TÜRKİSTAN   RÜYASI

-Orta Asya'da  İslami  Geleneğin  İzleri-

 

[ Yeni Şafak Gazetesi - 1995 ]

 

* * *

 

SUNU

 

Yıllardır ilgi alanım içinde olan Orta Asya ve bütün Sovyet vatandaşı Türk halklarının tarihini derinden  etkileyen son dört yıl içindeki bilinen gelişmeler sonrasında Türkistan olarak adlandırdığımız eski Sovyet Cumhuriyetlerinden Özbekistan,Kazakistan ve Kırgızistan'a  birkaç kez gitme imkanı buldum.Son olarak Kazakistan'da kurulan Hoca Ahmed Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi öğretim görevlisi olarak bulunduğum dönemde bu ülkeler ve halkları konusunda daha derinlemesine gözlemlerde bulunabilme fırsatım oldu.Bu  yazı dizisinde ağırlıklı olarak Orta Asya Türk Cumhuriyetleri'ndeki halkın manevi hayatında büyük yeri olan İslam önderleri ekseninde dünkü ve bugünkü duruma ışık tutan konulara değinmek istiyorum.Bu diziye esas  olan gözlemlerimi büyük ölçüde daha sonra kitap haline getirmeyi düşündüğüm  ve tamamı Yesi(Türkistan) şehrinde bilgisayara kaydedilen "Türkistan Günlüğü"  notlarımdan derledim.Bu yazı dizisinde isimleri anıldığı takdirde değişik polemiklere yol açabilecek kişilerle ilgili hususları kişi adlarını vermeden ve şahsi sayılabilecek konulara girmeden  resmi görevleri ile ilgili olarak geçirdim.Yeni Şafak okurlarının Orta Asya Türk Cumhuriyetleri'ndeki manevi hayatın dinamiklerini daha iyi kavramasına yardımcı olacağına inandığım bu bilgileri dikkatlerinize  sunuyorum.

 

Dr.Hayati Bice  

 

* * *

 

                29 Ekim 1992'de Ankara'da toplanan  Türkiye-Türk Cumhuriyetleri Devlet Başkanları Zirvesi'nde Türkiye ile Kazakistan arasında imzalanan bir protokolle Kazakistan'ın sovyet döneminde Türkistan adı verilen tarihi Yesi şehrinde kurulmuş olan Ahmed Yesevi Üniversitesi'ne katkıda bulunması ve üniversitenin Türk-Kazak ortak üniversitesi haline getirilmesi kararlaştırılmıştı.

 

                Ahmed Yesevi Üniversitesi, Kazakistan'ın bağımsızlığının ilanının ardından Yesi şehrinde medfun bulunan büyük İslam mutasavvıfı Ahmed Yesevi  hazretlerinin hürmetine  Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbey(ev)'in 6 Haziran 1991 tarihli emri ile kurulmuştu.1993 yılı baharında o günlerin  Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Süleyman Demirel'in  Kazakistan'ı ziyareti sırasında Hoca Ahmed Yesevi Üniversitesi'nin "Türk-Kazak Ortak Üniversitesi" haline getirilmesine ilişkin anlaşma imzalandı.Üniversitenin adı bundan sonra Hoca Ahmed Yesevi Uluslarası Türk-Kazak Üniversitesi  olacaktı. Bu gelişmeleri gazetelerden takip ederken  bu üniversitenin Türkiye ile Türkistan arasındaki ilişkilerde tarihi bir misyon ifa edeceğini düşünüyordum.Özellikle üniversiteye adı verilen Ahmed Yesevi hazretleri ile ilgili araştırmaları bulunan, Kültür Bakanlığı tarafından yayınlanan "Hoca Ahmed Yesevi Türbesi" adlı eserin tercümesinden sonra  Yesevi hazretlerinin "hikmet" adı verilen şiirlerini biraraya getiren "Divan-ı Hikmet" adlı eserinde yer alan şiirleri Türkiye Türkçesi'ne aktarma nasibine nail olmuş bir kişi olarak bu üniversitenin kuruluşuna çok sevinmiştim.

 

                Divan-ı Hikmet,"Ahmed Yesevi Yılı" ilan edilen 1993 yılının son günlerinde Türkiye Diyanet Vakfı yayınları arasında çıkmıştı.Yayınevi tarafından  telif bedeline ilave olarak ile gönderilen elli adet kitabı dostlarım için imzalayıp armağan ederken  bir tanesini de esere bir sunuş yazmış olan ve Türkiye'de yıllardır Ahmed Yesevi misyonunu dile getiren  eski kültür bakanlarımızdan Namık Kemal Zeybek'e gönderdim.Kitabın ilk sayfasına  kısa bir takdim yazıp imzalamış ve kuruluşuna büyük emek verdiği ve ilk  "mütevelli heyeti başkanı"   olduğu Ahmed Yesevi Üniversitesi hakkındaki iyi niyet ve hayırlı olsun düşüncelerini ihtiva eden bir notu da kitabın arasına koymuştum.

 

                Ertesi hafta bir sabah çalan telefonumun diğer ucundaki Ahmed Yesevi Üniversitesi mütevelli heyeti başkanı, Divan-ı Hikmet ve notumun az önce eline ulaştığını,bunun üzerine hiç vakit geçirmeden beni aradığını söyleyerek teşekkür etti.Karşılıklı hal-hatır sorma faslından sonra sözlerine şöyle devam etti: " - Üniversitemizde  görev almayı düşünür müsün?..Ahmed Yesevi  hazretleri adına kurulan üniversitede senin de görev almanı istiyor. Bana hemen cevap ver..." Bu ani teklif  üzerine  biraz şaşırmakla beraber  " - Ahmed Yesevi adını taşıyan bir kurumda görev almak benim için bir şeref olur ancak..." sözlerimle böyle bir görevlendirme için hazır olduğumu bildirdim.

 

                Bu cevabım üzerine bir ay sonra Türkistan'a görevli olarak bir grubun gideceğini benim de bu gruba dahil edilmem için ilgili kişilere  talimat vereceğini belirterek işlemleri ile ilgili bilgilerin tarafıma iletileceğini belirtti.İşte hayatımın Türkistan'da geçecek yaklaşık altı aylık bir devresi bu telefon konuşması ile başladı.

 

                5 Haziran 1994 günü İstanbul'dan Taşkent uçağına bindiğimde  her biri  bir başka konuda inceleme yaparak üniversite mütevelli heyetine sunmakla görevlendirilmiş olan ekibin diğer üyeleri ile karşılaştım.Benim görevim üniversitenin medikososyal teşkilatlanması ile ilgili bir rapor hazırlamaktı.Uçak, beş saatlik bir uçuştan sonra Taşkent havaalanına indi.Üniversitenin yolladığı iki araca binerek Özbekistan-Kazakistan sınırına doğru yola koyulduk.Böylece 1992 yılındaki turdan sonra ikinci kez Yesi yollarına düşmüştüm.Taşkent-Çimkent-Yesi yolu bu defa sıcağın da  tesiriyle uzadı da uzadı.Nihayet aynı gün akşam üzeri Türkistan'da konaklayacağımız bakımsız bir bahçe içindeki bir kaç odalı bir misafirhaneye indik.

 

                Türkistan'da kaldığımız üç haftalık  süre içinde bir yandan resmi  görevlendirilmemin gerektirdiği  incelemeleri sürdürürken  bir yandan da  Orta Asya tarihi ve Ahmed Yesevi hakkındaki daha önceki çalışmalarıma katkıda bulunacak görüşme ve   araştırmalar yapıyordum.Bu araştırmalar arasında Hoca Ahmed Yesevi'nin soy kütüğü, Orta Asya'nın İslamlaşma sürecindeki kilt isim Horasan Ata ile ilgili bulgular gibi Türkiye'de ilk kez kez Yeni Şafak okurlarının haberdar olacağı hususlar yer almaktadır. Türkistan'da yaptığım gözlem ve araştırmalarımda tesbit ettiğim önemli hususları ve birçoğu Türkiye'de hiç bilinmeyen bu bilgileri  Hoca Ahmed Yesevi ile ilgili olanlardan başlamak üzere birkaç gün boyunca  sizlerle paylaşacağız.

                  

                HAZRET-İ TÜRKİSTAN : HOCA AHMED YESEVİ 

 

Yeseviyye tarikatının kurucusu olarak Türk dünyasının manevi hayatında asırlardır tasarrufu devam eden  ve "Pir-i Türkistan"  "Hazret-i Türkistan"  namlarıyla vasıflandırılan Ahmed Yesevi'nin  Yesi şehrindeki türbesi bugün de Türkistan'ın manevi merkezi kabul edilmektedir.  

             

Ahmed Yesevi ,Kazakistan'da Çimkent yakınlarında bulunan  Sayram (tarihte İsficab diye bilinir) veya Yesi kasabasında muhtemelen 1093 yılında dünyaya gelmiştir.İlk terbiyesini babası Şeyh İbrahim Ata'dan almıştır.Daha sonra sırasıyle  Şehabüddin İsficabi(Ak Ata),Arslan Baba ve Yusuf Hemedani'den  feyz aldı.Bu hocalarından efsanevi bir şahsiyet olan Arslan Baba, Ahmed Yesevi'nin hem mürşidi hem de -o yıllarda babası vefat etmiş olduğu için- manevi babası olmuştur.Ahmet Yesevi, Arslan Baba'nın vefatından bir müddet sonra o zamanın önemli İslam  merkezlerinden biri olan Buhara'ya gider ve devrin önde gelen alim ve mutasavvıflarından Şeyh Yusuf Hemedani'ye intisap ederek O'nun irşad ve terbiyesi altına girer. Şeyhinin vefatından sonra irşad postunun üçüncü sahibi olan Ahmed Yesevi bir müddet sonra irşad makamını dördüncü halife Nakşıbendiyye tarikatının mümtaz isimlerinden Şeyh Abdulhalık Gücdüvani'ye bırakarak çocukluğunu geçirdiği Yesi'ye döner ve vefat tarihi 1116 yılına kadar irşada burada devam eder.Yetiştirdiği müridlerini Türkler tarafından fethedilen beldelerin İslamlaştırılması misyonuyla Anadolu ve Balkanlara gönderen Ahmed Yesevi'nin dervişleri vasıtasıyla fetihler ayrı bir mahiyet kazanır.

 

Kendisinin Hoca Ahmet Yesevi'nin soyundan olduğunu iftiharla belirten Evliya Çelebi seyahatnamesinde Anadolu'da gezdiği yerlerde  türbelerine rastladığı Yesevi dervişleri olarak Niyazabad'da Avşar Baba, Merzifon'da Pir Dede, Batova'da Akyazılı Baba,Bursa'da Geyikli Baba, Abdal Musa, İstanbul 'da Horoz Dede, Yozgat'ta Emir Çinosman, Tokat'ta Gaj-Gaj Baba ve Şeyh Nusret, Nevşehir'de  Hacı Bektaş-ı Veli isimlerini vermektedir. Rumelinin fethinin manevi öncüsü olan Sarı Saltık da  asıl adı Muhammed Buhari olan bir Yesevi dervişidir.İsmi bilinen bu manevi fatihler yanında adları bilinmeyen binlerce Yesevi dervişi  fethedilen  Anadolu ve Rumeli topraklarında sahih bir İslami hayatın teşekkülünde büyük bir rol ifa etmişlerdir.

 

Rivayete göre Ahmed Yesevi, Hz. Peygamber (S.A.V.)'in sünnetine bağlılığı sebebiyle altmışüç yaşına geldiğinde tekkesinin avlusundan inilen bir merdivenle ulaşılan  bir çilehane  kazdırıp   vefatına kadar yer altındaki bu hücrede  ibadet ve riyazet ile meşgul olmuştur. Bu hücrede ne kadar kaldığı belli değildir; fakat vefat tarihi olarak kabul edilen 1116 yılına kadar yaklaşık on yıl süre ile buradan çıkmadığı ve bu yeraltı  çilehanesinde vefat ettiği sanılmaktadır.Ahmed Yesevi  yer altında  riyazete çekildikten sonra halka İslam'ın esaslarını, şeriat hükümlerini, tarikatının adab erkanını öğretmek için sade bir dille  hikmetler söylemiş ve diğer şiirlerden farklı olarak  "hikmet" adı verilen bu deyişler, Hazret-i Yesevi'nin huzurunda dervişleri tarafından kağıt üzerine kayda geçirilerek  en uzak Türk obalarına kadar ulaştırılmıştır.Zaman içinde bu şiirler ezbere alınmış ve zikir meclislerinde ilahi olarak yüzyıllar boyu terennüm edilerek günümüze kadar ulaşmıştır.Türkistan'da bugün yaşayan yaşlı müslümanlar arasında yaptığım soruşturmalarda Buhara,Sayram,Yesi gibi birbirinden oldukça uzak yerlerde hikmetleri ezberinden makamla okuyabilen kişilere bizzat rastladım.

 

Türbenin  yapımı ile ilgili bir rivayete göre vefatından sonrada kerametleri devam eden Ahmed Yesevi, kendisinden iki asır sonra yaşayan Emir Timur'un rüyasına girerek Buhara'nın fethini müjdeler. Bu işaret üzerine ertesi sabah Buhara üzerine  sefere çıkan Emir Timur (1336-1405), zafere ulaştıktan sonra 1396'da Seyhun nehrini  geçerek Ahmed Yesevi'yi ziyaret için Yesi'ye gelir. Kabrini ziyaret ettikten sonra üzerine üzerine bir türbe yapılmasını buyurur ve rivayete göre türbenin  tasarımına bizzat  katılır.Yesi'den Kızılorda istikametinde gidilirken otuzuncu kilometrede bulunan ve bugün ancak kalesinin  harabeleri ayakta kalabilmiş tarihi Savran kentinde türbede kullanılacak tuğlaların yapımı için özel ocaklar kurulduğu bilinmektedir.Hoca Ahmed Yesevi hazretlerinin türbesinin yapım emrini veren Emir Timur'un buyruğuyla  Savran'da  dökülen tuğlaların  yaklaşık  otuz kilometre ötedeki türbe inşaatına ulaştırılması öyküsü ise çok ilginçti.Ocakta dökülen tuğlalar ocaktan inşaata sahasına kadarki  otuz kilometrelik mesafede yanyana dizilen insanlar tarafından elden ele geçirilmek suretiyle  iletilmişti.Kabaca bir hesap yapıldığında, sadece bu nakliye işi için  onbinlerce insan gerekiyordu; sadece bu bile  Emir Timur'un işe ne derecede önem verdiğini  göstermektedir. Devrin mimari şaheserlerinden olan türbenin yapımı iki yılda tamamlanır, camii ve dergahı ile beraber külliye halini alır. Türbe yapımında yüzyılımızın başına kadar Orta Asya'nın en görkemli türbe külliyesi olarak ayakta kalmayı başarır.Ancak özellikle son dönemde yerel idarenin bütün koruma gayretlerine rağmen  iyice tahribata uğrayan türbe zemindeki su sızmasının da etkisiyle  ayakta duramaz hale gelmiş.İşte bu noktada Türkiye Cumhuriyeti devreye girerek türbenin restorasyonuna talip olur .Yapılan anlaşma ile türbede 2 Aralık 1992 tarihinde T.C.Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün başlattığı restorasyon çalışmaları için kurulan şantiye faaliyete geçer. Önce türbe zeminindeki su sızıntısını kesecek temel zeminin beton enjeksiyonları ile güçlendirilmesi  tamamlanır.Türkistan'da bulunduğum sırada hemen her hafta ziyaret ettiğim şantiye yetkilileri  şu esnada çatı tamirine geçilen türbedeki restorasyon çalışmasının 1996 yılı içinde tamamlanmasının beklendiğini ifade ettiler.

 

Türbe  bütün Türkistan'ın en görkemli mimari yapıtıdır denilecek derecede büyüktür. Orta Asya'nın hiçbir türbesinde rastlanamayan bir yücelikle giriş kapısı  açıklığının yüksekliği     onsekiz  metreye kadar ulaşmaktadır.Kapıdan giren ziyaretçinin hemen önüne çıkan bir platform üzerinde bulunan görkemli kazan dikkati çeker. Yesi yakınlarındaki eski adı Karnak olan şimdi ise Atabay adı ile bilinen kasabada  sekiz ayrı metalin alaşımı olarak dökülen dört ton su alabilecek kapasitedeki  devasa kazana bir  zamanlar  dergahtaki kuyudan doldurulan su ziyaretçiler tarafından şifa niyetiyle içilirmiş.Bu gün dergahın eskiden zikir yapılan tevhidhanesinde kurulan bir platformda yer alan bu  kazan türbeye bereket ve hayır getirmesi niyetiyle ziyaretçiler tarafından atılan bozuk paralarla dolmaktadır.Türbenin ziyaretçileri arasında hemen hergün gelinliği ile gelmiş gelinlere ve  damatlara da rastlanmaktadır.Bu yeni evli çiftler de türbeyi ziyaret  ederek soylarının salih ve saliha evlatlar  ile devamı için dua etmekte ve kazana para atmaktadırlar..

 

Orta Asya'nın bolşeviklerin kontrolüne girmesi ve mescid,türbe,medrese gibi her türlü dini  muhtevalı eserin harabiyete terkedildiği dönemde Yesevi  türbesinin  de ziyareti yasaklanarak kapısına kilit vurulur.Ancak 1978 yılında türbe bir müze halinde düzenlenerek ziyaretçilere kapısı açılır.Bu sırada bile Yesevi hazretlerinin sandukasının bulunduğu bölüme girmek yasaktır.Ancak son dönemde bağımsızlaşma süreci ile birlikte dini kurumlar üzerindeki baskı biraz hafifleyince türbe tam anlamıyla ziyarete açılır.Baskıların iyice katı olduğu dönemle ilgili olarak şu anlatılanlar o günkü baskılara ışık tutabilir:O zamanlar Hoca Ahmed  Yesevi türbesinin bir köşesine gizlenen bir parti görevlisi,  türbeye şaşıp düşüp yolu düşen --devlette görevli olsun olmasın - herkesin fotoğraflarını  gizlice çekmekteymiş.Daha sonra bu ziyaretçilerden herhangi bir devlet kuruluşunda çalışanlar, yerel komünist parti  toplantı salonunda  merkez komitesinin huzuruna çağrılarak "neden hala Allah'a inandığı" ve "neden hala Ahmed Yesevi hazretlerini ulu bir kişi olarak görüp ziyaret ettiği"  şeklinde sorularla karşılaşırmış.Kişi ziyaret ettiğini inkar edecek olursa hemen türbede çekilmiş fotoğrafı ortaya çıkarılır ve derhal tutuklanırmış.Bu öyküyü üniversitenin öğretim üyelerinin birisinin ağzından dinlerken gönlümden , Sovyetler Birliği'nin dağılış ve çöküş sürecinde  ideolojik olarak Allah dostlarına açılan savaşın büyük yeri olduğuna dair  bir duygu geçti;daha önce Buhara'da Şah-ı Nakşbend dergahını ziyaret ettiğimiz zaman bir zamanlar ziyarete kapalı olan bu Allah dostunun kabrinin  etrafındaki duvarlarının dibine  gizlice yaklaşarak el açıp Allah'a  dua edenlerin tutuklandıklarını anlatan Özbek rehberi dinlerken de benzeri bir duyguya kapılmıştım.

 

*********************

 

"TÜRKİSTAN RÜYASI"

                Bir gün her zaman olduğu gibi yatsı namazını kıldıktan sonra  Türkistan'da başladığım  hatim için bir miktar Kur'an-ı Kerim okuduktan sonra iyi yorumlanması gereken bir rüya gördüm:

                Bulutsuz, açık bir günde  vakit ikindiyi aşıp akşama doğru yaklaşırken gökyüzünün sarıdan turuncuya,turuncudan kızıla yöneldiği saatlerde aniden bir fırtına kopuyordu. Ben bu sırada ,Hoca Ahmed  Yesevi hazretlerinin  türbesinin ana giriş kapısının bulunduğu güneydoğu tarafındaki tepeciklerden birisinde bulunuyordum. Fırtınanın kopuşu ile beraber toz-dumana karışıyor ve  türbe civarında adeta kıyamet kopuyordu.Oldukça sıcak olan bir günde adeta bir kum fırtınasına kapılan insanlar deliler  gibi sağa-sola kaçışıyor  ve  bu esnada her biri başka bir sayha ile  bağırışıyorlardı.

                Bütün bu manzarayı bir kenardan seyrederken  , bakışlarımı türbeye doğru çevirdiğimde yedi yüzyıldan uzun süredir ayakta duran türbenin kumdan bir kalenin eriyip olduğu yere yığılması gibi  adeta bulunduğu yerde yerin içine çekildiğini  görüyordum.Birkaç saniye içinde olduğu yerde bir taş ve toprak yığını haline gelen türbenin yıkılışını görmek beni  üzüntüye boğuyor ve neredeyse ağlayacak hale getiriyordu.

                Türbenin yıkılışından sonra  ortalık aniden sakinleşiyor,hava duruluyor ve gökyüzü açılıyordu.Etrafa kaçışan insanlardan bazılarının türbenin güneyindeki hakim bir tepecikte, türbeye yaklaşık ikiyüz metre bir mesafede bulunan şantiye binasına gittiklerini  görünce ben de şantiye binasına gidiyor ve herkesin girdiği , U şeklinde  dizilen masalar etrafında oturduğu toplantı salonuna benzer bir yere giriyordum.Salonda bulunan ve masaların etrafına yerlemiş bir çok insan arasında türbenin restorasyonunda çalışan iki işçi ile Hoca Ahmed Yesevi Üniversitesi'nin Türkiye'den gelen rektör yardımcısından başka tanıdığım kimse olmuyordu.

                Kim olduklarını bilemediğim şahıslar kendi aralarında  bir ağızdan konuşuyor ve sanki bana duyurmak istermişçesine ufak bir fırtınada  Ahmed Yesevi'nin türbesinin yıkıldığı , böylece "Hazret"in büyüklüğünün bir masal olduğunun  ortaya çıktığı gibi sözlerle Yesevi hazretlerini çekiştiriyorlardı. Ortaya konuşan üniversitenin o zamanki rektör yardımcısı  ise daha önce türbede burnuna gelen güzel kokunun da türbenin yıkılması ile ortadan kaybolduğunu söylüyor ve bu sözleriyle Yesevi hazretlerine dil uzatanları destekliyordu.

                Ahmed Yesevi hazretlerinin büyüklüğüne bütün gönlümle inanmış olduğum için , bu sözler üzerine öfkeleniyor ve sesimi yükselterek "Sesinizi kesin...Hazret Sultan Hoca Ahmed Yesevi hazretlerinin türbesinin tepesine  namazsız-abdestsiz insanları çıkardınız ve  yedi asırdır ayakta duran  türbeyi yerle bir etmeyi başardınız. Bununla ne kadar öğünseniz azdır" sözlerimle  Ahmed Yesevi hazretleri hakkında ileri geri konuşanların sesini kesiyordum. Ben türbenin  tepesine  namazsız  abdestsiz  insanların çıkmasının bu yıkıma yol açtığını söylerken bakışlarımı kendilerine yönelttiğim restorasyonda görevli Türkiyeli  iki işçi  utançtan büzüşerek adeta masanın altına siniyorlardı.

                Yesevi hazretleri hakkında ileri - geri konuşulmasına çok sinirlenerek bu sert sözlerimle ortamı bir anda sessizliğe boğduktan sonra  sözlerimi tamamlayıp o salondan ayrılıyordum.Dıışarı çıktıktan sonra duvarları yıkılan, kubbesi yerle bir olan  türbenin Ahmed  Yesevi  hazretlerinin kabrinin bulunduğu kısmına denk düşen duvarı dibine  geliyordum. Burada üzüntümden boğazıma  düğümlenen hıçkırıkları zor tutar halde, gözlerim yaşararak "Türbesinin duvarları yıkılsa, kubbeleri çökse bile Ahmed Yesevi hazretleri işte burada yatıyor.Ne yazık, bu cahil insanlar bu mübarek zatın hakkında bile ileri geri konuşabilme cesaretini gösterebiliyorlar.." diye kendi kendime mırıldanırken gözyaşlarını tutamıyordum..."

                Bu rüyanın bazı yönleri tamamıyle  açık-seçik olduğu halde bazı yönlerden tefsirine ihtiyaç vardı.Beni çok etkileyen  bu rüyayı Türkiye'ye döndüğümde Buhara'da tanıştığımız Nakşbendi şeyhi Mustafa Karadağ Efendi'ye tabir ettirmeğe karar vererek bir süre için unuttum gitti...

 

**********************

 

ARSLAN BABA'NIN HUZURUNDA

 

Hoca Ahmed Yesevi türbesini ziyaretimizden sonra  ziyaret ettiğimiz ikinci makam Yesevi hazretlerinin ilk mürşidi Arslan Baba oldu.Rivayete göre de Arslan Baba dörtyüz veya yediyüz yaşamış bir zattı. Arslan Baba'nın Yesi'ye gelerek Ahmed'i bulması ve Hz.Peygamber (S.A.V.)'in kendisine emanet ettiği hurmayı vermesi,türbesi ile meşgul olup irşat etmesi Hz. Peygamber(S.A.V.)'in manevi işaretine dayanıyordu. Menkıbeye göre gazvelerin birinde aç kalan ashabın ricasıyla Hz.Peygamber (S.A.V.)'in duası üzerine Hz. Cebrail (A.S.)  cennetten bir tabak hurma getirir. Ashab tabaktan hurma alırken bir hurma yere düşer. Bunun üzerine Hz.Cebrail (A.S.) "Bu hurma ümmetinizden Ahmed adlı birisinin kısmetidir." der. Hz. Peygamber (S.A.V.),ashabına bu hurmayı içlerinden birisinin  sahibine teslim etmesi teklifinde bulunur. Ashabdan hiçkimse cevap vermeyince Arslan Baba Allah'ın izni ve Hz. Peygamber (S.A.V.)'in  inayeti  ile bu vazifeyi yerine getireceğini bildirir.Hz. Peygamber (S.A.V.) mubarek eli ile hurmayı Arslan Baba'nın damağına yerleştirip Ahmed'i nasıl ve nerede bulacağını anlatır ve terbiyesi ile meşgul olmasını buyurur. Arslan Baba bu işaretle Yesi'ye gelir, Ahmed'i arar, onu  çocuklarla  oynarken bulur. Arslan Baba henüz hurmadan bahsetmeden çocuk emaneti teslim  etmesini söyler. Arslan Baba  damağında sakladığı  hurmayı çıkararak sahibine teslim eder. Arslan Baba'nın irşadı ile Ahmed kısa zamanda mertebeler aşar ve kemal derecelerine ulaşır.Burada "hurma"nın sembolik bir anlamı olduğu açıktır.Ahmed Yesevi, bir hikmetinde Arslan Baba ile karşılaşmasını anlatırken bu hurma vakıasına işaret etmekte ve Arslan Baba'nın kendisine emanet olan "binbir zikir"i öğreterek vazifesini tamamladığını ve kısa bir süre içinde de vefat ettiğini anlatmaktadır.

 

Arslan Baba türbesi   de Ahmed Yesevi Türbesi ile beraber Emir Timur tarafından yaptırılmıştır.Rivayete göre Ahmed Yesevi Hazretleri'nin türbesinin inşaını emreden Enmir Timur'un emri üzerine faaliyete  geçen ustalar Yesi'deki türbenin duvarlarını örmeğe başladıklarında garip bir durum müşahede edlmiştir.Gün boyu çalışıp türbenin çevre duvarlarını yükselten ustalar ertesi gün geldiklerinde ördükleri duvarın taş taş üzerine kalmamacasına yıkıldığını görüyorlardı.Bu durumun Emir Timur'un kulağına gitmesi halinde olacakları kestiren sorumlular denetimlerini arttırarak  inşaatı sabote eden kişi veya kişileri yakalamağa çalışırlar;bir süre sıkı sıkıya takip edilmesine rağmen  hiç kimseyi yakalayamazlar.Bu durumu  müzakere eden yetkililer  çevredeki Yesevi dervişleri ile de görüşerek bunun  sebebinin ne olabileceğini araştırmağa başlarlar.Ertesi gün inşaatın sorumlusunu bulan bir Yesevi dervişi yaptığı istihare sonunda  Ahmed Yesevi hazretlerinin mürşidi Arslan Baba'nın türbesi yıkık halde dururken kendi türbesinin imar edilmesinden rahatsız olduğunu ve öncelikle Arslan Baba'nın türbesinin  imar edilmesinin muvafık olacağını aksi halde türbe inşaatının dumura uğrayacağını ifade eder.Bu izah geleneğin rivayetlerine çok uygun olduğu için derhal benimsenir ve konu Emir Timur'a intikal ettirilerek önce Arslan Baba türbesinin tamirine başlanır.

               

Bozkırın tuğla dayanıklılığı ve düzgünlüğündeki kerpiçiyle örülen sade duvarlarla yükselen çok hoş bir mimariye sahip Arslan Baba türbesi Otrar yakınlarında,Yesi şehrinin 70 kilometre kadar güney doğusunda uçsuz bucaksız bir bozkırın ortasında yer alıyordu.Kabir yeri olarak pek düşünülmeyecek bu yere Arslan Baba'nın defnedilmesi ile bir rivayet daha vardı ki bunu da anlatmamak olmaz.Bu rivayete göre Ahmed Yesevi hazretlerini bularak emanetini veren Arslan Baba o sırada henüz 7-8 yaşlarında bir çocuk olan Ahmed Yesevi'nin manevi terbiyesini tamamladıktan sonra vazifesini yapmış bir kişi olarak ölümünün yakın olduğunu biliyordu.Bu sebeple birgün etrafında toplanan müridlerine kendisi öldüğünde cenazesini kefenleyip tabuta koyduktan sonra tabutu bir ak deveye  bağlamalarını ve sonra deveyi serbest bırakarak takip etmelerini deve  nerede çökerse kabrini o noktaya kazmalarını vasiyet eder.Bu arada Ahmed Yesevi'ye dönerek cenazesinin kabre konulmasını görevini de ona verir. Divan-ı Hikmet'te yer alan bir hikmette  yazdığına göre Ahmed Yesevi,bu vazifelendirme işi  karşısında daha bir çocuk olduğunu  ve bu görevi  hakkıyle yerine getiremeyeceğini söyleyince Arslan Baba O'nun başını okşamış ve "Merak etme,Cebrail ve Mikail (A.S.) seni yalnız bırakmazlar" demiştir.İşte bozkırın ortasında bir gül gibi açılmış duran Arslan Baba türbesinin hikayesi böyleydi.

               

Arslan Baba burada toprağa verildikten sonra yakınına gömülmeyi vasiyet edenlerin toprağa verilmesiyle beraber  türbenin kuzey kısmında oldukça büyük bir kabristan teşekkül etmişti.Arslan Baba'nın birkaç müridi ise Arslan Baba'nın kabrinin yakında defnedilmişti.Arslan Baba'nın  devasa boyutlardaki sandukasının ayak ucunda okuduğumuzduaları Arslan Baba ve müridlerinin ruhlarına hediye ettik.Daha sonra  türbeden çıkarak avluda yer alan kuyudan bozkırın tuzuı ile acılaşmış suyunu çekerek birkaç yudum teberrüken içtik.Orta Asya'da hemen her türbenin avlusunda veya içinde bir kuyu bulunmakta ve bu kuyudan çıkan su ziyaretçiler tarafından şifa niyetiyle içilmektedir.

               

Birkaç kez farklı kişilerle ziyaret ettiğimiz Arslan Bab türbesini bir ziyaretimiz sonrası türbeye beş kilometre kadar uzaklıkta bulunan ve Moğollar tarafından tam anlamıyle yerle bir edilen Otrar şehri kalıntılarına da gittik.Cengiz Han bir Moğol kervanının Otrar yakınında yağmalanmasına kızarak Otrar şehrini yaktırıp-yıktırmış ve halkını da  tamamen öldürtmüştü.Cengiz Han tarihin belki de ilk büyük  kitle katliamını yaşattığı bu şehrin  harabeleri üzerini toprakla kaplatarak adeta haritadan tam anlamıyla silmişti.Şehrin kalıntılarını örten toprak kümesinin oluşturduğu tepeye ulaştığımızda  son yıllarda yapılan arkeolojik çalışmalarla ortaya çıkarılan birkaç eve ait duvar ve sokaklardan ibaret kalıntıları görebildik.

               

Bu arada toprağın hemen her yerinde görülen kemik parçacıkları orada öldürülen insanların bir uzvuna işaret ederek göze çarpıyordu.Mesleki tecrübemle bu kemik parçalarının insandaki hangi kemiğe ait olduğunu tahmin edebiliyordum.Kenti örten toprak yığını, altında sakladığı insan cesedlerinden oluşan organik maddelerin  katkısıyla adeta yağlı bir hal  almıştı.Nisan ayında, baharın en güzel günlerinden birinde bu besleyici niteliği insan bedenlerinin katkısıyla artmış tepe yemyeşil  bir örtüye bürünmüştü.Bu toprak yığını altında bedeni toprağa karışmış insanlardan müslüman olanlarının ruhları için birer fatiha okurken bulunduğumuz tepeden rahatça görülebilen  Arslan Baba türbesinin yer aldığı bozkıra dalıp gitmiştim. Tarihe geçmenin hiç de önemli olmadığını,tarihe nasıl geçildiğinin  daha önemli olduğunu Otrar tepesinde Cengiz Han ile Arslan Baba'nın tarihe mal oluşlarını kıyaslarken bir kez daha anlamıştım.     

 

                SAYRAM:YESEVİ'NİN BOY ATTIĞI BELDE...

               

Türkistan'a ilk resmi gezimizde bir hafta sonu  Çimkent'e on  kilometre mesafede bulunan Sayram'a giderek  Ahmed Yesevi hazretlerinin annesi Karasaç Ana ile babası İbrahim Ata'nın türbelerini ziyaret fırsatı bulduk. Sayram'da yeni başlanan ve klasik Türkistan mimarisinin hemen bütün özelliklerini yansıtan  bir mescidde öğle namazı kılıp imamıyla kısa bir sohbet yaptık.

 

İmamdan Yesevilik tarikatının sürdüren herhangi birisi olup olmadığını sordumsa da bu  soruma  doyurucu bir cevap alamadım.Daha sonra yine Çimkent yakınlarında ziyaret ettiğimiz genç bir Yeseviyye mensubu Sayram'da yerleşik kendisiyle beraber  iki kişinin  daha Yeseviyye tarikatını sürdürdüğünü,Özbekistan'ın Fergana vadisinden gelen kalabalık Yesevi dervişleri ile beraber  iki yıl önce bir Cuma gecesi sabah namazına kadar süren cehri Yesevi zikri yapıldığını belirtti.

 

Diğer iki kişinin tarikat hakkında konuşmak hususunda kendisinden daha yetkili olduğunu belirten bu genç Yesevi dervişinin verdiği diğer iki dervişin adını  bir not defterime kaydederken  bir tevafuk ile bu kişilerle görüşebileceğimi ümid ediyordum.

 

Aradan yaklaşık bir yıl geçtikten sonra bir   Cuma  namazını Sayram'ın yeni yapılmakta olan ve Orta Asya'da daha önce bir benzerini göremediğim  güzel camiinde kılmak niyetiyle tekrar  Sayram'a geldik.

 

Cuma namazı  vaktine epey süre   olduğundan  ziyaret edeceğimiz  türbeleri dolaşmağa karar verdik.Önce Ahmed Yesevi hazretlerinin babası İbrahim Ata'nın Sayram'ın kenarında bir nöbetçi gibi duran mütevazi kabrini ziyarete ederek mübarek ruhuna  fatihalar yolladık.

 

Daha sonra Sayram içindeki Kadı Beyzavi,Belagerdan Bahaaddin diye bilinen Abdülaziz Bab, Ak Ata diye bilinen Şehabüddin İsficabi hazretlerinin makamlarına  vardık.Bunlardan Şehabüddin İsficabi Ahmed Yesevi'nin çocukluk çağlarında Sayram'da  medrese eğitimi aldığı ilk hocası idi.

 

Cuma namazını kılacağımız  mescide çok yakın bulunan Ahmed Yesevi'nin annesi Karasaç Ayşe Ana'nın kabrine yöneldik. Musa Şeyh adlı bir mutasavvıfın kızı olan Karasaç Ayşe Ana'nın kabri özellikle Türkistanlı kadınların sıkça ziyaret ettiği bir ziyaretgahtı.

 

Namaz vakti yaklaşırken Özbeklere mahsus  "badem doppu" adıyle bilinen takkeleriyle genç yaşlı Türkistanlılar camie gelmeğe başlamışlardı.Geçen Haziran ayında buraya geldiğimizde  aradığımız  ancak kendilerine ulaşamadığımız  Yesevi dervişlerini bugün görebileceğini ümid ediyordum.

 

Mescidin yanındaki taharethanede abdest tazeledikten sonra mescide girdik ve  geçen yıl tanıştığımız  mescidin imamının mescide bitişik bir salondan ibaret makamına geçtik.Kısa bir hal-hatır faslından sonra  Türkistan'daki İslami hayat üzerine sohbete başladık.Söz arasında geçen ziyaretimizde adlarını öğrendiğim iki Yesevi dervişinin adını vererek bu kişilerle bugün namaz sonrası görüşüp görüşemeyeceğimi sordum.Bunun üzerine İmam  ,salondaki gençlerden birisini yanına çağırarak  kulağına bazı talimatlar verdi.

 

Biraz sonra salonun kapısından birisi yetmiş yaşlarında diğeri ise elli yaşlarında iki kişi  biraz önce imamın talimat verdiği genç ile beraber göründüler ve yanımıza geldiler.Aradığım dervişlerin bu kişiler olduğunu anlamıştım.İki derviş yanlarına geldikten sonra imam aracılığı ile tanıştık.Daha bilgili olduğu hallerinden  anlaşılan yaşlı kişiye Yesevi tarikatının bugünkü durumu ve yaptıkları zikir hakkında bazı sorular sordum.Ancak yaşlı derviş  sorularıma çok temkinli cevaplar veriyor  ve adeta bazı şeyleri söylemek istemediği anlaşılıyordu.Hatta daha heyecanlı olan orta yaşlı derviş bazı "sırları" vermek istediğinde yaşlı zat ona da engel oluyordu.

 

Bu  temkin bana  komünist dönemde görmediği bela kalmamış bir insanın haklı tavrı olarak göründü. Buna rağmen kendilerinin birer cahil dervişten başka birisi olmadıklarını, son yıllarda tarikatın yeniden canlandığını,asıl şeyhin Nemengan'da bulunduğunu,en son iki yıl önce Sayram'a gelerek bir Cuma gecesi sabaha kadar süren cehri zikir yaptıklarını,tarikat yolunu çok dar ve tehlikeli olduğunu, şeriatın dah ageniş ve tehlikesiz olan geniş yoluna girmeğe çalışan insanlara tarikatı teklif etmenin biraz yanlış olacağı gibi özlü bilgiler vermekten de kendisini alamadı. Nemengan'daki Yesevi şeyhinin adını öğrenmek istedi ise yaşlı zat hoş bir tebessümle başını sallayıp "Söyleyemem;eğer Nemengan'a giderseniz rahatça bulabilirsiniz .." demekle yetindi.

 

Böylesi durumlarda ısrarın hiçbir faydası olmadığını bildiğim için  yaşlı dervişe teşekkür  ederek Cuma namazını kılmak üzere kalkıp hep birlikte yandaki mescide geçtik.Cuma namazı sonrası mescid çıkışında bu iki derviş ile yeniden görüşüp vedalaştık.  Çimkent' e dönüş yolunda ikinci baskısını yapmam  gereken  "Türk Yurtlarında İmanımızın İşaret Taşları" adlı kitabıma o gün Sayram'da çektiğim fotoğraflar ve ziyaret ettiğimiz  zatların verdiği bilgilerin  ne büyük katkıda bulunacağını düşünüyordum.

 

                BOZKIRDA AÇILAN BİR GÜL : AYHOCA İŞAN TÜRBESİ

               

Bir başka gün üniversitenin kütüphanesinde çalışan bir görevlinin dedesi olan  yaşlı  bir kişiden  Yesevilik hakkında sağlam bilgiler alabileceğimizi öğrendim.  Yesi'den Kızılorda'ya giden yol kenarındaki Aktaş adlı köyde yaşayan  bu yaşlı   Yesevi  dervişi ziyarete gitmeğe karar verdim.Yesi'den eski adı "Akmescid" iken bir ara Kazakistan'a başkent yapılarak adı Kızılorda'ya çevrilen kente giden yolun yaklaşık kırkıncı kilometresine kadar  Haziran sıcağının kavurduğu uçsuz bucaksız bir bozkırı yararak  uzanan  ve sıcaktan eriyerek bozulmuş bir asfalt yoldan gittik.

 

Daha sonra  demiryolu ile keşisen bir kavşaktan stablize bir tali yola saptık.Uzaktan bakıldığında üç-beş kulübemsi evin yanında oldukça heybetli kubbesi görünen bina ile büyük kubbenin  küçültülmüş bir kopyası olan daha küçük bir kubbe bizi selamladı. Kazak şöför, uzaktan görünen bu iki kubbeden büyük olanın mescid, küçük olanın ise iki yüzyıl önce yaşamış olan zamanının önde gelen  Yesevi şeyhlerinden Ay Hoca İşan'a ait türbe olduğunu söyledi.

 

Nihayet iki-üç evcikten ibaret bu köyde sonlanan yolun sonuna geldik. Arabadan indikten sonra dışarıdaki küçük eyvanda oturan iki gence köydeki  Yesevi  dervişi yaşlı kişiyi  görmek istediğimizi bildirdik.Gençlerden birisi eyvandan inip önleri sıra eşikten eğilerek girilebilen  basit köy evinin büyük odasının bir köşesinde oturmakta olan yaşlı kişiye bir şeyler söyleyip dışarı çıktı.

 

Yaşlı adam sarığı altındaki geniş alnındaki çizgilere karışan çizgi şeklindeki gözlerinde bile farkedilebilen sır dolu bir gülümsemeyle "Hoş kelipsizder!.." dedikten sonra bizi buyur ederek yanındaki  minderlere oturttu.Önce kendimizi tanıtıp kendisi ile Yeseviyye tarikatı hakkında görüşmek istediğimizi ve bazı sorular sormamıza izin verip vermediğini sordum.Bu arada Türkiye'den getirdiğim ve yanımda bulunan  Kur'an-ı  Kerim, bir takke  ve  tesbihten  ibaret  armağanları  kabul etmesi ricası içeren sözlerle sundum.

 

Yaşlı kişi  önce  kendisini ziyaret etmemiz  sebebiyle çok hoşnud olduğunu ve bildiği kadarıyla bize yardımcı olmağa çalışacağını  söyledi.Adının Sultan Ahmed olduğunu öğrendiğimiz yaşlı zata önce  kabristandaki türbenin kime ait olduğunu sorduk.Yaşlı zat türbenin 18. yüzyılda yaşamış Yesevi şeyhlerinden Ay Hoca İşan'a ait olduğunu, kabristanın yanındaki mahalli ölçülere göre görkemli sayılması gereken mescidin  de  türbe ile beraber bu zatın himmetiyle inşa edildiğini söyledi.Anlaşıldığı kadarıyla kendisi de  uzun yıllardan beridir   bu türbenin türbedarlığını yapmaktaydı.

               

Sohbete daha sonra mescidde devam etmek üzere türbeyi ziyaret etmek için ruhsat istedik ve  Ay Hoca  İşan'ın bozkırın ortasında  açmış bir Muhammedi gül güzelliğindeki türbesine doğru yöneldik.

               

Ay Hoca İşan'ın türbesini ziyaret ederek  zatına ve çevresinde medfun bulunan müslümanların ruhuna okuduğumuz ayetleri hediye ettikten sonra bize yol gösteren genç, bizi  türbenin bulunduğu tepenin arkasındaki sazlık alana götürmek istedi.Adeta manevi alemde bir nur deryasın dalıp yıkanmış halde çıkmış gibi bir halde yine selamla saygıda kusur etmeksizin türbeden çıktılar.

 

Yesevi Dervişi

 

Çölü andıran bozkırın ortasındaki bu vaha çok ilginçti.Dar bir patika ile etrafa yerleştirilen taşlarla oluşturulmuş bir havuz ile çevrelenmiş  su kaynağının başına geldiğimizde genç anlatmağa başladı".Ay Hoca İşan'ın bu avula yerleşmesi emredilince  akrabaları ile beraber bu bozkırın ortasındaki yere gelirler.Ailedeki bazı kişiler "Bu  çölün ortasında  nasıl yaşarız?","Bir yudum suyun bile olmadığı bu yerde yerleşilir mi?"  diye içlerinden geçirirlerken,adeta onların bu  itirazlarını anlayan Ay Hoca İşan asasını yere  saplar.Asasını yerden çıkarttığında asanın saplandığı noktadan bir gözenin açılarak şırıl şırıl bir pınarın kaynadığı görülür.O günden sonra avulu ziyarete gelen herkes bu pınardan bir kaç yudum içmeden geçemez. Bu pınar, pınarın aktığı bölgede bir göl oluşturtacak derecede gürdür.Ne zamanki bölge komünizmin yönetimine girer ve Allahsızlık politikası tüm şiddetiyle uygulanmağa başlar Ay Hoca İşan'ın pınarı kurur ve bozkırda kaybolur.Yapılan bütün sondajlara rağmen kaynağa ulaşmak mümkün olmaz.Nihayet 1992 yılında  dini hayat üzerindeki baskılar azaltılıp,  İslamiyet karşıtı politika terkedildikten sonra bir gece pınarın yeniden kaynamağa başladığı görülür.O günden bu tarafa da pınar  gürül gürül akmağa devam ediyor.Bunu çevredeki müslümanlar Ay Hoca İşan'ın bir kerameti olarak kabul ediyorlar..."

 

Bu inanılması güç öyküyü dinledikten sonra  eğilip pınardan birer  tas su içtik:Ziyaretin feyz ve bereketini dağıtmak istemediğimiz  için  hiç konuşmadan mescide doğru yöneldik. Daha sonra öğrendiğimize göre bu büyükçe mescid Cuma günleri çevredeki kolhoz ve sovhozlardan gelen işçiler ve Ay Hoca İşan Türbesi'ni ziyarete gelenlerin katılması ile  dolup taşıyormuş. Sultan Ahmed adındaki zatın çekimlerini yapmak üzere yanımdaki kamerayı çekime hazır hale getirmiştim ki yaşlı zat bir koluna girmiş sarıklı bir  kişi ile beraber diğer elindeki  bastona dayanarak  aksaya aksaya mescidin kapısında  göründü.

              

Kapıdan selam  vererek  giren  Sultan Ahmed,   yanımıza gelerek dizleri üzerinde oturdu.Hemen kamerayı çalıştırarak sorularımıza  başladık ve  ilk olarak Sultan Ahmed adlı yaşlı zatın kendisini tanıtmasını rica ettim.Sultan Ahmed  derin bir nefes aldıktan sonrra sözlerine başladı:" Adım Sultan Ahmed.Babam,  annem bana hamile olduğu sırada gördüğü bir rüya üzerine adımı "Sultan Ahmed" olarak  koymuş.Seksenüç yaşındayım.Otuzüç  yaşımda Yeseviyye tarikatına intisab ettim.Babam da Yesevi dervişi idi.Babamın da  şeyhi olan ve kabri  Semerkand'da bulunan Emanullah İşan adlı bir şeyhten tarikat aldım."Sözlerinin bu noktasında derin bir iç geçiren Sultan Ahmed o günleri hatırlamak bile istemediğini belli eden bir tavırla sözlerine devam etti:"Stalin zamanında "molla,işan" diye bütün din alimlerine karşı katliam başlatılınca şeyhimiz  ile beraber  Afganistan'a hicret ettik.Daha sonra durumun biraz düzelmesi  üzerine 1957 senesinde Kazakistan'a geri  geldim.Elli  yıldır Yeseviyye tarikatı üzerine zikrime devam ediyorum.Halen yanında bulunduğumuz Ay Hoca İşan da iki asır önce yaşamış olan ulu bir Yesevi şeyhidir.Halen   bu türbenin  türbedarlığını da yapıyorum."

               

Daha sonra  " Yeseviyye tarikatında nasıl bir zikir vardır?." diye sorduk.Sultan Ahmed bu soruya karşılık bildiği kadarıyla Yesevi zikrini anlatmağa başladı:"Yeseviyye tarikatında bir cemaatle yapılan bir de  tek başına yapılan iki tür zikir vardır: Cemaatle yapılan  zikir  genellikle Cuma gecesi  veya Cuma günü namazdan sonra yapılır.Bazen özel gün ve gecelerde de cemaatle zikir yapılırdı.Cemaaat halka şeklinde oturduktan sonra önce Kur'an-ı Kerim'den bir  miktar ve  İhlas,Felak ve Nas sureleri okunur daha sonra şeyh "Hayy'ül Kayyum Ya Allah " şeklindeki zikri başlatırdı.Zikir devam ederken hikmetleri ezbere bilen  güzel sesli bazı dervişler makam ile hikmet okurlar ve böylece cemaat iyice coşardı."Zikr-i Erre" denen ve Zekeriyya peygamberden intikal ettiği rivayet edilen tesirli zikir   "Kelime-i Tevhid"  ve "Lafza-i Celal" ile devam ederdi.Zikrin sonunda genellikle Yasin-i Şerif okunur ve şeyhin duası ile zikir sona ererdi. Uzun yıllar var  ki cemaat kalmadığı için cemaatle zikir yapılamıyor.Yesevi yolunda işinin tek başına yaptığı zikri ise  her sabah namazından sonra  okumağa  elli yıldır hiç bırakmadan  devam ediyorum." diye cevabına başlayan Sultan Ahmed, büyük bir huşu ile elli  yıldır tekrarladığı evradını okumağa başladı.Kameranın vizöründen biryandan huşu içinde kemal-i edeb ve kemal-i hal ile virdini okuyan yaşlı dervişi izlerken bir yandan da bu  sadık müride gıpta etmekten kendini alamıyordum.İşte  sonsuzluk hissi veren bir bozkırın tam orta yerinde bütün dünya kaygılarından ve kul hakkı ya da haramdan  azade bir halde  yaşayan  bir derviş,işte  bu gerçek dervişin her halinden taşan  hasbilik ve samimiyet...

               

Virdini okurken adeta kendinden geçen  dervişi virdini güzel bir dua ile tamamlayıp sözlerine şu sözlerle devam etti: "-Bu virdi okuduktan sonra Yasin-i şerif okunur ve silsile üzerine dua ile ithaf olunur." Sorularıma  Yeseviyye tarikatındaki halvet,rabıta,Ahmed Yesevi hazretlerinin hayatı ile ilgili ve tarikatın  bugüne kadar gelişi hakkında bazı sorularla devam ettim.Daha sonra kendisinden ezbere bildiği hikmetlerden bir tanesini okuyup okuyamayacağını sordum.Yaşlı Yesevi müridi Sultan Ahmed derin bir nefes aldıktan sonra  "Azrail bir gün gelir şiddet ile" mısraı  ile  başlayan ölüm hallerinden bahseden hikmeti celalli bir makamda okumağa başladı.Hikmetin tamamı bittiğinde yaşlı dervişin alnında okuduğu şiirdeki mananın ağırlığı ile mütenasib terler birikmişti.

               

Yaklaşık bir saat süren çekimleri tamamladığımda  sorularıma tatminkar cevablar aldığım  gibi zuhur eden halleri de kamerası vasıtasıyla videokasete kaydetme fırsatı bulmuştum. Sultan Ahmed adlı dervişten izin isteyerek kamerayı kapattım.

               

Eyvanda bıraktığımız yerde çaylarını yudumlayarak oturmağa devam eden gençlerden birisi  bizlere  de birer fincan  çay ikram etmek istediğinde biraz da mecburen bu ikramı  kabul etmek zorunda kaldık.Eyvanda bağdaş kurup oturduk ve   bir yandan piyalelerle ikram  edilen  çaylarımızı  yudumlarlarken bir yandan da sohbeti  yeniden koyulaştırdık.

               

Sultan Ahmed'e dönüp "-Babacığım,tarikat hakkında bu bildiklerini kimseye anlattın mı?..Yoksa bütün bildiklerin ve elli yıldır hiç bırakmadığını söylediğin  zikrin seninle beraber toprağa mı  gidecek?.." diye sordum.Sultan Ahmed yine gözlerini iyice kısarak "Yaralarımı bir bir deşiyorsun"  olarak yorumlanabilecek  bir bakışla bana baktı ve  " - Ah, evlad , ben  İslam ve  tarikat  hakkında  bildiklerimi kendi oğluma bile anlatamazdım. Ancak siz bunun sebebini herhalde anlayamazsınız."diye iç geçirerek cevap verdi. Kısa bir suskunluktan sonra sözlerine devam etti: "-Komünistler  Allah demeği  ve Kur'an-ı Kerim okumayı etrafındakilere öğreteni değil, kendi başına bir köşeye çekilip namazını kılıp orucunu tutan müslümanları bile yok ettiler.Bu konuda  daha yeni okula giden ve söylediklerinin neye yol açacağını tabii ki bilemeyen  çocukları anne-babalarına, dede-ninelerine karşı muhbir olarak kullandılar.

 

Çocuk okula gittiğinde parti adına çalışan öğretmenler sorardı: "-Evinizde namaz kılan var mı? "Ya  da  Ramazan ayında ise  "Evde sabah kalkıp kimler yemek yemedi, çay içmedi? diye..." Çocuk babası veya dedesinin namaz kıldığını veya oruç tuttuğunu söylerse bu hemen parti komiserlerine rapor edilir ve  çocuğun ifadesi esas alınarak babası veya dedesi  hemen tutuklanıp cezaevine konulur ya Ural'daki veya Sibirya'daki bir çalışma kampına gönderilirdi.Suçu daha ağır görülenler ise derhal  ortadan kaldırılırdı.Ailesi yıllarca tutuklanan yakınının akıbetini öğrenemezdi.Bazen aradan nice yıllar geçtikten sonra  kişinin nerede ölüp nerede gömüldüğüne ilişkin bir yazı gelirdi; çoğu zaman ise böyle bir yazı bile gelmezdi.İşte bu sebepledir ki  bugüne kadar  bildiklerimi kendi etrafımdaki kişilere bile anlatamadım.Bugün elhamdülillah bunları öğrenmek üzere yanıma gelen bir kaç kişiye bildiklerimi anlatma fırsatı buluyorum."

                               

Daha sonra eşim ve oğlumun da ziyaret etmesini arzu ettiğim için yaklaşık on ay sonra Horasan Ata'ya ziyarete giderken   yol üzerinde bulunan Ay Hoca İşan'ın kabrin bulunduğu köye yöneldik.Ay Hoca İşan'ın türbesinin bulunduğu yoksul avula doğru yaklaşırken geçen gelişimde duasını alma fırsatını bulduğumuz"Sultan Ahmed " adlı yaşlı dervişi de görebileceğimizi ümid ediyordum.Türbenin yanındaki evlerden birisi önünde durduğumuzda  kapıya çıkan gence ilk sözlerim Sultan Ahmed İşan'ı görmek istediğimiz oldu.Dervişin torunlarından olan genç yakındaki bir cenazenin defin işlemi için çağrıldığı için Sultan Ahmed Dede'nin köyde olmadığını söyleyince  yüreğime ince bir sızı yayıldı.Bu sızı sadece bir kez görmeme rağmen ihlas ve samimiyetine  hayran olduğum  bu yaşlı dervişli belki de hayatım  boyunca bir daha göremeyecek oluşum gerçeğinden  kaynaklanıyor olsa gerekti.

                                                                            

* * *

                              

Bu arada görevlendirilme  süremiz dolarken resmi görevimiz ile ilgili çalışmalarımızı  da  tamamlamıştık.Türkistan'daki görevimiz  tamamladıktan sonra   uzun bir Çimkent-Almatı yolculuğu ile vardıkları  Kazakistan'ın başkenti  Almatı'da iki gün kalıp Taşkent'ten  başladığımız yirmi günlük Türkistan seferini noktaladık.

 

Türkiye'ye döndükten sonra  Hoca Ahmed Yesevi Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanlığı'na sunulmak üzere  yaptığım araştırmanın sonuçlarını esas  alarak  üniversitenin medikososyal merkezi organizasyonu hakkında bir 

rapor hazırladım. Bu raporla birlikte üniversitede görev almak isteğimi içeren  dilekçeyi de  üniversitenin  Ankara  bürosuna verdim.Aradan kısa bir süre sonra geçtikten sonra  Ahmed Yesevi Üniversitesi  Mütevelli Heyeti Başkanlığı ile  "Yesevi Tanuv"  adlı dersi vermek üzere sözleşme imzaladım.Bu ders üniversitenin bütün fakültelerinde okutulan ortak bir dersti ve  Hoca Ahmed Yesevi'nin  hayatı ve tesirleri ile  ilgili  bir program halinde müfredatta yerini almıştı.Bu ders  üniversite Hoca Ahmed Yesevi adını taşıdığı için  Ahmed Yesevi'nin kim olduğu ve Türk milletinin manevi hayatındaki yeri konusunda üniversiteyi bitiren her öğrencinin belli düzeyde bilgi sahibi olması için konulmuştu.

               

Yapılan hazırlıklardan ve "Allahaısmarladık" ziyaretlerinden sonra 10 Ekim 1994 günü İstanbul Atatürk Havaalanı'ndan kalkan Taşkent uçağına binerek eşim ve henüz 11 aylık olan  oğlum ile beraber  yeni bir Türkistan seferine başladık ve günün ilk ışıkları ile beraber  Taşkent havaalanına indik.Havaalanında pasaport kontrolü için beklenirken  üniversitenin Türkiyeli görevlileri olarak  yirmiiki kişilik  bir grup halinde biraraya geldik.Pasaport ve gümrük kontrolünden sonra eşyalarımızı alarak havaalanı dışına çıktık.Üniversite adına bizi karşılayan  öğretim görevlisi ile tanıştık ve uzun Türkistan yoluna düşeceğimiz bir minibüs ve kamyondan bozma bir otobüs ile  yola koyulduk. Nihayet normal araçlarla dört  saatte alınabilecek yolu  oniki saatte katederek güneş  Türkistan'ın batı ufuklarını  kızıla boyarken yolculuğumuz sona erdi.

 

Bu arada hemen her hafta ailece  Yesevi Hazretleri'ni ziyaret ediyorduk. Türbedeki restorasyon çalışması devam ettiği için Ahmed Yesevi hazretlerinin kabrinin bulunduğu odanın kapısı ziyaretçilere kapalı idi.Yesevi hazretlerinin kabri üzerindeki sandukanın üzeri büyükçe bir naylon ile kaplanmıştı.Bu nedenle ziyaretlerimizi  kabrin kıble tarafında kalan pencere boşluğunda yapabilme imkanı bulabiliyorduk.

               

Günlerim üniversite, lojman ve öğrencilerin kaldığı yurt arasında geçip gidiyordu.  Türkistan'da günlük hayatı neredeyse çekilmez hale getiren elektriklerin  kesilmesi,suların akmaması gibi aksaklıklara rağmen yine de halimizden memnun sayılırdık.Biraz da ortama uyum sağlamış ve karşılaştığımız zorluklar karşısında yılmamayı kısa zamanda öğrenmiştik.Türkistan'da günlerin nasıl geçtiğini anlamadan zaman su gibi akıp gidiyordu.Üniversite dışında  en çok vakit geçirdiğim yer kentin pazar yeri idi.Hem yiyecekten giyim eşyasına her türlü ihtiyaç malları, hem de çivi,çekiç,musluk  gibi evde ihtiyaç duyulan ufak tefek gereçleri ancak pazarda bulabilmek mümkündü.Ancak bütün Kazakistan'da olduğu gibi Türkistan'da da ihtiyaç mallarının temininde büyük  güçlükler yaşanıyordu.Hemen her gün olmasa da en az haftanın üç günü eşim ile beraber pazara çıkıyor, hem eksiklerimizi gideriyor hem de satıcılarla kısa sohbetler ederek ayak üzeri dostluklar  kuruyorduk.Özellikle Pazar günleri çok hareketlenen pazarda iğneden ipliğe hemen herşey bulunuyordu.Zaten pazarda bulunamayan bir şeyin dışarıda bulunabilmesi neredeyse imkansızdı.

                Pazar gününün bir özelliği de uzaktan-yakından pek çok halı ve kilimin getirildiği halı pazarının en hareketli ve en bol çeşitli olduğu gün olması idi.Bu sebeple her Pazar mutlaka halı pazarına uğrayıp sergilenen halıları  inceliyorduk.Bu arada  iki halı ve iki kilim almaları halı satıcıları gözünde bizi " iyi müşteri"  haline getirmişti.Öyle ki bazen dışarıda bir yerde karşılaştıkları halı satıcıları  hemen yanıma yaklaşıp elinde iyi bir halı olduğunu ve satın almak isteyip istemeyeceğimi sormağa başlamıştı.Özellikle, bütün yönleri ile tam bir Kazak kilimi olan  parlak renkli kilimi alırlarken aracılık yapan yaşlı adamın kilimi  satarken  bizi ikna etmek için tüm sevimliliğini takınarak kullandığı "-Al canım al..." deyişindeki tatlı üslubu hiç unutamayız.

 

                             

HORASAN ATA 'NIN TÜRBEDARI : NUR HOCA

"BİR YAŞINDAKİ MÜSLÜMAN "

 

Öğrenci yurdunda kaldığımız  günlerde en  önemli konuğumuz  Esim Hanım adlı bir Kazak kızıydı.Çok ilginç bir insan olan Esim Hanım ile  ilk kez Türkoloji bölüm başkanının makamında tanışmıştık."Dede Korkud ve  Müziği"  üzerine bir doktora tezi hazırlayan Esim Hanım Almatı'dan Türkistan'a bizden sonra gelmişti.

 

Esim  Hanım Almatı'da 11 yıl Batı müziği eğitimi alarak yaylı sazlar üzerinde eğitimini tamamlamışken gördüğü bir rüya üzerine Batı sazlarını bir kenara bırakmış ve  "kıl kopuz" adı verilen ve Dede Korkud tarafından icad edildiği rivayet edilerek bugüne kadar ilahi bir ibadet vecdi ile icra edilerek getirilen  tarihi Türk sazını çalmağa başlamıştı.Esim Hanım'ın anlattığına göre "Dede Korkut" üzerinede yoğunlaşıp "kıl kopuz" icrasına başladıktan sonra İslam'a olan merakı gitgide artmış ve tesettüre girmişti.

 

Ailesi Yesi yakınlarında, Seyhun nehri kenarında küçük bir kasabada oturan Esim Hanım ısrarla bir gün baba evinde  bizi misafir etmek ve bu arada köylerine yakın bir yerdeki Horasan Ata'ya ziyarete götrümek istiyordu.Söylediğine göre Horasan Ata, büyük bir evliya ve Esim Hanım'ın da  dedelerinden birisi idi. Nihayet uygun bir vakit bulununca  arazi tipinde bir jeep ile  sonuçta çok verimli olacağını bilmeden  bu ziyaret için yola çıktık.

 

Yesi'den Seyhun boyundaki Esim Hanım'ın doğduğu avula kadarki yolculuk oldukça rahat geçti.Aracın ön koltuğunda  yanında oturduğum  temiz yüzlü genç şöför ile dereden tepeden konuşarak yolun nasıl geçtiğini bile anlamamıştım.Şöförümüz geçtiğimiz  yerlerin tarihi hakkında da bilgiler veriyordu.Bugün sadece kalesinin harabeleri ayakta kalan Savran şehrinde sonra gelen yerleşim yerleri Anadolu'yu Türkleştiren Selçuklu boyunun da  köklerini taşıyordu.Bu yerleşim yerlerinin Cend,Özkent,Kılıçlı Baba gibi  isimleri bile tarihe ışık tutacak özelikte idi.Esim Hanım, Dede Korkud'un Oğuzlara  Seyhun boylarını terk etmemelerini vasiyet ettiğini belirtiyor ve bu sebeple Seyhun boyundaki tüm yerleşim yerlerinin Oğuz boylarının  tarihi yurtları olduğunu ifade ediyordu.

 

Seyhun üzerindeki bir köprüden geçerek tarih boyunca Maveraünnehir olarak adlandırılan topraklara  doğudan girerken "Bu anlar tarihi anlar..İşte artık Maveraünnehir'i fethetmeğe başladık!.." diye düşünmekten kendimi alamadım.Bu arada etraftaki tabii manzara değişmiş ve bozkırın koyu sarı,bodur bitkilerden başka bir canlılık emaresi taşımayan manzarası yerini  yer yer ağaçlarla süslü geniş otlaklara bırakmıştı.Bu otlaklarda başlarında hiçbir kimsenin bulunmadığı  "yılkı" adı verilen büyük at sürüleri dolaşıyordu. Hiç kimsenin malı olmayan  ve özgür bir şekilde otlaklarda yayılıp çoğalan bu yılkılar tarımın makinalaşması ve ulaşımın motorlu taşıtlarla yapılması sonucu  atları fizik gücünden yaralanılan bir vasıta olmaktan çıkartmıştı.Buna bir de komünist sistemin mülkiyeti engelleyen katı kuralları eklenince belki de böyle binlerce at,bozkırda özgürlüklerine kavuşmuş bir halde kalmışlardı . Görünümlerine bakıldığında da bundan şikayetçi oldukları söylenemezdi."İşte Selçukluları Malazgirt ovasına taşıyan,Diyojen'in ordusunu hallaç pamuğu gibi atan Cennet atlarının torunları.."  diye aklımdan geçiriyordum.

 

Ailesinin yaşadığı avula geldiklerinde  Esim Hanım seslenerek anne ve babasını çağırdı.Esim Hanım'ın anne ve babası hazır bir  halde bekliyor olsalar gerek ki hemen dışarıya çıktılar.Kısa bir tanışmadan sonra yapılan ikramları kabul ettik.Köyde fazla vakit geçirmeden Horasan Ata'da kesmek niyetiyle arabanın arkasına  kurbanlık koyun da  konulunca  herşey tamam oldu ve Horasan Ata'nın türbesine doğru yola çıkıldı.

 

Yol artık  topraktı ve müthiş bir şekilde tozuyordu.Arabanın camlarını sıkı sıkıya kapatarak toz duman içinde yaklaşık bir saatlik yolculuktan sonra uzaktan görünen iki kubbeyi işaret eden Esim Hanım "İşte,Horasan Ata göründü.."dedi.Etrafı tel örgü ile çevrili bir tepecikteki yükselen Horasan  Ata türbesinin yanına geldiğimizde arabadan indik.

 

Türbe birbirine bitişik iki odadan ibaretti ve  her odada birkaç tane sanduka halinde mezar yer alıyordu.Sandukaların ikisinin baş ucunda kıvrımlı büyük birer yaban koçu boynuzu yer alıyordu; daha sonra bu iki kabrin Horasan Ata ile oğluna ait olduğunu öğrendik.Türbeye girerek kabirlerin ayak ucunda beraberimizde getirdiğimiz  Kur'an-ı Kerim'den Yasin-i Şerif,Sure-i Mülk,İhlas ve Fatiha surelerini okuyarak civarda medfun müslümanların ve özelllikle  Horasan Ata ile ahfadının ruhlarına hediye ettik.Bu sırada Esim Hanım ve ailesi de  adak kurbanlarını  kesdikten sonra yanımıza gelmiş ve duaya iştirak etmişlerdi.

 

Yanlarında daha sonra adının Nur Hoca olduğunu öğrendiğimiz  iri yarı bir Kazak daha vardı.Başındaki takke ve sırtındaki cüppe ile heybetli bir görünüme sahip olan bu kişi türbenin türbedarı idi.Önce bize  kendisine sormadan  türbeye girdiğimiz için biraz kızdı ise de daha sonra kim olduğumuzu öğrenince  yatıştı ve önlerine düşerek diğer bahçedeki kabristanı da gezdirerek özellikle  birkaç kabri gösterdi.Gösterdiği bu kabirlerin hepsi de  Nur Hoca'nın  dedelerine aitti.

 

Türbe ziyaretinden sonra Esim Hanım ve ailesi kurban etini kavurma yapmak üzere akrabaları olan Nur Hoca'nın evine girerken Nur Hoca  bizi  yanda henüz yeni inşa edilmekte olan kerpiçten yapıya  götürdü. Nur Hoca önde, biz  ardında kerpiçten yapıya girdiğimizde buranın mescide benzer bir yer olduğunu gördük.Zemini   kumlu bir toprakla döşeli olan mescidin mihraba benzer girintisi önünde birkaç keçe serili idi.Mescidin çatısı çaprazlamasına uzatılmış iki demir profil üzerine serilmiş,kamışlardan oluşmuştu.Nur Hoca kendisinin bu mescidin banisi  ve ilk imamı olduğunu söyleyip öğle namazının vakti geçmeden namazlarımızı kılmamızı hatırlattı.Bu sade,duru ve yalın mescidde namazımızı kılıp  selam verdiğim zaman Nur Hoca'nın adeta başka bir aleme dalıp gittiğini gördüm. Duasını tamamladıktan sonra Nur Hoca'nın  yanına gidip diz çöktüm ve çevredeki tozların tesiriyle kızarmış her an ağlamağa hazır duran gözlerinin içine bakarken  "Siz kimsiniz? Horasan Baba kim?.. Bu mescidi inşa etmek nereden aklınıza geldi?.." gibi bazı soruları sormak içimden geçiyordu..İşte  bu soruları daha sormadan verilen cevaplar bana daha görür görmez  Kuba mescidini hatırlatan bu takva mescidinde kıldığım namazda duyduğum manevi hazzın sırrını veriyordu.

 

Nur Hoca, diz çökmüş bir halde ben daha bir şey sormadan  anlatmağa başladı: "Ben bundan bir yıl öncesine kadar Allah,peygamber,namaz,dua bilmez birisi idim.Hemen her gün sızana kadar içki içer, çoluk çocuğumla kavga ederdim.Benim dedelerim ise işte şu türbede yatan Horasan Ata'dan bu yana Allah'ın sevdiği insanlar olarak yaşamış iyi insanlardı. Hepsinin kabri de türbede ve civarındadır. Bir gece rüyamda Horasan Ata  elimden tuttu ve "Ey benim asi oğlum!..Ne zamana kadar  bizi utandırmağa devam edeceksin?.." dedi ve tövbe etmemi istedi.Tövbe ettikten sonra yeni bir hayata başlayacağımı ve adımın da Nur Hoca olacağını söyledi.Benden bundan sonra içki içmeyeceğime ve Allah'a kullukta  gayret göstereceğime dair söz istedi.Ben de bu konularda Horasan Ata'ma söz verdim.

 

Bu rüyadan sonra benim halim değişti.Etrafımdaki insanlar bendeki bu değişikliğe şaşırdılar.İçkiyi,kavgayı bıraktım.Abdest almağı,namaz kılmağı öğrendim.Nihayet birgün Horasan Ata'mı ziyaret fikri gönlüme düştü.Buraya geldim,atamı ziyaret etttim. Ayrılacağım zaman sanki bir el beni bırakmıyor ve benim burada kalmamı istiyordu.Türbenin harabe hali de gönlüme çok dokunmuştu.Şehre döndükten sonra artık şehirde yapamayacağımı anladım. Türbenin alt tarafındaki gördüğünüz evi yaptırıp ailemi de alarak  Horasan Ata'mın yanına yerleştim.Bir süre sonra buraya gelen ziyaretçilerin namaz kılacak bir mekana ihtiyacı olduğunu görerek bu mescidin yapımına başladım.Kendi ellerimle bu binayı bu hale getirdim.Bilmiyorum beğendiniz mi?..."  Saf saf bunları anlatan  Nur Hoca'nın gözlerinden yaşlar süzülüyordu.Nur Hoca sözlerine devam ederken  ömrüm boyunca samimiyetini  unutamayacağım bir söz dilinden döküldü:" Ben daha  bir yıllık müslümanım, elimden de ancak bu kadarı geldi.Allah'ım  hoş göre.."

 

Bu  ihlas dolu "Bir yıllık müslümanın elinden gelen işte bu kadardır" sözlerindeki samimiyeti unutmam mümkün değildi.Biraz önce namaz kılarken gönlümden geçen Kuba mescidini,o mescidin inşaında bizzat çalışan Allah Rasulü'nü,O'nun şanlı ashabını  hatırladım.İşte şu karşımdaki garip, yoksul Kazak Türk'ünü  ancak onlara yakın bir yere  koyabilirdim.Daha önce Türkiye'de bazı tarikat mensublarının birbirilerini tanıtırken şeyhe intisablarını dikkate alarak " şu kadar yıl önce intisab ettim"  anlamında "ben şu yaştayım" dediklerine şahid olmuştum; ancak  şu "ancak bir yıllık müslümanım ben..." diye gözyaşı döken Nur Hoca ile nasıl kıyaslanabilirlerdi?.. Nur Hoca'ya cesaret vermek kasdıyla Kuba mescidini, Kuba mescidinin yapımını bildiğim  kadarıyla anlattım.Nur Hoca aramızda oluşan muhabbetten kaynaklanan bir içtenlikle  " Ben bir kaç sureyi yeni ezberledim, onları ben sesli olarak okuyayım, siz  Kur'a-ı Kerimden kontrol edin, yanlış okuduğum yerlerde beni düzeltin.."  dedi ve  başta  namaz sureleri olarak bilinen kısa sureler olmak üzere  Yasin,Mülk,İnşirah,Tin,Asr,Kadir sureleri gibi bazı sureleri ezberden okudu.Ayet-el Kürsi, Bakara ve Haşr Surelerinin son ayetlerini de birbiri ardına hatasız olarak okudu. Yanımdaki mushaftan bu sureleri  takip ederken hayretten hayrete gark oluyordum. Kazakistan'da hiçbir İslami eğitim almamış olan bir kişinin kendi gayretiyle bir yıl içinde gösterdiği bu başarı gerçekten de  çok hayret verici bir durumdu.

 

Tam okuma ve kontrol işi bitmişti ki mescidin kapısında beliren  bir çocuk kurban etinden hazırlanan kavurmanın  hazır olduğunu ve kendilerini beklediklerini söyleyerek  bizi eve  davet etti.Eve geçtik ve evin salonuna hazırlanmış olan yer sofrası etrafında bağdaş kurarak bir yandan piyale adı verilen çanaklarda  ikram edilen çaylarımızı yudumlarlarken  bir yandan da etraftan gelenlerle sohbet etmeğe başladık.

 

Bu sohbet sırasında söz Horasan Ata'nın kim olduğuna gelince Türkistan'da 1988 yılında bulunan ve 1992 yılında "Nesebname" adı ile basılan el yazması bir  şecere risalesi  gündeme geldi.Bu kitabın bir nüshasını üniversitede çalışan bir mühendis bana hediye etmiş; ancak Kiril harfli olrak basıldığı için  tam olarak okuyamamıştım.Bu şecere kitabına göre asıl adı ise Abdulcelil  olan Horasan Ata, Abbasiler zamanında Horasan'ı fetheden İslam kumandanı olduğu kendisine bu ad verilmişti. Horasan'ı fethettikten sonra aldığı bir manevi işaretle Amuderya'yı geçerek Maveraünnehr'e girmiş ve bütün bölgeyi fethederek İslam'ı bölge halkına yaymağa başlamıştı. Muhtemelen  895 yılında ( bir başka rivayette 861 yılında) bir suikast ile şehid olmuş ve şehid olduğu yerde defnedilmişti. Daha sonra kabri  üzerine  şu anda ziyaret olunan türbe Karahanlılar tarafından yapılmıştı.Türkistan'da  "Hoca soyu" diye bilinen ve İslam'a bağlılıkları ile tanınan kabileler  işte bu Horasan Ata olarak bilinen  Abbasi komutanının Maveraünnehir'de evlendiği eşlerinden doğan çocuklardan geliyordu. Bölgede yaygın olan bir halk inanışına göre vücudunda iyileşmesi güç yaralar oluşan kişiler Horsan Ata türbesinde geceleyip türbe civarındaki toprak ile yaralarını mesh ederlerse başta "Çiçek hasatalığı"nın öldürücü yaraları olmak üzere yaraları birkaç gün içerisinde iyileşirmiş. Bir hekim olarak bu rivayete inanmam güç olsa da halk inanışlarının temelinde hiç değilse bir "plasebo etkisi" olduğunu bilen birisi olarak bu rivayeti bize anlatan Kazak şöförün inancını sarsacak hiçbir şey söylemeden dinlemekle yetindim.

 

Bölgede yaygın bir halk inanışı ise Horasan Ata Kabristanı'nın etrafının 7 kez tavaf edilmesi ile yarım Hacc sevabı edinileceği idi. Aynı inanış gerek Yesevi türbesi gerekse  Buhara'nın Kasr-ı Arifan kasabasındaki şah-ı Nakşbend külliyesi için anlatılıyordu ki bu da komünist dönemde Hacc yapma imkanı verilemyen halkın geliştiridiği bir telafi mekanizması olarak değerlendirilebilir. İslami itikadi esaslar açısından "hurafe"den başka birşey olmayan bu "halk inançları"nı aşağılamanın kimseye; hiçbir açıdan faydası olamayacağı konusundaki fikrim Türkistan'daki gözlemlerimin ürünüdür.

 

Kesilen adak kurbanından hazırlanan kavurma ikramından sonra yeniden arabaya binilerek Yesi şehrine doğru yola çıktık.Yolda arabayı kullanan  şöförümüzün   son yıllarda kendisini "hoca soyu"nun şeceresinin araştırılmasına hasreden amcası ile karşılaşınca durduk. Şöförümüz amcasına telefonla Türkiye'den gelen bir araştırmacının Horasan Ata'yı ziyaret edeceğini  haber verince yıllardır bu konu ile ilgilenen yaşlı adam bizimle görüşmek üzere bulunduğu kasabadan yola çıkmış ve bizi ancak dönüş yolunda yakalayabilmişti.Arabalardan inildikten sonra  yolun hemen kenarındaki bir yeşil alanda bağdaşlar kurularak sohbet başladı.Yaşlı adam  ta Adem (A..S.)'dan bugüne Kazakların ve Kazak soylarının şeceresini ihtiva eden neredeyse 4 metrekare büyüklüğünde bir şecere haritasını çimlerin üzerine yaydı ve Kazakların Nuh (A.S.)'ın hangi oğluna dayandığını bugünden geriye doğru hazırladığı şecerede gösterdi.Daha sonra başka bir şecere ortaya serilerek "hoca soyu"nun tarihi seyrini anlatmağa başladı. Bu şecereye göre de Nesebname risalesinde olduğu gibi Orta Asya'daki bütün "hoca soyu"nun Hazret-i Ali'ye dayandığı görülüyordu. Söz Horasan Ata'ya gelince yaşlı Kazak daha bir heyecanlandı.Eski bir komünist olarak küçük bir kasabada parti temsilciliği de yapmış olan yaşlı adam artık beş vakit namazını aksatmadığını ve bütün ömrünü İslam'ın Orta Asya'da yayılışı konusuna vakfettiğini biraz utanarak biraz da gururla anlatıyordu.Bu arada Horasan Ata'nın vefatının 1100. yıldönümünde  türbesinin restorasyonu ile etrafında bir külliye oluşturulması için verdiği mücadele sonunda 1995 yılı güzünde resmi törenler yapılması için yetkilileri nasıl  ikna ettiğini anlatırken  gururlandığını belli ediyordu.

 

İyice duygulanan yaşlı adam,Horasan Ata ilgili bazı menkıbeleri de anlatmağa başladı.Güneş Maveraünnehr'in uçsuz bucaksız kırlarında zevale doğru yaklaşırken ve uzaklardaki ufuklar kızarmağa başlarken biraz önce ziyaret ettiğimiz Horasan Ata'nın menkıbeleri dinlemek kadar hoş bir şey olamazdı.Yaşlı adam Kazak soyunun izleriyle çukura kaçmış  gözleri iyice kısılmış bir halde vecd içinde anlatıyordu:

               

"Horasan Ata diye bilinen kişi  Abbasi sultanlarından II.Abdurrahman'ın oğlu Abdulcelil Bab'dır.Daha önce birkaç kez fethedilmeğe çalışılan Horasan bölgesi bir türlü fethedilememektedir.Yiğit bir genç olan Abdülcelil Bab, hilafet ordusunun  son seferden de sonuçsuz dönmesi üzerine babasının huzuruna çıkar ve kendisinin seçeceği askerlerle Horasan'a sefere çıkması için ruhsat diler.Babası oğlunun bu isteğini kabul eder ve Abdülcelil Bab güvendiği arkadaşları ile  en yiğit müslüman mücahidlerden bir serdengeçti birliği kurarak  Horasan'a doğru yollanır.Bir ay içerisinde Horasan'ın bütün belli başlı kalelerini fethederek İslam'a açarlar.

 

Bunun üzerine Abbasi Sultanı olan babası  genç oğlunu Horasan Valisi olarak  tayin eder.Ancak valilik Abdülcelil Bab için ideallerinin son noktası değildir.İçindeki cihad aşkı ve yeni beldelere İslam'ı ulaştırma arzusu ile yanıp tutuşmaktadır.Babasına bir mektup yazarak  Arab coğrafyacıların "Ümmülderya" (=suların anası) olarak  adlandırdıkları Ceyhun nehrini geçerek kuzeydeki Türk Oğuz  kabilelerine İslam'ı ulaştırma arzusunda olduğunu iletir.Babası oğlunun cihad aşkını ve fetih tutkusunu bildiği için ruhsat vermek zorunda kalır. Abdulcelil Bab  yine serdengeçti yiğitleri ile atlanır ve Ceyhun'u atlarıyla geçerek  Maveraünnehre dalar.Bir yıl içinde  hemen bütün Batı  Maveraünnehr'i fethederek Aral gölüne kadar ulaşır.Bölgede yaşayan Oğuz boylarını hükümranlığı altına alır ve onları İslam'a davet eder.Oğuz kitleleri akın akın İslam'a girmeğe başlarlar.İlk müslüman Türk devleti olan Karahanlılar ve Selçuklular arasında başlamış olan  "müslümanlaşma" süreci hızlanır.

 

Bu arada Kara Hıtay olarak bilinen bölgede Oğuzlarla sürekli çatışma içinde bulunan putperest moğollara karşı büyük muharebeler cereyan eder.Abdülcelil Bab ve serdengeçtileri Maveraünnehr'de  Oğuz boyundan kızlarla evlenirler ve doğan oğul ve kızlarıyla  bölgenin İslamlaşma sürecinde demografik temellere oturan  yeni bir dönemi de fiilen başlatırlar. Bu arada Abdulcelil Bab'ın manevi derecesinin yüksekliğine bağlı olarak etrafında bir efsane halesi oluşur ve dilden dile anlatılarak bugüne kadar ulaşır.Bu efsanevi menkıbelerin bir kaç tanesini  hiç duraklamadan bir çırpıda anlatan yaşlı adam  yere yaydığı şecerenin başka bir bölgesine parmağını uzatarak konuşmağa devam etti:

 

"Horasan Ata'nın kardeşi olan İshak Bab ise Hoca Ahmed Yesevi hazretlerinin büyük dedesi olmaktadır yani Horasan Bab,  Yesevi hazretlerinin büyük amcası sayılmak gerekir.Hepsinin soyu ise Peygamber efendimiz (s.a.v.)in amca oğlu  ve damadı Hazret-i Ali-yyül Murteza (k.v.)ye  ulaşmaktadır.Ben Horasan Bab'ın 30. kuşak torunuyum.Bu şecereler bizim elimizde nesilden nesile intikal etmek suretiyle oluşmuştur. Son yıllarda tarihi şecerelerin ortaya çıkması ile Orta Asya'da İslam'ın yayılışında sahabei-kiramın soyundan gelen mücahdilerin oynadığı rol açıkça görülmeğe  başladı.İşte elimizdeki Nesebname de bu şecerelerden birine dayanan belge niteliğinde bir kitaptır" diyerek elindeki küçük risaleyi bana uzattı.

 

Küçük  boyda 44 sayfalık bu kitabı elime alarak bu kitapçıktan haberim olduğunu; anlattıklarını  ve risaledeki Hoca Ahmed Yesevi hazretlerinin şeceresini Türkiye'de yayınlamak üzere bana  emanet edip edemeyecekleri sorduğumda  verilen cevap olumlu idi.   Kitap Türkistan'daki Ahmed Yesevi Üniversitesi'nin iki öğretim görevlisi tarafından bir el yazmasına dayanılarak hazırlanmış ve kiril harfleri ile 1000 adet basılmıştı. "İnşaallah bu emanetin gereğini hakkıyle yerine getirebilirim" duası ile vedalaştık ve yola çıktık.İşte bugün bu sayfalarda o günkü konştuklarımızın  ve şecerenin   Türkiye kamuoyuna yansıtılması ile vermiş olduğum söz de yerine gelmiş oluyor.O gün Horasan Baba'yı ziyaretin ardından Orta Asya'nın bilinmeyen tarihine ışık tutan nadir kaynaklara ulaşmak  gezimizin bereketli sayılmasına yeterdi ve Türkistan maceramızın ailece katlandığımız  bütün yorgunluğuna bedeldi.

 

Türkiye'ye döndükten sonra Türkiye'de hemen hiç kimsenin bilmediği bu "Hoca soyundan olmak" kültünü araştırınca konunun eski Sovyet idaresindeki Batı Türkistan'da olduğu kadar hatta daha fazla bugün Çin esaretinde olan Doğu Türkistan'ın tarihinde de çok önemli bir yeri olduğunu anladım. Hatta 16-17. yüzyıllarda bu "Hoca soyu" bir devlet yapılanması oluşturmuş ve saltanat kavgası yüzünden  bilinçsiz  bir tercihle  soydaşlarına karşı Budist Tibetliler ile işbirliği yaparak Doğu Türkistan'da ilk "yabancı işgali"nin yerleşmesine ve Türklere yöneltilen kanlı katliamlara  neden olmuşlardı. Türkistan'ımın "bahtı" demek ki o günlerden "karalı"...

 

Yol boyunda yıkık bir türbenin yanından geçerlerken arabanın durmasını talep ederek  indim ve harabe haldeki türbenin fotoğraflarını çektim.  Esim Hanım bu türbenin çatısının yıkık oluşu sebebiyle "tepesi oyuk evliya" diye anıldığını burada yatan zatın kim olduğunun bilinmediğini ve bazı tarihçilerin zannınca Karahan'ın babasına ait olduğunu anlattı. Esim Hanım'ın anlattığın göre çevrede İslam mücahidlerine kılıç hazırlaması sebebiyle "Kılıçlı Baba" olarak anılan bir velinin yanısıra İslam ordularına vermek üzere yaban atlarını ehlileştiren "Seyis Baba" adlı bir diğer veliye ait türbeler de vardı.Bu evliyaullaha da birer fatiha gönderdikten sonra güneşin batımının yaklaştığı saatlerde geldiğimiz yollardan   akşam saatlerinde Yesi'ye vasıl olduk.

                              

YESEVİ HAZRETLERİNİN ŞECERESİ     

      

O akşam yol yorgunluğuma aldırmadan "Nesebname"  isimli risalenin Kiril harfli metnini biraz zorlanarak da olsa baştan sona  okudum. Bu risaleyi basıma hazırlayarak bir tarihi döneme ışık tutan araştırmacılar Emirbek Müminov Kurbanoğlu ve Zikiriya Candarbekov Zamanhanoğlu'nun kaleme aldığı sunuş yazısı şecerenin nasıl gün ışığına çıktığını  açıklıyordu. Buna göre şecere Hoca Ahmed Yesevi hazretlerinin ağabeyi Sadr Şeyh'in öz torunu olan ve  Yesevi  hazretlerinin vefatından sonra bir süre dergahın postunda oturan Mevlana Safiüddin Orunkışlaki tarafından onüçüncü asrın ilk yarısında hazırlanmıştı. Orunkışlaki'nin hazırladığı bu şecere daha sonraki nesiller tarafından günümüze kadar ulaştırılmıştı.Bu risalenin basımında kullanılan şecere de işte bu çoğaltılan şecerelerden birisi idi ve araştırmacılara göre  ondokuzuncu yüzyılın ortalarında kaleme alınmıştı. Şecerenin başına doğruluğunu onaylamak üzere üç adet tarihi mühür vurulmuştu.Bu mühürler şecereyi inceleyen zamanının alimi kişilerin  şeceredeki bilgileri tasdiki anlamına geliyordu. Şecere 25 cm.  eninde yedi metre uzunluğuna varan kalın bir kağıda yazılmıştı ve rulo halinde saklanarak konulduğu deri mahfaza içerisinde bu güne kadar ulaşmıştı.

 

Şecere bugünkü Kazakistan'ın büyük şehirlerinden Kızılorda yakınlarındaki Canakorgan (=Yenikurgan) kasabasında Kuvandık Serverov adlı yaşlı bir zat tarafından okunmak ve yararlanılmak üzere araştırmacılara ulaştırılmıştı.

               

Kitabın sonunda yer alan şecereleri  ve  düzenlenen soy kütüğünü incelediğimde  Horasan Ata'nın kardeşi İshak Bab'ın   Hoca Ahmed Yesevi'nin büyük atalarından birisi olduğunu gördüm.Bu konuda en ufak bir bilgisi olmayan ve pek çok kişinin Ahmed Yesevi adını dahi işitmediği Türkiye'de bu soy kütüğünü yayınlamak üzere Latin alfabesine aktarmağa karar verdim.Bu soy kütüğü  Hazret-i Ali (k.v.)'nin oğullarından miladi 700 yılında vefat eden Muhammed ibn Hanefi'den başlamak üzere önce Horasan Baba'ya  ve nihayet Hoca Ahmed Yesevi'ye uğradıktan sonrak günümüzden  yaklaşık yüz yıl öncesine kadar uzanıyordu.Ertesi gün  şecerenin Hoca Ahmed Yesevi'ye kadar ulaşan kısmını  gösteren şemayı latin harflerine aktararak soy ağacı şeklinde yayına hazır hale getirdim.Türkiye'ye döndüğümüzde bu şecerenin yayınlanmasının önemli bir hizmet olacağını düşünmüştüm.

                Hz.Ali  (k.v.)

 

                    Muhammed  Hanefi

 

                  Abd ül-Fettah 

 

                   Abd ül Cebbar 

 

                 Abd ül-Kahhar

 

                      Abd  ur-Rahman

 

          İshak Bab                Abd ül-Celil (HORASAN BABA)

 

                                Harun Şeyh

 

                               Mü'min Şeyh

 

                                 Musa Şeyh

 

                                 İsmail Şeyh

 

                                 Hasan Şeyh

 

                                Osman Şeyh

 

                                 Ömer Şeyh

 

                          Muhammed Şeyh

 

                              İftihar Şeyh

 

                             Mahmud Şeyh

 

                                İlyas Şeyh

 

                              İbrahim Şeyh

 

                HOCA AHMED YESEVİ

 

* * *

 

Ahmed Yesevi'nin soy bakımından Hz. Ali'ye kadar ulaştığına ait bir iz de Yesevi'nin Divan-ı Hikmet'inde Hz. Ali (K.V.) hakkındaki bir hikmette yer almaktadır. Divan-ı Hikmet'in tarafımdan hazırlanarak Türkiye Diyanet Vakfı Yayını olarak basılan nüshasında 45. sırada yer alan bu hikmette:

 

Dördüncüsü dost olan Hakk arslanı Ali'dir,

Hem Mirac'da yar olan Hakk arslanı Ali'dir.

 

Dediği sözü rahmani, görsen yüzü nurani,

Kâfırlerin kıranı Hakk arslanı Ali'dir.

 

Himmet kuşağı belinde, Mevlâ'm yâdı dilinde,

Zülfikar'ı elinde Hakk arslanı Ali'dir.

 

Binip çıksa Düldül'e, yere düşer zelzele,

Kafirlere velvele, Hakk arslanı Ali'dir.

 

Düşmanlara mukabil, oldu kâfire katil,

Kılan bâtılı zâil Hakk arslanı Ali'dir.

 

Rahmet eyleye Bir ve Var, her ne kılsa gücü var,

Hoca Ahmed'e mededkâr Hakk arslanı Ali'dir.

 

beyitleri ile Hz. Ali' yi  öven Yesevi ; bu hikmetten önceki üç hikmette andığı Hz. Ebu Bekr-i Sıddîk (R.A.) ; Hz. Ömerü'l-Faruk(R.A.) ve Hz. Osman-ı Zinnureyn(R.A.)  ile kendisi arasında bir imada bile bulunmazken Hz. Ali'yi kendisine "mededkar" olarak ; bunaldığında "imdadına koşucu ve himmet edici" olarak  nitelemekte ve aralarındaki ruhani ilişkiye işaret etmektedir.

 

 

 

* * *  * * * *

Türkiye Molası & Gerçekleşen "Türkistan Rüyası"

 

Bu arada üniversiteye Türkiye'den kaydolan  öğrenci grubunun Türkistan'a gelip yerleşmesinden sonra  ortaya çıkan ihtiyaç üzerine yurtta oluşturduğum  revirin ihtiyaçları nedeniyle bazı ilaç ve tıbbi malzemelerin alımı ile görevlendirildim.Bu görevlendirilmenin gerekleri nedeniyle ailemle beraber 13 Aralık 1994 tarihinde Taşkent üzerinden Türkiye'ye döndük.

 

Türkiye'de hazırladığım ihtiyaç listesinde bulunan  tıbbi alet ve gereçler ile   ilaç ve malzemenin alımı konusunu üniversitenin Ankara bürosu ile işbirliği yaparak temine çalışıyorduk Üniversite bürosunun yetersizliği nedeniyle işlemler çok yavaş ilerliyordu. Nihayet alım işlemleri tamamlanan ilaç ve malzemelerin bulunduğu kolilerle birlikte artık kanıksadığımız Taşkent havaalanı, Kazakistan-Özbekistan sınırından geçerek Çimkent üzerinden Türkistan'a dönüş yolunu bir kez daha kat edip 24 Şubat 1995  günü Türkistan'a ulaştık. Artık üniversite öğretim görevlileri ve öğrencilerin acil sağlık problemlerine çözüm bulabilme imkanına kavuşmuştum.

 

Türkiye'ye ilaç ve malzeme alımı için geldiğim sırada Türkiye'den  ayrılmamıza birkaç gün kala Mustafa Karadağ Efendi ile  görüşmek ve özellikle Türkistan'da gördüğüm rüyayı tefsir ettirmek üzere evlerine telefon ederek  ziyaret için randevu istedim.Telefonda görüştüğümüz Mustafa Karadağ Efendi, kapısının bize  her zaman açık olduğunu ve çekinmeden gelmemizi söyleyince  içime  düşen sıkıntı dağılıp gitmişti.

               

Kısa sorularla hal ve hatır sormalardan sonra Mustafa Karadağ Efendi'nin biraz bozulduğunu öğrendiğim sağlık durumu konusunda bir süre konuştuk.Vaktin biraz daralmasını da düşünerek  asıl ziyaret sebebimi oluşturan rüyayı anlatmağa başladım. Anlattığım rüyayı kemal-i ciddiyet ile dinleyen Mustafa Karadağ  Efendi'nin yüzü biraz asılır gibi oldu.Rüyayı anlatmam bittikten sonra adeta bir  murakabe yapar gibi bir süre sessizleşen ve adeta içine gömülmüş gibi olan Mustafa Karadağ Efendi, konuşmağa başladı:"-Evladım, bu rüyan tamamen Ahmed Yesevi hazretlerinin ruhaniyeti tesiriyle görülmüştür ve elhak haktır.Ayan-beyan görülüyor ki Ahmed Yesevi hazretleri kendi adı geçirilerek ve kendi adı kullanılarak yapılan bazı işlerden rahatsız olmaktadır.Ayrıca türbe inşaatında çalışan bazı insanların  kebair  günahlarla meşguliyetleri ve hatta  gusül abdestine dikkat etmemeleri Hazret'in gücüne gitmektedir.

                              

Bu rüya üzerine  senin üzerine düşen ve Allah rızası için yerine getirmen gereken iki görev var:Bunlardan birincisi  türbe  inşaatının sorumlusu ile görüşmen  ve  işçilerini ikaz etmesini ve özellikle cünüb halde türbe üzerine çıkarak çalışmamalarını öğütlemesini benim adıma rica etmendir.Eğer bu ricaya  rağmen aynı  masiyetlere ve saygısızlığa devam ederlerse  korkarım ki çoluk-çocuklarının, beldelerinin başına  büyük musibetler musallat olur.Allah dostlarının şakası yoktur, evladım... İkinci hususa gelince  rektör yardımcısı beye de söyle kendisine dikkat etsin.Manevi bir tokat yiyebilir; kendisine çekidüzen versin.Allah dostlarının şakası yoktur, evladım...

               

Senin rüyanın sonunda  Yesevi hazretleri ve türbe hakkında sarf edilen  ileri-geri  laflar üzerine çok üzülmen  ve Yesevi hazretlerinin büyüklüğü hakkındaki fikrinde sebat etmen senin Hazret'e duyduğun muhabbete ve bu husustaki sıdkının sağlam olduğuna işarettir.Bu rüya vasıtasıyla Hazret'in rahatsızlığını bildirmesi ise senin Hazret'e duyduğun muhabbetin karşılıksız olmadığına işaret olsa gerektir."

               

Bu sözleri birbiri ardına adeta  zihnime kazır gibi söyleyen Mustafa Karadağ Efendi, daha sonra derin bir nefes alarak arkasına yaslandı ve bir süre  gözlerini kapayarak  sessizleşti.

               

Rüyamın yorumu bitince ortlığı kaplayan sessizlik esnasında içimden Allah'a hamdettikten  sonra tevdi ettiği görevleri Türkistan' a  dönünce yerine getireceğime dair  Mustafa Karadağ Efendi'ye söz verdim.

                              

Türkistan'a geldikten sonra bir hafta içinde Mustafa Karadağ Efendi'nin tavsiyesi ile  Yesevi külliyesi restorasyonunu yürüten ekibin başında bulunan şantiye şefi mühendis ile görüşerek  bana tevdi edilen uyarı görevini yerine getirdim. Bu uyarı  sözlerime cevaben şantiye mühendisi,  kendilerinin de bu konuda dikkatli olduklarını ve türbede uygunsuz hareket eden iki Türkiyeli işçinin işine son vererek geriye gönderdiklerini, ancak yerli işçilerden bazılarının sarhoş halde türbenin üzerine çıktığını görmelerine rağmen pek bir şey yapamadıklarını, ancak bundan sonra  iletilen uyarıya daha fazla dikkat etmeğe çalışacağını söyledi.

               

Bu şekilde , Mustafa Karadağ Efendi'nin birinci uyarısını yerine iletmiştim.Üniversitenin  Türkiyeli   rektör  yardımcısına  iletmem gereken  uyarıyı ise  iki kez görüşmemize rağmen  durum ve ortam uygun olmadığı için anlatma fırsatı bulamadım.Kendisi hakkındaki Mustafa Karadağ Efendi'nin yaptığı uyarıyı iletmeme fırsat  bulamadan  rektör yardımcısı benim de muhatabı olduğum ve maddi zarara uğradığım   bazı idari problemler sebebiyle istifa etmek ve Türkistan'dan ayrılmak zorunda kaldı. Bu "inanılmaz görünen " olaylar gelişirken kulağımda sürekli olarak Mustafa Karadağ Efendi'nin rüyamı yorumlarken iki kez tekrarladığı şu sözleri yankılanıyordu: "Allah dostlarının şakası yoktur, evladım..." 

               

Üniversite camiasında  huzursuzluğa yol açan  olaylar gelişirken  sebeb ve sonuçlarını gerçek mahiyetiyle -sanıyorum müstafi rektör yardımcısı da dahil-   pek kimse anlayamadı.

               

RAMAZAN  BAYRAMINDA  TÜRKİSTAN

 

Üniversite lojmanlarının bulunduğu "ikinci mikrorayon" adı verilen mahallede düzensiz elektrik ve su kesintileri olduğu için su ve elektrik kesintilerinin hemen hiç olmadığı  öğrenci yurdunda yaklaşık 15 metrekarelik  bir odaya yerleştik.Yurtta tuvalet ve banyo konusunda  bazı sıkıntılar olmasına karşılık günde iki öğün yemek çıkıyor olması ve ulaşım derdi olmayışı nedeniyle yurtta kalmamız özellikle vakit yönünden  bizi rahatlatmıştı.Türkiye'den Türkistan'a  getirdiğim bilgisayarımı yurdun revir olarak ayrılan odasına yerleştirdim ve yapmayı planladığım çalışmaların taslağını bilgisayara kaydetmeğe   başladım.

 

Bu arada tezhib sanatçısı olan eşim de Türkiye'de hatta Hüseyin Kutlu'ya yazdırdığımız "Ya Hazret Sultan Hoca Ahmed Yesevi Kaddesallahu Sırrahu" ibaresini içeren hat levhasının tezhibini yapmağa başlamıştı.Penceresinden Yesevi hazretlerinin türbesinin kubbelerini görebildiğimiz bir  odada bu çalışmaları yaparken manevi yönden çok  rahatlıyorduk.

 

Türkistan'a geldiğimizde Ramazan'ın bitimine beş gün kalmıştı. Geçtiğimiz Ramazan'ın son  iftarlarını  Türkiye'den gelen öğrencilerle  birlikte öğrenci yurdunda bambaşka bir havada yaptık.Öğrencilerden birisinin okuduğu ezandan sonra yurdun loş kantininde etrafında toplandığımız  "fukara"  iftar sofralarının  da  kendisine özel bir tadı olduğu muhakkaktı. Teravih namazı da öğrencilerle birlikte yurdun mescid yapılan odasında kılınıyordu.Kadir gecesi yurdun bu mütevazi mescid odasında  okunan Kur'an-ı Kerim ile gece ihya edildi.O gece yurtta kalan bütün Türkiyeli öğrencilerin tam kadro  mescidde bir araya gelmeleri çok hoşuma gitmişti.Bu şekilde Ramazan'ı tamamlayıp  bayram sabahına geldik.

 

Bayram sabahı Türkistan'daki tek camide kılınacak bayram namazını belgelemek için  için yanıma videokamera ve fotoğraf makinemi de alarak birkaç öğrenci ile beraber yola koyulduk.Yesevi hazretlerinin türbesinin yanındaki alandan geçerek  mescide yaklaştığımızda  görülen manzara çok hoştu.Cemaat camiiyi,  son cemaat yerini,  camiin büyük avlusunu doldurduktan sonra cami duvarlarından dışarı taşmış ve şehrin en büyük  yolu olan Kızılorda-Çimkent asfaltını da  alabildiğine kaplamıştı.

 

Bu muhteşem  görüntüleri kaçırmak istemediğimden yolun kenarına park edilmiş bir kamyonunun üzerine çıkarak  hem fotoğraf makinesi hem de videokamera ile bu olağanüstü anları kaydettim.Yıllarca materyalist bir zulüm altında, dine karşı savaş açan bir yönetimin baskısı ile manevi hayatı abluka altına alınmış bir Türk beldesinde kıldığımız bu bayram namazı unutulmaz bir anı olarak hafızalarımıza yerleşti.

 

Eşim  ve oğlum  ile Türkistan'da bayramı geçirmek aile büyüklerimiz çok uzaklarda olduğu halde hiç de ağır gelmedi. Yurtta ailelerinden ayrı  belki de ilk bayramlarını   geçiren öğrenciler  ve  yurdun Kazak veya Özbek halkından personeli ile  bayramlaştık.Bu toplu bayramlaşma töreni Türkistanlı yurt personelinin çok hoşuna gitti.

 

Kazakistan'da henüz Ramazan ve Kurban bayramları  "resmi bayram " olarak kabul edilmediği için   yerli personel  günlük mesaisine devam ediyordu.Bir ara birkaç arkadaşla beraber rektörlüğe uğrayıp  üniversite görevlileri ve  rektör  ile  de bayramlaştık.Aynı zamanda  Kazakistan milletvekili de olan rektör  önümüzdeki günlerde verilecek bir kanun teklifi ile dini bayramların  bayram olarak "resmen" kutlanmasına yönelik düzenleme yapılacağını  belirtti.Bu arada Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev''in  bayram münasebetiyle müslümanların bayramını tebrikinden hareketle Orta Asya'daki siyasi durum ve Kazakistan'ın konumu üzerinde durdu.Bu konuşmayı dinlerken , rektörün dünya meselelerine hakim ve milletinin yararını düşünene bir aydın olduğunu görerek  sevindim.Bayramdan birkaç gün sonra açıklanan yeni Kazakistan hükümetinde rektörümüzün  eğitim ve öğretim işlerinden sorumlu  "Bilim Bakanı" oluşunu da  aynı duygular içinde memnunlukla karşıladık.

 

Bayramın ikinci ve üçüncü günlerinin Kazakistan'da diğer günlerden hemen hiçbir farkı yoktu.Bayramın üçüncü günü Türkistan'daki Özel Türk Lisesi Müdürü'nün  daveti üzerine lisede düzenlenen öğle yemeğine katıldık.Müdür yemekten önce diğer bir-iki öğretim görevlisi yanında benim de Türkistan'da bulunan hemen hemen bütün Türkiyeli  insanların bir araya geldiği bu toplantıda   bir konuşma yapmamı rica etmişti.Bu istek üzerine  bir konuşma yaparak Türkiye'den uzakta olmamıza rağmen, bu bayram günü Türkiye'den gelmiş insanların  biraraya gelmelerinden duyduğum mutluluğu dile getirdim. Daha sonra  o bayram günü Türkistan'da  bulunmamızın vesilesi  olan  Ahmed Yesevi hazretlerinden bir nebze bahsettim .Sözlerime Ahmed Yesevi hazretlerinin  hikmetlerinden  "Bişek bilin bu dünya bütün halktan geçer ha" mısraı ile başlayan bir hikmeti ile devam ettim.Daha sonra Yesevi hazretlerinin  has müridlerinden Süleyman Hakim Ata'nın bir şiirinden alınan 

 

  "Yesi-Sayram arası, yatar cevher parçası,

  Meşayihin  sultanı Şeyhim Ahmed Yesevi.

 

  Baksa Kabe'yi gören, bassa yerler dürülen

  Ledün ilmi verilen  Şeyhim Ahmed Yesevi.

 

  Gün doğumundan batana,her kavimden insana

  Himmet edip  yücelten Şeyhim Ahmed Yesevi

 

  Türkistan'a varalım,hizmetinde olalım

  Ne lutfetse alalım Şeyhim Ahmed Yesevi."

 

mısraları ile sürdürdüğüm  sözlerimi herkes ile helalleşerek ve bu bayram gününde herkesin de birbirine hakkını helal etmesini dileğimle  bitirdim.

 

"Yesevi Tanıma"nın  Başlangıç Dersleri

 

Bu arada ikinci sömestr dersleri başlayan üniversitede ders programalrı da düzene girmiş ve üniversitenin adını aldığı Hoca Ahmed Yesevi'nin hayatı ve etkilerini öğrencilere kavratmağa yönelik olarak planlanan Yesevi'yi Tanıma-Anlam diye çevirebileceğimiz "Yesevi Tanuv"  derslerinin haftalık gün ve saatleri de belirlenmişti. "Yesevi Tanuv " adlı programın  ilk dersini -daha doğrusu konferansını-  11 Mart 1995 günü Kazak Edebiyatı bölümünün birinci sınıf öğrencilerine verdim. Bu şekilde Türkistan'a geliş sebeblerimizden en önemlisi ve sıralamak gerekirse birincisi  de  tahakkuk etmiş oluyordu. O gün üzerimdeki yüklerden birisi daha kalkmıştı ve çok ferahlamıştım; Türkistan'daki varlık nedenlerimizden birisi tahakkuk etmişti. Ahmed Yesevi  hakkında  kendi kendime  vermiş olduğum bir sözü daha yerine getirmiştim. Bunun verdiği tarif edilmez bir mutluluk ve gönlümü kuşatan bir huzurla rahatlamış bir halde yurdda bırakmış olduğum  eşim  ile oğlunun yanına döndüm.

 

Kuşata'da Bir Nakşbendi Sultanı

 

Türkistan'da bulundupğumuz sürede civardaki İslami bilgi; bilinç sahibi kişileri ve özellikle tasavvuf erbabaı denebilecek insanları araştırıp soruyorduk. Bu araştırmamız sonucu Yesei şehri ile yakınındaki Kentav adlı yeni yerleşim birimi arasında bulunan Kuşata adlı kasabada bir derviş olduğunu öğrendik. Bir gün bu dervişi ziyarete gittik. Sultan Ata adlı bu derviş Nakşbendi tarikatına mensubtu; babası da ünlü bir Nakşbendi mürşidi olarak yaşamış ve dünyadan göçmüştü. Mürşidi olan Özbekistan'ın Nemengan ilinden İbrahim Şeyh babasının halifesi olarak vefatından sonra irşad görevini üstlenmiş bir ehl-i tasavvuf idi.

 

Her halinden ve her yönüyle kamil bir insan olduğu anlaşılan Sultan Ata'nın bize verdiği bilgiye göre İbrahim Şeyh'in bütün Orta Asya ülkelerinde müridleri ; bağlıları vardı. Tasavvufa hizmette bayrağı "babamdan daha ileriye taşıdı" diye mürşidini överken öylesine samimi idi ki... "İbrahim Nemengani  ve yanındaki müridleri   her yıl Ramazan ayının ilk haftası ile Rasulullah Efendimiz Hz.Muhammed'in mevlidine rastlayan Rebiü'l-evvel ayının onikisinde  Sayram'da İbrahim Ata ve Karasaç Ana'yı ; Otrar'da Arslan baba'yı ziyarete edip Yesi'de Ahmed Yesevi'yi ziyarete ettikten sonra babamın hatırasına hürmeten  kalkıp buraya; Kuşata'ya  beni de ziyarete de  gelirler." derken kendisini bize  övmüş gibi hissederek iki büklüm olmuştu.  Sultan Ata "Nemenganlı İbrahim Şeyh Kuşata'daki çiftlik benzeri  yerdeki köy evimizde geçirdiği  günlerde civardan gelen müridlerin manevi durumları ile ilgilenir, sorularına cevap verir ve aynı zamanda tasavvuf yoluna yeni girmek isteyen taliblerin biatını kabul eder.  Tarikata yeni katılımlar da en çok bu zamanlarda olmaktadır. Bu belirttiğim zamanlarda gelebilmiş olsaydınız sizler de   fiilen Nakşbendi tarikatını yürüten İbrahim  İşan ile görüşebilirdiniz." diye bize  bölgede tasavvuf hakkında  alabildiğimiz en ciddi ve somut  bilgiyi vermişti.

 

Ev sahibi olarak biz konuklarına eliyle  ikramlarda bulunan 60 yaşlarındaki  Sultan Ata;  bu bilgileri büyük bir içtenlik ve samimiyet ile anlatırken bu teslimiyet ve samimiyete halel getirmemek için sözünü hiç kesmeden dinliyorduk. Sözlerini tamamlayınca Sultan Ata'ya olur da İbrahim İşan oralara yol düşürürse üniversiteye haber göndererek kendisini görebilmemize fırsat sağlamasını rica ettik. Bu ricamızı kabul ettikten sonra vedalaşmağa hazırlanırken  "Benim de size bir sorum olacak..." deyince doğrusu şaşırdım. Sultan Ata,  kısa bir süre soluklandıktan sonra bize  bir süre önce Türkiye'den  buralara gelen bir Nakşbendi şeyhi hakkında aklına takılan bazı hususları sordu. Bu şeyhin ve daha doğrusu yanındaki şeyhe mihmandarlık eden bir kısmı üniversitenin resmi yetkilisi zevatın  bölgede karşılaştıkları herkesi ; hatta dinden-imandan bihaber bazı ayyaşlar da  dahil herkesi şeyhe intisab ettirmeğe çalışmaları bu mütevazi Nakşbendi dervişinin garibine gitmişti. Bir tasavvuf adamı olarak bu kadar aşırı bir "mürid  toplama merakı"na akıl erdirememiş, işin sırrını da çözememişti.

 

Bu muhlis dervişin  kafasını bulandıracak hususlara girmeden kısa cevaplarla bu durumu izah etmeğe çalıştım. Aynı Türkiye'den gelen zevatın sözkonusu şeyhi "teberrüken" üniversite rektörünün koltuğuna oturtup poz poz fotoğraflar çektirdiklerini anlatsam belli ki manevi alemde çok yol kat etmiş olan bu Nakşbendi sufisinin Türkiye'deki tasavvuf ehli hakkındaki kanaati olumsuz olarak etkilenecekti. Hele de üniversitenin Türkiye'den görevlendirilen ilk rektör yardımcısının büyük bir sorumsuzlukla Türkiye'den çoluğu-çocuğu ile Yesevi aşkına yola düşerek Yesi bozkırına vasıl olan üniversitenin ilk görevli kafilesini ortada bırakarak "büyük tasavvuf üstadı"nın "aferin"ini almak üzere Buhara'nın tozlu  yollarında kaybolmasını ve Türkiye'den gelen ekibi orta yerde bırakması nasıl izah edilebilirdi ki...

 

Hacc'a gitmeği çok arzu eden ve bunun için üniversitenin mütevelli heyeti başkanı ile üniversitenin müstafi rektör yardımcısının maddi yönden yardımcı olacaklarına dair kendisine  verdikleri sözü yerine getirmelerini beklediğini ifade eden Sultan Ata  İşan ; eşim ile benim her ikimizin de Hacc görevimizi yaptığımızı öğrenince öylesine hayret etti ki anlatamam. Çünkü Sovyet döneminde imkansız kadar zor olan Hacc yolculuğu komünizm yıkıldıktan sonraki dönemde de bu defa ekonomik sebepler ile yine neredeyse imkansız denilecek kadar zor bir işti. Bizden kendisine de birer "hacı olarak" Hacc nasib olması için dua etmemiz isteyen Sultan Ata'ya bu garib; ancak derya gönüllü ; az bir bilgisi varsa bile onunla sonuna kadar amil mükemmel Nakşbendi dervişine  "inşaallah hacı olması" duası ile veda edip yanından ayrıldık.  Yesevi'nin kentine dönerken yolda bu mütevazi Nakşbendi dervişinin manevi makamı ile Türkiye'de tasavvuf satarak zevk ü safa içerisinde yaşayan; her yıl bir Hacc ve birkaç umre yapmazlarsa kendilerini noksan sayan; yazın sayfiyelerde kışın köşklerde yaşayan "mürşid"lerin halini kıyaslamaktan kendimi alamadım. Vardığım hükmü kendime saklayayım ; nasılsa sonucu az-çok tahmin edebilirsiniz.

 

MİSYONERLER  ve  ÜNİVERSİTE YÖNETİMİ

 

Bir gün üniversiteye ait lojmanların önünde  bulunan banklara oturup hepsi üniversitenin farklı bölümlerinde görevli olan komşumuz öğretim üyeleri ile  havadan sudan konuşuyorduk . Kazak komşularımızdan Dil-Tarih Fakültesi öğretim üyelerinden bir doçent o gün fakültede tanık olduğu bir durumu anlatmağa başladı.Daha sonra doçentin benim Yesevi Tanuv dersine girdiğim için bu konuya girdiğini anlayacaktım.Kazak doçentin anlattığına göre üniversitenin Doğu Bilimleri Fakültesi'nde "gönüllü öğretim üyesi" olarak çalışmakta olan ve aslında tam bir oryantalist-misyoner tipi çizen Amerikalı altı öğretim görevlisinden Boris adını taşıyan en  sinsi  tip, fakülte dekanına nüfuz ederek "Amerika  Birleşik Devletleri'nden gelen büyük İslam tarihi uzmanı" diye bir başka oryantalisti takdim etmiş ve bu konuğa bir konferans düzenlettirilmesini sağlamıştı.

 

Komünist dönemde Sovyetlerin en büyük düşmanı olarak tanıtılan Amerika'nın ve Amerikalıların  son dönemde bütün Sovyetlerde olduğu gibi Kazakistan'da da   popülaritesini yükeseltmişti.Bu havadan  yararlanan "konuk Amerikalı" ,  bir başka Kazak öğretim üyesi  tarafından Kazak Türkçesine aktarılan konuşmasında öyle provakatif bir nutuk atmıştı  ki insan  bu iş için özellikle Türkistan'a gönderildiğini düşünmeden edemiyordu.

 

Komşumuzun anlattığına göre konferansın konusu,  "Tasavvuf-Yesevi ve Türkistan" olarak özetlenebilirdi. Amerikalı oryantaliste göre tasavvuf  Türkleri uyuşturup  Arablaştırmak için icad edilmiş ideolojiydi. Ahmed Yesevi ise bu uyuşturma planında en önde gelen bir figürdü. Bağdat'ta yaşamış olan Arab şeyhi Şehabüddin Suhreverdi, talebelerinden  Necmüddin Kübra ile Ahmed Yesevi'yi özellikle Türkleri Arablaştırmak üzere yetiştirmişti. Bunlardan Necmüddin Kübra  Harezm bölgesinde Türkmenleri, Ahmed Yesevi ise Türkistan'da Kazakları iğfal etmek üzere çalışmışlar ve nihayet  Necmüddin Kübra'nın Harezmşahları Ahmed Yesevi'nin ise Otrar'da hüküm süren Moğolları kışkırtması ile bu iki halk birbirinin üzerine yürümüştü.

 

Bu sebeple bütün Orta Asya tam üç yüz yıl süren ve yüzbinlerce Türkistanlı Kazak ve Özbek'in ölümüyle sonlanan  savaşaların içine yuvarlanmıştı.Ahmed Yesevi'nin Kazaklarla ve diğer Türkistan halklarıyla zaten hiçbir ilgisi yoktu.Bugün ortada olan Divan-ı Hikmet te Ahmed Yesevi'nin değil Arablaşmış Türkistanlı Nakşbendi dervişlerinin yazdığı şiirlerden ibaretti.Yeseviyye tarikatı ise Nakşbendiyye ile ilgisi olmayan şaman adetlerine dayanan bir tarikattı..."

 

Tasavvuf  tarihini ve biraz da Orta Asya tarihini bilen bir kişi için bu sözlerin bir deli saçması ya da bir provokatörün hezeyanları olarak değerlendirmesinden kolay bir şey olamazdı. Hatta konusunun uzmanı namuslu bir oryantalistin bile bu derecede gerçekleri tahrif eden bir konuşma yapması imkansızdı.

 

Doğu Bilimleri Fakültesinin  öğretim üyelerinin hemen tamamı konferans boyu birbiri ardına eklenen bu hezeyanları suskun bir şekilde dinlemiş, bu sözlerdeki çarpıtmalara dayanamayarak itiraz eden komşumuz ile  birkaç Türkiyeli öğrenci ise  dekan tarafından "misafire saygı" gerekçesi ile susturulmuştu.Komşumuzun  ağırına giden de Amerikalı'nın anlattıklarından çok Kazak dekanın bu tavrı olmuştu.

 

Amerikalı "misyon  sahibi" bu öğretim görevlileri söz konusu olunca aklımdan bu olaydan yaklaşık 2 ay önce şahid olduğum sahneler geçti. 8 Mart günü üniversitenin  konferans salonunda bir konser düzenlenmişti. Komünizm döneminde ihsas edilen sözde bayramlardan birisi olan 8 Mart Dünya Kadınlar Günü "Kadın Bayramı"  olarak kutlanmağa devam ediliyordu. Üniversitede düzenlenen  kutlama programı kadınlara yönelik şiir ve şarkılar üzerine kurgulanmıştı. Bu arada üniversitede çalışan veya okuyan  yabancı uyruklu öğretim görevlisi ve öğrenciler de şiir ve şarkılarla programa renk katıyorlardı.Bu yabancı uyruklular arasında önemli bir yer tutan Amerikan uyruklu görevlilerden bir tanesi eşi için hazırladığı romantik bir şarkıyı gitarı eşliğinde seslendirdi ve  epey alkışlandı. Türkiye'den gelen öğrenci grubundaki gençlerden birisi de birkaç türkü ile programa renk kattı.

 

Daha sonra sahneye çıkan ve  misyoner olduğu iddia edilen Amerikalıların en ileri gideni Boris isimli  Amerikalı önce birkaç Kazakça kelime ile kadınların bu gününü kutladıktan sonra söyleyeceği parçayı anons etti."Davud Peygamberin Şarkısı". Anons ettiği bu parçanın sözlerini anlatan Boris herkesin aradığı şefkat ve merhameti kendi dininde bulacağını dile getiren "Davud Peygamberin şarkısı"nı bir Amerikalıdan Kazak Türkçesi'nde  dinlerken gönlümde ve beynimde fırtınalar kopuyordu.

 

Kadınlar günü programında bile inancının propagandasın yapan bu Amerikalı'yı dinledikten  sonra derin düşüncelere dalmaktan da kendimi alamadım. Böyle bir programda Hz.Muhammed (s.a.v.)in bazı sözleri dile getirilse ne gibi reaksiyonlarla karşılaşılacağını  düşünmeden edemedim. Üniversitenin en  yetkili kişisi bile herhalde böyle bir  tebliğin  haberini alınca "canım onun yeri  ve zamanı mıydı?" derdi herhalde... Amerika'nın Colorado eyaletinden kalkıp Türkistan'a gelerek inancının propagandasını yapmağa çalışan bu üç-beş Amerikalı'nın yaptığı tesirin toplumdaki derinliği ne olurdu bu tartışılabilirdi, ancak yapılan işin mahiyeti ve cüretkarlığın büyüklüğü tartışılamazdı. Kazaklara şirin gözükmek için "kurt" anlamına gelen " Börü" adını kendisine yakıştıran bu Amerikalı daha sonra yanına çağırdığı eşi ile beraber bu defa "Anglikan kilisesi'ne davet şarkısı olarak sunduğu bir kilise marşını eşiyle beraber  İngilizce olarak seslendirdi. Şarkının icrasından önce  sözlerin Kazak Türkçesi'ndeki anlamını aktarmayı da ihmal etmeden....

 

Salonda bulunan Türkiyeli ve hepsi de en azından benim kadar inançlı öğretim görevlilerinin hepsinin bu misyoner gösterisini çıt çıkartmadan seyredişimizden utandım.Necip Fazıl'ın deyimiyle imanının öfkesine sahip olamamış insanlarla hiçbir yere varılamayacağını bir kez daha anladım. Bu düşüncelerimin yol açtığı ızdırabla program bitmeden  salondan ayrılmıştım.

 

Çok sarsılmış olan Kazak Doçenti üzüntüyle dinlediğimiz akşamın sabahında üniversitede Türkiye'den gelmiş olan öğretim görevlileri ile bir toplantı  düzenleyerek üniversitenin durumu ile ilgili bir   değerlendirme yapacak olan üniversite Mütevelli Heyet Başkanı'na Amerikan misyonerlerinin  yaptığı bu propagandaların mutlaka anlatılması ve Türkistan'daki Amerikalı misyonerlerin melanetlerine karşı tedbir alınmasının sağlanması gerekiyordu. Bu  provokatif konferansı  davet edilmediğim için dinleyemediğimden komşumuzun tanıklığı ile anlatmam gerekiyordu.

 

Komünist bürokratik dişliler arasında ezilen insanların ruh halini de az çok gözlemleme fırsatı  bulabildiğim için komşumuza sordum:"Yarın bu Amerikalı'nın iftiralarını anlattığımda kaynak olarak sizi   gösterebilir miyim?" Bu net soruya  doçent  yiğit bir tavırla "Elbette, herkes  üniversitede  neler döndüğünü bilsin!.." diye cevap verdi. Bu yiğit öfkesi komşumuzun  Amerikalı'ya ne denli kızmış olduğunu açıkça gösteriyordu. Çünkü komünist sistem çarkları arasına aldığı insanları birkaç hayvani insiyak dışında bütün reaksiyonları körelmiş uysal yaratıklar haline getirmişti. Böyle bir ortamda bir görevlinin amirlerinin başını belaya sokacak bir tavır alması sonuçta kendi başının da ağrıması anlamına geliyordu ve komşumuz doçentin bu hususu bilmemesi imkansızdı.

 

O gün akşam  üniversitenin  tahsis ettiği lojmanımızda eşim ile  Amerikalı misyonerlerin cüreti ve yol açtıkları tahribat hakkında konuşuyorduk. Bu konunun mutlaka  Mütevelli Heyet Başkanı'na iletilmesi gerektiğini ve üniversitenin Türkiyeli öğretim elemanları arasında bunu  yapabilecek kimse bulunmadığını biliyordum. O akşam birkaç gün önce Türkistan'a gelen  ve üniversite ile ilgili görüş alışverişinde bulunan   Mütevelli Heyeti  Başkanı'na  konserde sergilenen hrıstiyanlık propagandasını ve provokasyon amaçlı konferansı açık açık anlatmağa ve mütevelli heyet başkanı dahil üniversite mensuplarına bu konuda düşen vebali   dile getirmeğe karar verdim. Bu görevi yerine getirmek  benim için farz-ı kifaye hükmünde olabilirdi.

 

Sabahki toplantıda  konuyu ne şekilde takdim etmemin  uygun olacağını düşündüğümde ortaya çıkacak  zuhurata göre hareket etmeğe karar verdim; ancak mutlaka ve mutlaka Yesevi hazretlerine dil uzatan Amerikalıların bu melanetini üniversitenin en yetkili kişisine anlatacaktım.

   

Sabahleyin  toplantının yapıldığı konferans salonunda, üniversitenin Mütevelli Heyeti Başkanı, üniversitenin yeni rektörü, Dış İlşkiler Bölüm Sekreteri ve Türkiye'den yeni atanan Rektör Yardımcısı ile beraber  salonun sahnesine konan kürsü etrafında yerlerini aldılar. Mütevelli Heyeti Başkanı ilk sözü alarak uzun ve Türkiye'den gelen herkesi görevini layıkıyla yerine getirmemekle suçlayan nutkunu irada başladı. Salonda büyük bir sessizlik hüküm sürüyordu.

 

Mütevelli Heyeti Başkanı iki  cümlesinin arasında  bir "Hoca Ahmed Yesevi'nin ruhaniyeti", "Yesevi ruhu", "Yesevi üniversitesinin büyük misyonu" sözlerini tekrarladıkça aklıma daha dün üniversitesinin bir fakültesinde Yesevi hazretlerine dil uzatan Amerikalı , iki ay önce şu sahnede Davud Peygamber'in şarkısı ile Kazak halkını Anglikan kilisesine davet eden  Baptist misyoner geliyor ve içimde fırtınalar kopuyordu.

 

Mütevelli Heyeti Başkanı  konuşmasını tamamladıktan sonra elindeki listeye  göre üniversitenin Türkiye'den gelen görevlilerini kürsüye davet ederek  herkesin üniversite ve kendi görevi ile ilgili bir sunuş yapmasını talep etti. Sıra bana geldiğinde bir önceki  gece karar verdiğim  şekilde  Amerikalı misyonerlerin yaptığı melanetten ve hatta Yesevi hazretlerine dil uzatma  cüretine erişmelerinden  duyduğum  üzüntüyü  aktararak konuşmama  başladım.

 

Bu acı gerçekleri çıkıp kürsüde anlatmamın benim için farz-ı kifaye olduğundan ve bu farzın diğer öğretim görevlilerinden hiç bir ayırdedici  vasfım olmadığı halde  bana düştüğünün  salondaki manzaradan ortaya çıktığını ifade ettiğimde salondan çıt çıkmıyordu. Mütevelli Heyeti Başkanı, her zamanki tavrıyla sözümü birkaç kez kesmek istedi ise  de tane tane konuşmama devam ettim ve üzerinde bulunduğum sahnede birkaç ay önce Dünya Kadınlar Günü bahanesiyle  icra edilen Hrıstiyanlık propagandasını da dile getirdim."Burada  Hoca Ahmed Yesevi hazretlerinin ruhaniyeti,Yesevi  misyonu diye konuşmak  kolaydır. Burada icra  olunan her türlü   melanetin ve hatta  icra olunmayan  her türlü hizmetin vebali Mütevelli Heyeti Başkanı'ndan  şu salonun kapısındaki kapıcıya kadar derece derece herkesin boynundadır." sözlerimle konuşmamı tamamladım. Böylece  farz-ı kifayenin gereğini yapmış; Kazak doçente verdiğim sözü yerine getirmiştim; günah benden gitmişti...

 

ZENGİ ATA'YA MERHABA & TÜRKİSTAN'A ELVEDA

 

Türkistan'da yaklaşan Kurban bayramını da geçirdiğimizde Ramazan bayramından sonra ikinci bir  bayramı daha idrak etmiş olacaktık.Bayram sabahı erkenden kalkarak  bayram namazının kılınacağı Hılvet mescidine doğru yola çıktık.Yol boyunca namaz için  mescide dolu tatlı bir telaşla yürüyen bir kalabalık göze çarpıyordu.Sabah vaktinin güzel serinliği içinde Yesevi türbesinin yanından geçerken  Yesevi hazretlerinin ruhuna bir fatiha okumayı ihmal etmedik.

 

Mescidin yanına geldiğimizde Ramazan bayramı namazında olduğu gibi cemaatin mescid ve  dış avluyu tamamen doldurduğunu sevinerek gördük.Yollara taşan cemaat  yere serdikleri kilim ve seccadeler üzerinde uzun saflar oluşturmuştu.Biz de yanımızda getirdiğimiz seccadeleri uygun bir yere sererek  namazı beklemeğe başladık. Kurban bayramı namazı kılındıktan sonra  avludaki hemen herkes birbiriyle bayramlaştı. Ben de epey bir süredir görüşemediğim Hılvet mescidinin  imamı Abdülkadir Efendi ile bayramlaştım. Mescidden öğrenci yurduna doğru yürürken yolumuz üzerinde bulunan Yesevi türbesine de uğradık ve Yesevi hazretlerine bir bayram ziyareti yaptık. Pakistan'dan gelmiş Tebliğ cemaatine mensup yedi-sekiz müslüman geleneksel kıyafetleri ile ziyaret için türbeye gelmiş bulunuyorlardı; bu Pakistanlı müslümanlarla da ayak üstü konuşarak bayramlaştık.

 

Öğrenci yurdundaki bayramlaşmadan sonra kurban edilmek üzere aldığımız boğanın kesileceği İkan kolhozuna gitmek üzere yola çıktık.Yaşlı köylünün verdiği adresi sora sora nihayet geniş bir avlu içindeki evi bulduk , verilen vekaletlere binaen Yesevi Hazretleri'ne duyduğu aşk ile yollara düşüp ardımızca Türkistan'a gelen kayınatam Dursun Özdallı (Rh. A.)  ile eşim ve benim ortaklaşa niyetlendiğimiz  kurbanımız kesildi.

 

13 Mayıs 1995 günü son "Yesevi Tanuv" dersine girdikten sonra 14 Mayıs Pazar günü bir sonraki hafta içinde Taşkent'ten Türkiye'ye uçmak üzere Yesi şehrine,daha doğrusu o şehirde bulunmamıza vesile olan Yesevi Ata'ya veda ettik. Kurban Bayramı'nı Türkistan'da geçirdikten sonra müfredat programıma göre vermem gereken dersleri tamamladığım için üniversite yetkililerinden izin alarak 15 Mayıs 1995'te Yesi'den ayrıldım.

 

Kiraladığımız otomobille Yesi-Taşkent yoluna devam ederken geride bıraktıkları ova ve dağlar ile birlikte yaklaşık bir yıl süren meşakkatli bir zaman dilimini de geride bıraktığımızın farkındaydık.Bu bir yıllık sürenin son üç ayında olanlar benim için belki ömrü boyu unutamayacağım, -genellikle-  hüzün ile hatırlayacağı günler olarak hep hafızamda kalacaktır.

 

Ertesi gün ilk iş olarak Türk Hava Yolları Taşkent bürosuna uğrayıp İstanbul'a inecek  ilk uçak olan Çarşamba uçağında yerlerimizi ayırttık. Önümüzde Taşkent'i gezmek için yaklaşık iki günlük bir zaman kalmıştı.Bu süreyi oldukça yoğun bir programla değerlendirip  Taşkent'teki önemli bütün merkezleri gezdik. Yeni yapılan Ali Şir Nevai anıtı yakınındaki tarihi medresede sanatlarını icra eden geleneksel Türk süsleme sanatları atölyesi,Taşkent merkezinde bulunan  tahta üzerine el işçiliği nadide eserler ile orijinal yağlı boya eserlerin yer aldığı Nazik Sanatlar Merkezi,eskiden Karl Marks'ın bir büstünün bulunduğu ve daha sonra bu büstün yıkılarak yerine Emir Timur'un at üzerinde güzel bir heykelinin konulduğu Emir Timur Hıyabanı,Taşkent Metrosu,eski pazar yakınındaki Kökeldaş Medresesi... gezdiğimiz yerlerden birkaçı idi.

 

Özbekistan'da  kaldığımız  son gün Taşkent yakınlarında olduğunu kitaplardan okuduğum Ahmed Yesevi hazretlerinin haleflerinden Zengi Ata'nın kabrinin bulunduğu  ve adıyla anılan Zengi Ata  kasabasına gittik. Bakımlı  bir avlu içinde  güzel  bir bahçenin bitim yerindeki Zengi Ata türbesini ziyaret ettikten sonra  öğle namazını külliyenin güney yönünde yer alan  tarihi mescidde kıldık.

 

Mescidin kuzey yönünde onsekizinci yüzyılda yapılmış olan orijinal mimarisi ile dikkat çeken minareden okunan öğle ezanı Orta Asya'da doyasıya dinlediğimiz  tek ezan olmuştu.Namazdan sonra avlunun dışındaki bahçedeki kerevetlerden birisine oturarak hazırlanan yemek ve çay ikramına Tanrı misafiri olduk. Mescidin genç ve aydınlık yüzlü imamı ile bir süre sohbet ettikten sonra Orta Asya'daki son ziyaretlerini Arslan Baba'nın torununun oğlu olan Zengi Ata ile hanımı Amber Ana'nın  kabirlerine yapabilmiş olmanın verdiği gönül huzuru ile  Taşkent'e döndük.

 

17 Mayıs günü Taşkent'ten kalkan İstanbul uçağına  alındığımızda Türkistan'daki herşey  ama herşey çok uzakta kalmıştı. Uçak Taşkent Havaalanından havalanırken Taşkent'i son kez seyrederken havalanındaki görevlilerin  tavrına sinirlendiğimde aklıma takılan  "buralara bir daha gelmeme" fikrini gülümseyerek hatırladım. Fakat bu topraklar,Arslan Baba'nın,Ahmed Yesevi'nin, Zengi Ata'nın, Horasan Ata'nın ruh verdiği bu topraklar dünya üzerinde yaşayan insanlar arasında belki de en fazla bize aitti.

 

Yüzümdeki belirli belirsiz gülümsemeyi sezen eşim kulağıma  eğilerek "Ne o Yalova'ya dönüyor olmak herhalde çok hoşuna gitti..."diye sordu. Bu soruya hiç bir cevap vermedim,çünkü o esnada sadece kendimin işitebileceği bir sesle tekrarlıyordum:

 

"Ey Türkistan, yönetiminde kim olursa olsun,sana ulaşmak için önüme hangi engeller çıkarılırsa çıkarılsın,sen benimsin! Rüyalarıma giren Yesevi dergahı Türkistan ovası  üzerine gölge salmağa devam ettiği sürece sen elbette  bizimsin!..Tekrar görüşene kadar esen kal ey Pir'ine kurban olduğum Türkistan..."

 

 * * * * * * *

                      

 

Dizi yazının gazetede yayınlanan resimlerinin  Resim Alt Yazıları

RESİM   1:Yesevi türbesinin  arka cephesindeki giriş kapısında kemer yüksekliği yaklaşık  yirmi metredir.Öndeki çini kubbeli küçük türbe  Yesevi külliyesinin banisi Emir Timur'un torunlarından Rabia Sultan Begim'e aittir.

RESİM   2:Bu haritada İslam tasavvufunun Orta Asya'da yayılan  Kadiriyye,Yeseviyye,Nakşıbnediyye ve Kübreviyye kollarının tarih içinde izlediği seyir  izlenebilir.

RESİM   3:Yesevi hazretlerinin hikmet adı verilen şiirlerini ezberinden okuyabilen kişilere  Türkistan'da bugün de rastlayabilmek mümkündür.

RESİM   4:Yesevi türbesinin restorasyonu ve zemin sağlamlaştırılması işini Türkiye üstlenmiş durumdadır.Vakıfların kurduğu şantiyede çalışan otuz kadar personel bu işle görevlendirilmiştir.

RESİM   5:Arslan Baba türbesi  uçsuz bucaksız bir bozkırın ortasında derin bir sonsuzluk hissi veren bir yolculuktan sonra varılan bir rahmet vahası gibidir.

RESİM   6:Türkistan'da hemen her hafta eşim ve oğlumla birlikte  Yesevi türbesini ziyaret etmek başlıca alışkanlıklarımızdan birisi olmuştu.

RESİM   7:Yesevi hazretlerinin annesi Karasaç Ayşe Ana'nın fotoğrafta görülen Sayram kasabasındaki  türbesinin oğlu tarafından yaptırıldığı rivayet edilmektedir.

RESİM   8:Sayram'da görüştüğümüz bu zat, Özbekistan'ın Nemangan vilayetinde yaşayan ve büyük bir cemaati bulunan bir Yesevi şeyhinin varlığından bahsetti.

RESİM   9:Ay Hoca  İşan adlı 18. asırda yaşamış Yesevi şeyhinin Aktaş adlı köydeki türbe ve mescidi dümdüz bir bozkırın ortasında kilometrelerce öteden görülebilmektedir.

RESİM 10:Bütün Orta Asya'da  dine karşı uygulanan ağır baskı döneminde hemen  bütün din alimleri ve tasavvuf mensubları ortadan kaldırıldığı için  ancak yaşlı insanlar arasında İslami bilgi sahibi insanlara rastlayabilirsiniz.

RESİM 11:Yesevi Üniversitesinin Türkiyeli mensupları olarak düzenlenen gezi ve pikniklerde bir araya gelme fırsatımız oluyordu.

RESİM 12:Bayram namazında Türkistan'daki cemaat fotoğrafta görüldüğü gibi camiin avlusunu çeviren duvarlardan taşarak geniş bir alana yayılmıştı.

RESİM 13:Bayram namazındaki muhteşem cemaati görüntülemek üzere bir kamyonun üzerine çıkarak  bütün ayrıntıları kaydetmeğe çalıştım.

RESİM 14:Türkistan'a İslam'ı ulaştıran isimlerden Horasan Ata'nın Maveraünnehrin kuzey doğusunda ıssız bir tepecikte yer alan türbesi son dönemde geçirdiği tamirattan sonra ziyarete açılmış.Horasan Ata'nın Türkiye'den gelen ilk ziyaretçileri belki de biz olduk.

RESİM 15:Kendisini Horasan Ata'nın türbedarlığına vakfeden Nur Hoca ile  kendi gayreti ile İslam'ı öğrenerek yaşamağa çalışan Esim Hanım ve ailesi  ile Horasan Ata türbesi önünde .

RESİM 16:Nesebname adlı elyazması esas alınarak  1992 yılında Kiril harfleri ile "Asıl Miras"adlı yayınevi tarafından  basılan kitabın kapağı.

RESİM 17:Hoca Ahmed Yesevi'nin soy ağacının Hz.Ali'ye ulaştığını gösteren  Nesebname adlı elyazmasının ilk sayfasının fotokopisi.

RESİM 18:Arslan Baba'nın  torunlarından ve Yesevi hazretlerinin halifelerinden Zengi Ata'nın türbesi Taşkent yakınlarında bakımlı bir külliyenin içinde yer alıyor.

Dr. Hayati Bice'nin Türkistan Gezi Notları...(1995)