görmeyi engelledi. Son Genel Seçimler bunun en iyi örneği. 28 Şubat'ın ardından yükselen şoven milliyetçilik orta sınıf tabanı politik İslam'dan koparıp alırken seçimlerde MHP büyük sıçrama yaptı. Doğrusu, Sosyalist İşçi gazetesi dışında bu gelişmeyi tespit eden hiçbir sol güç yok, ama ÖDP diğer yasal sol partilerle birlikte (İP, SİP ve EMEP) faşizmin yükseldiği günlerde parlamenter hayallere kapıldı. ÖDP Genel Başkan Yardımcısı Yıldırım Kaya CHP'nin MHP'ye kaptırdığı Belediyeleri (örneğin Kars Belediyesini) kazanacaklarını söyleyecek kadar ileri giderken, partinin o dönemdeki resmi gazetesi çeşitli bölgelerde MHP'lilerin nasıl ÖDP'ye katıldıklarını anlatmaktaydı. Gene aynı günlerde partinin ÖSP-Yeniden kanadı bayrak tartışmaları yaşamaktaydı. Bu kanat Kürt hareketine karşı tutum almakta ve Türk bayrakları ile yürünebileceğini ve asker cenazelerine katılmayı savunmaktaydı.

Seçim sonuçları MHP'nin, yani şoven Türk milliyetçiliğinin ne denli güçlendiğini gösterdi. Aralarında ÖDP de olmak üzere, Türk solu çeşitli biçimlerde Türk milliyetçiliğinin gelişmesine yardımcı oldu. "Ne Sam Ne Saddam", "Ne Refahyol Ne Hazırol" sloganlarının yanı sıra, "Bu memleket bizim" türü sloganlar ve bayrak tartışmaları Türk milliyetçiliğinin zaten hızlı olan tırmanışına mütevazi katkılarda bulundu.

ÖDP için fiilen ayrışma burada başladı. Seçimlere parti iki blok halinde girdi. HADEP'e karşı tutum bu ayrışmanın temelini oluşturmaktaydı ve bu açıdan olumlu, ancak yetersizdi. Asıl sorun ülkücü faşizme karşı nasıl tutum alınacağı olmalıydı. Partinin bütün kanatları bu sorunu göremedi.

Seçimlerde ÖDP'ye (OHAL'de HADEP'e) oy verilmesini savunan DSİP aynı zamanda faşist yükseliş karşısında birleşik bir cephe önermekteydi. Açık ki, birleşik bir mücadele bloğu tüm sol güçlerin yanı sıra, HADEP, ÖDP ve CHP'yi de içermeliydi. Eğer ÖDP bu doğrultuda aktif bir tutum alsaydı, sol blok Türkiye'nin en büyük siyasal gücü olarak seçimlerden çıkabilirdi. Her iki kanadı da sekterce davranan ÖDP'nin bu tarihi fırsatın kaçmasında rolü büyüktür.

Seçimlerden sonra, tabir yerindeyse, ÖDP'nin iki yakası bir araya gelmedi, iki buçuk yıllık bir iç mücadele sonucunda tasfiyeler, istifalar ve nihayet en az üçe bölünme. Bu son seçimlerde ortaya çıkmıştı. O günden bugüne süreci uzatmak sadece krize karşı daha güçlü bir mücadele verilmesinin, MHP'nin yükselişine karşı daha güçlü bir karşı çıkışın inşa edilmesinin önüne geçmiştir. Yani harekete zarar vermiştir. Üstelik bu süreç bütün taraflarca olabildiğine apolitik bir biçimde yaşanmıştır. Bölünme örgüt içi sorunların tartışılması ile gerçekleşmiştir. Politik ayrılıklar, biri hariç, öne çıkmamıştır ve zaman içinde o politik ayrılık da önemsiz, üzerinde durulmaz bir sorun haline gelmiştir.

ÖDP'nin içine girdiği bölünme süreci bu örgütün etkili olduğu KESK'in mücadelesine de yansıdı. KESK son iki yılını ÖDP'nin bölünmesinin sancıları ile geçirdi ve önemli ölçüde güç kaybetti. Bölünmüş hareket bir kez daha bölündü. Parti içi mücadelenin apolitik bir temelde sürmesi ise KESK içindeki mücadelenin de apolitik bir biçimde sürmesine yol açtı. Yani hareket bir kez daha zarar gördü.

'Çoğulculuk'

ÖDP'nin bütün kanatları için en önemli kavramlardan biri çoğulculuktur. Bugün çeşitli yapıların bu "çoğulculuk" kavramını farklı algıladıkları ortaya çıktı, ama gene de bölünmenin bütün ürünleri büyüyü çoğulculukta aramaktadır. Çoğulculuk kavramı adeta ÖDP'nin ve ona bulaşmışların marksizme katkısı durumunda!

Öncelikle belirtmek gerekir ki, ÖDP çoğulcu bir parti değildir. Çoğulcu parti, tartışan, çok fikrin birbiriyle mücadele ettiği partidir. Yukarıda anlatılmaya çalışıldığı gibi, ÖDP tartışmamış olan bir partidir. Teori sorunlarını tartışmadığı gibi, politik gelişmeleri de tartışmamıştır. Bu nedenle ÖDP'ye çoğulcu parti demek yanlıştır. Kaldı ki, çoğulculuk esas olarak mücadele içinde olur. Mücadelenin dışında, durağan koşullarda çoğulculuk olamaz. Olsa olsa hiziplerden bahsedilebilir, ki ÖDP'de olan budur. En baştan beri ÖDP çeşitli hiziplerin (grupların) yan yana durmayı 2-3 sene başardıkları, sonraki 2-3 sene ise başaramadıkları bir süreçtir. Dolayısıyla, bu açıdan da ÖDP çoğulcu olmayı başaramamıştır.

Gerçek çoğulculuk demokratik merkeziyetçiliktir. Tartışmada özgürlük, eylemde birlik. Devrimci parti demokratik merkeziyetçi olduğu için çoğulcudur. Çoğulculuk devrimci parti için zorunluluktur, çünkü sınıf hareketinden, mücadeleden öğrenmenin tek yolu mücadele içinde yer alan üyelerin tartışmasıdır.

İkameci mi, değil mi?

İşte bu noktada ÖDP'nin değinmek istediğim son olumsuz noktası ortaya çıkmaktadır. Kimi iddialara göre ÖDP ikameci değildir. Oysa ÖDP kendi eyleminden başka bir eyleme sahip çıkmamıştır. Bu nedenle ikamecidir. Maçka İnisiyatifi içinde yer alan Yurdaer Erkoca ÖDP'nin ikameci olmadığını söyledikten sonra uzun uzun ÖDP eylemlerini anlatmaktadır. İrili ufaklı ama Türkiye sınıf mücadelesinin boyutları göz önüne alındığında hemen hepsi küçük ve çok küçük olan bir dizi eylem. Bunlar ÖDP'nin bütün kanatlarının öğündükleri eylemlerdir. Partilerinin gücünün göstergesidir! Ama aynı zamanda ikameciliğin kanıtlarıdır.

Devrimci parti kendi eylemini değil, sınıfın eylemini güçlendirir. Bu şekilde bakıldığında ÖDP'nin beş yılı içinde sınıf hareketinin sayısız büyük mücadeleleri söz konusu. İkameci olmayan bir örgüt bütün güçlerini bu mücadelelerin örgütlenmesine harcar. Oysa iktidarı ve muhalefeti ile ve birleşik olduğu dönemlerde de ÖDP ve onun parçaları sadece kendi eylemlerine bakmışlar ve yığınsal sınıf eylemlerini örgütlerinin işçi-kamu çalışanı kesimlerinin işi olarak görmüşlerdir. Çok zaman küçücük DSİP bu işçi-kamu çalışanı mücadelelerine ÖDP'den daha fazla omuz vermiş, eylemlerin inşasında daha fazla yer almıştır.

ÖDP 30 bin üyesi olduğunu söyleyen bir partidir. Her bir kanadı sayılarını binlerle ifade eder. Ama hiçbir emekçi mücadelesinin örgütlenmesine bu binler seferber edilmemiştir. Oysa sosyalistler için, devrimciler için temel görev budur.

Bütün bunların sonucunda ÖDP başlangıçta harekete geçirdiği binlerce bağımsız solcuyu bezdirmiş, bu girişimi umutla karşılamış olan büyük çoğunluğu politika dışına itmiştir. Bu unsurları yeniden harekete geçirmek oldukça zor, belki de olanaksızdır. ÖDP, kamu emekçileri hareketi başta olmak üzere, genel olarak sol ve emekçi hareketinin bezginleşmesinde büyük bir rol oynamıştır.

Dünyadaki gelişmelere seyirci kalmıştır. Anti kapitalist hareket, çeşitli ülkelerdeki yığınsal işçi mücadeleleri ve hatta büyük çaplı ayaklanmalar ÖDP'yi etkilememiştir. ÖDP'liler dünya yıkılsa kendi partilerinin sorunlarından kafalarını kaldıramamışlardır.

Önümüzdeki koşullar

Şimdi Türkiye'de ve dünyada önemli koşullarla karşı karşıyayız. Bugün içinde yaşadığımız koşulları şöyle özetleyebiliriz:

1. Dünyada 1980'lerin yenilgi havasından çıkılıyor. Onlarca ülkede yığınsal grevler, genel grevler yaşanıyor. Henüz işçi sınıfının taarruzundan söz edemeyiz, ama açık ki yığınlarda artık yenilgi havası yok.

2. Sol ise hâlâ yenilgi havasından çıkabilmiş değil. Hâlâ 1980'lerin geri mücadele düzeyinin etkisi altında ve 1989'da çöken Doğu Avrupa karşısında devrimci bir eleştiriyi benimseyebilmiş değil. Bu nedenle yaşanan küresel gelişmeler karşısında da tamamen etkisiz durumda.

3. 1999 sonunda Seattle'da başlayan süreç işçi hareketinin yeniden yükselişi ile henüz birleşebilmiş değil. Ancak anti-kapitalist dalga bütün dünyada yeni bir solun oluşmasına yol açıyor. Yeni, stalinizmin etkisi altında olmayan, aşağıdan sosyalizm fikrine yakın, mücadeleci bir kuşak ortaya çıkıyor. Bu yeni kuşak bir yandan küresel sermayeye karşı militanca mücadele ederken, diğer yandan yoğun olarak tartışıyor. Nasıl kazanacağını saptamaya çalışıyor. Bir çok açıdan 1968'e çok benzeyen, fakat gene birçok açıdan 1968'den çok daha büyük ve etkin bir yeni dalga bu.

4. Arjantin'deki 19-20 Aralık ayaklanması dünyada devrim olasılığının gündemde olduğunu bir kez daha kanıtladı. Daha önce de Endonezya ve Sırbistan aynı şeyi gösterdi. Arjantin, IMF politikalarının nasıl isyana yol açtığını göstermesi açısından da büyük bir öneme sahip.

5. ABD'nin hegemonya savaşı Türkiye'nin kapısında. ABD her an Irak'a saldırabilir. Her an kendimizi Afganistan savaşı ile kıyaslanmayacak kadar büyük bir savaşın içinde bulabiliriz. Öte yandan, savaş karşıtı hareket dünyanın her yerinde hızla güç kazanıyor. Anti kapitalist hareket kendisini savaş karşıtı bir harekete ustaca dönüştürmeyi başardı.

ABD'nin hegemonya savaşı karşısındaki en büyük tehdit savaş karşıtı harekettir. Bütün dünyada ve Türkiye'de savaş karşıtları kazanabilir; yani savaşı durdurmak, ABD'yi geriletmek mümkün. Vietnam savaşında savaş karşıtlarının mücadelesinin yerini unutmamak gerekiyor.

6. Türkiye'de ise ülkücü faşist tehdit sürüyor. İktidarda olmaları, henüz karşılarında mücadeleci bir sol alternatif oluşamadığı için faşist hareketi fazla yıpratmıyor. Gelecek seçimlerde faşistler bir kez daha oy sıçraması yaşamasalar bile bugünkü oylarını korumayı başarabilirler ve bu sonuçla en büyük parti haline gelebilirler. Ülkücü faşist hareketin geriletilmesi için IMF programının mücadele ile çökertilmesi ve bu mücadelenin aynı zamanda bu hükümeti yıkan ve bileşenlerini altında bırakan bir mücadeleye dönüşmesi gerekir. Bunun için de faşizme karşı harekete geçirilebilecek tüm güçler bir araya getirilmelidir.

7. Büyük emekçi yığınlar IMF'ye, küresel sermaye politikalarına ve onların Türkiye'deki uygulayıcılarına büyük bir öfke duyuyorlar. Bu öfke geçtiğimiz dönemde 6-7 milyon emekçinin mücadele alanlarına çıkması ile kendisini ifade etti. Emekçiler, buldukları ilk fırsatta bu öfkelerini isyana dönüştürmeye hazır.

Bütün bunlar sosyalistler için görevleri netçe gösteri- yor. Gerekli olan mücadelenin örgütlenmesidir. Gerekli olan küçük güçlerin mücadeleci bir platformda yan yana getirilmesi ve yığınların mücadelesinin örgütlenmesi için seferberliktir.

Tek konulu, tek bir yere vuran, en geniş birliği amaçlayan bir ittifak anlayışı ile yan yana gelmek ve bu süreç içinde mücadele ederken bir yandan da tartışmak bugünün görevi. Biz, DSİP'te örgütlü sosyalistler böyle bir biraraya gelişe hazırız ve üzerimize düşeni yapacağız.

• Doğan TARKAN

 

• Sosyalist İşçi Anti Kapitalist Kadın Özgürlüğü • Troçkizm
• DSİP Tartışma Forumu
• IMF'ye Hayır! e-Grup