UĞUR MUMCU DOSYASI
Mumcu süikasti ile ilgili ortaya çıkan bulgular gün geçtikçe artıyor. Bununla
birlikte faili meçhuller ile ilgili sır perdesi birbiriardına aralanıyor. Ancak
yine de cevapları verilemeyen kimi soru veşüpheler komplo teorisyenlerinin
ekmeğine yağ sürüyor.
Bilindiği gibi olaya başından itibaren Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığı
el koymuş ancak dosya bir türlü tamamlanıp dava açılamamıştı. Ama takipsizlik
(kovuşturmaya yer olmadığı) kararı da verilmemiş görevsizlik kararı verilip
dosya başka savcılığa da (örneğin Ankara Cumhuriyet Savcılığı'na)
gönderilmemişti. Oysayürürlükteki "ceza yargılaması usulü mevzuatına"
göre savcılar elkoydukları olaylarla ilgili olarak bu üç işlemden birini yapmak
zorundaydılar.
Buna karşın Mumcu'nun eşi Güldal Mumcu ve kardeşleri çeşitli girişimlerde
bulundular. Güldal Mumcu, soruşturmayı yürüten ve "bu işi devlet
yapmıştır, siyasi iktidar isterse çözülür" diyen DGM Savcısı Ülkü Coşkun
hakkında görevini savsakladığı gerekçesiyle disiplin soruşturması açılmasını
istedi. Adalet Bakanlığı, yaptığı soruşturma
sonunda bu isteği
yerinde buldu. Ancak aynı zamanda askeri kimliği olan Ülkü Coşkun için Milli
Savunma Bakanlığı
soruşturmaya yer
olmadığına ve dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verdi.
Güldal Mumcu ve çocukları ayrıca, gereğince hatta hiç korunmayarak Uğur
Mumcu'nun öldürülmesindeki sorumluluğu dolayısıyla, uğradıkları maddi ve manevi
zararın karşılanması için devlet (İçişleri Bakanlığı) aleyhine açtıkları davayı
kazandılar; talep ettikleri kadar olmasa da bir miktar tazminat aldılar.
TBMM Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonunun 4 Haziran 1997 tarihli
raporunun sonuç bölümündeki önemli saptamalar şöyleydi:
"- Bütün olasılıkların yeterince değerlendirilmediği, çok yönlü bir
soruşturmanın yapılmadığı açıktır. Adeta olayın zaman zaman belli bir yöne
kanalize edilmek istendiği ve delil toplamadan başlayarak her kademede belli
savsaklama ve ihmallerin olduğu açıktır. Dolayısıyla ... soruşturmanın DGM'ce
genişletilerek yeniden ele alınması uygun olacaktır.
İstihbarat birimleri Mumcu olayı öncesi ile ilgili olarak somut bilgi elde
edemediklerini, olay sonrası ise Jandarma İstihbaratı, MİT ve Genelkurmay
İstihbaratı, bu tür olayları görev alanlarında görmediklerinden birinci
öncelikle araştırmadıklarını çeşitli vesilelerle komisyona bildirmişlerdir.
Emniyet teşkilatı ise istihbarat çalışmalarında Mumcu olayını takip yerine,
Türkiye'de gerçekleştirilen operasyonlarda Terörle Mücadele birimlerinin Mumcu
cinayeti ile ilgili bilgi ve bulgu araştırdıkları söyleniyordu. Uğur Mumcu
gibi, Türkiye'de hatta uluslararası düzeyde çeşitli odakların, çevrelerin,
örgütlenmelerin hedefi haline gelmiş ve tehdit altında olduğu herkes
tarafından açıkça bilinen bir gazetecinin korunmamış olması kuşkusuz büyük bir
ihmaldi. Bir yönetmeliğin arkasına sığınarak koruma yapıldığını söylemek,
hiçbir şekilde kabul edilebilir bir mazeret değildi. Soruşturmanın gizliliği
ihlal edilmişti.
Mumcu cinayetinde önemli sayılabilecek bir delil olan ve Emniyet Genel
Müdürlüğü Kriminoloji Laboratuvarı'nca hazırlanan Ekspertiz Raporu TRT'de Perde
Arkası programında yayınlanarak bütün dünyaya ilan edilmişti.
Bilgisi alınmak üzere Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu'na davet
edilen tanık Ayhan Aydın, polis memurlarınca, DGM Savcısı'nın bilgisi dahilinde
olduğu iddiası ile Reha Muhtar'ın Ateş Hattı programına çıkarılmış, adeta
sorgulanırcasına, hatta "yalan söylüyorsun" denilerek teşhir edilmiş,
hatta hakkında "iftira" davası açılmıştı. Buna karşılık tanığı TV
programına çıkartan polis memur ve yetkilileri hakkında hiçbir işlem
yapılmamıştı.
Bu konularda birinci derecede sorumlu olan DGM Başsavcısı Nusret Demiral,
hiçbir soruşturma ve dava açmadı. Şu anda görevde olmadığı halde soruşturmanın
gizliliğini öne sürerek soruşturma hakkında komisyona bilgi vermekten kaçınan
Nusret Demiral'ın, talimatına rağmen, programın yayınlanmasından sonra
sorumlular hakkında herhangi bir işlem yapmamış olması önemli bir eksiklikti.
Uğur Mumcu'nun öldürülmesinden sonra çalışma odasında bulunan bant kayıtları,
özel notları, randevuları ile ilgili kayıtlar, bilgisayar bantları ve
bilgisayar belleğinin incelenmediği de belirlenmişti. ... Bu cinayeti
soruşturmakla yetkili savcının, ailesi karşı çıksa bile re'sen yapması zorunlu
bir işlemi yapmamış olması önemli bir eksiklikti.
Uğur Mumcu'nun sağlığında makalelerinde eleştirdiği Ankara DGM Başsavcısı
Nusret Demiral cinayetin soruşturulması ile yetkili kılınmıştı. Cinayet sonrası
Mumcu ailesi ile Nusret Demiral arasında küçümsenmeyecek ihtilaflar meydana
gelmişti. Uğur Mumcu'nun evinin, bürosunun ya da gazetedeki irtibat
telefonlarının, ölümünden sonraki 2-3 ayı kapsayacak şekilde kimlerin, hangi
numaralı telefonlardan arandığının, arayan kişilerin kim olduğunun
araştırılması ve soruşturulması hususunun yerine getirilmediği de kısa sürede
anlaşılmıştı. ... Mumcu'nun telefon konuşmalarının soruşturulmadığı,
incelenmediği, kayıtların zamanında PTT'den alınmadığı için kayıtların
silinmesine sebep
olunduğu da
kesinleşmişti.
Süikastle ilgili İslami Hareket Örgütü elemanları ile ilgili operasyon
tutanaklarında tahrifatın (bozmanın, değiştirmenin) kesin olduğu kanaati
oluşmuştu. Nitekim bu durum bu gün ortaya çıkan sanıklarla da kesin olarak
kanıtlanmış durumda.
DGM Savcısı Ülkü Coşkun hakkında Uğur Mumcu soruşturmasında genelde insiyatifi
Emniyet'e bıraktığı, gerekli
hassasiyeti
göstermediği ve "bu işi devlet yapmıştır, siyasi iktidar isterse
çözer" sözleri nedeniyle Adalet Bakanlığı müfettişlerinin yaptığı soruşturmalar
sonunda disiplin cezası istenmesine rağmen, dosya Milli Savunma Bakanlığınca
işlemden kaldırıldı.
Patlamanın hemen arkasından olay mahalli tam kontrol altına alınamamıştı.
Gelenlerin siyaset adamları ve üstdüzey kişiler olması, bu ihmal için kuşkusuz
mazeret olamazdı. Deliller ayaklar altında çiğnenmiş, görgü tanıklarının bir
listesi ve delil tespit cetveli yapılmamıştı. Bazılarının ya ifadesi alınmamış
ya da çok geç alınmıştı. Olay mahalline çok yakın bulunan taksi şoförleri ve
Tunus Büyükelçi evinde görev yapan polislerin ifadeleri ise belirsizdi. Bu
polislerin bu gün askerlik görevlerini yapıyor olmaları ve verdikleri ifadede
hiç bir şey hatırlamadıklarını söylemiş olmaları ise kuşkusuz önemli bir
tesadüf.
Uğur Mumcu süikasti ile ilgili ortaya çıkan son bulgular acaba ne anlam ifade
ediyor. Bunu anlamak için kuşkusuz geçmişe daha dikkatli bir gözle bakmak
gerekiyor.
Hatırlanacağı gibi bundan yedi yıl önce de bu olayda İran'ın parmağı aranmıştı.
İranlı yetkililerin, örneğin o tarihte
cumhurbaşkanı olan
Haşimi Rafsancani'nin -aynen iki hafta önce İran'ın Ankara Büyükelçiliği'nin
yaptığı gibi- ‘‘İki ülke arasında iyi ilişkiler olmasını istemeyen bazı
güçlerin İran'a karşı bir propaganda savaşı yürüttüklerini’’ ve ‘‘bu tür
olaylarla İran'ın ilişkisi bulunduğu iddialarının asılsız olduğunu’’
söylemesine rağmen bu sözlere kimse inanmamıştı. Bu arada İran'daki rejimi
devirmeye çalışan Halkın Mücahitleri örgütü ‘‘Uğur Mumcu'yu İran destekli
'Müfreze 5000' isimli örgüt mensuplarının öldürdüklerini’’ ileri sürmüştü.
Mumcu suikastının hemen ardından gözaltına alınan Ortadoğu kökenli 11 kişi,
aradan bir hafta geçmeden ‘‘olayla
ilişkileri olmadığı’’
anlaşılarak serbest bırakılmıştı.
Sonra Çetin Emeç cinayeti sanıklarından Kutbettin Gök'le birlikte Ankara'da
oturan ancak suikasttan bir gün önce ortadan kaybolan Ali ve Selim adında iki
kişi üzerinde durulmuş ama polis bunları bulamamıştı.
Derken ‘‘Bu işin altında (merkezi Lübnan'da bulunan) Hizbullah örgütü var’’
denmiş ama örgütün askeri kanadının
başkanı Hüseyin
Müsavi iddiaları tekzip edince kimse üstüne gidememişti.
Bu arada dönemin Ankara DGM Saşsavcısı Nusret Demiral, ‘‘Mumcu cinayetinde
kilit rol sahibi altı kişinin belirlendiğini’’ söylemiş. Anlaşılan bununla
‘‘İslami Hareket’’ örgütünün daha sonra yakalanan lider kadrosunu kastetmiş ama
bundan da bir sonuç alınamamıştı.
Ve en çarpıcı iddia, cinayet üzerinden altı ay geçtikten sonra Refah Partisi
Milletvekili Zeki Ergezen'den gelmiş. Ergezen, ‘‘Uğur Mumcu'yu öldürenler
teşkilatımızca tespit edildi. İsrailli bir örgüt. Şu an orada. Gidin yakalayın
diye Başbakanlığa bildirdik. Kendileri de biliyorlardı. Çekilen faksımız
masalarının üzerindeydi, yakalamadılar’’ demişti.
Bu arada polise yapılan ve ciddiye alınan ihbarların sayısı 67'yi bulmuş ve iki
ayrı tanığın adaleti aldattığı sonucuna varılmıştı. Ve neticede koskoca bir
sıfırdan başka elde bir şey kalmadığı görüldü.
Gerçek şu ki Uğur Mumcu suikasti ile ilgili yakalananlar gerçekten bu işi
yapmış gibi gözüküyor. Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı'nda
son derece önemli görevlerde bulunmuş ünlü istihbaratçı Hanefi Avcı da böyle
düşünüyor. Avcı Mumcu süikastinin failleri konusunda şu anda kesinlikle hiç bir
şüphe taşımıyor. Yani bu iş kesinlikle onların işi. Gerek Tantan'ın gerekse
Ecevit'in bu konuda gösterdikleri ısrarlı tutumları bunun en açık göstergesi.
Ancak yine de bazı soru işaretleri gözden kaçmıyor. Çünkü İran'ın böyle bir
süikastle ne tür bir politik çıkar elde ettiği son derece belirsiz. Dahası
bunun gerek İran'ın gerekse Türkiye'deki İslami grupların aleyhine olduğu son
derece açık. Süikastten hemen sonra atılan 'kahrolsun şeriat' sloganları hala unutulmuş
değil.
Dahası Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in 28 Haziran 1995 tarihinde, Uğur Mumcu
süikastinden tam iki yıl sonra, Harp Akademileri'nde yaptığı konuşma sırasında
İran ile ilgili sorulan bir soruya verdiği cevap bu gün ortaya çıkan bulgularla
tamamen çelişiyor. Demirel 'İran PKK'yı destekliyor mu? ' sorusuna 'tam aksine
İran ile yapılan işbirliği sayesinde bu sorunun çözüleceğinin altını çiziyor:
Soru: İran'ın PKK'ya ve Türkiye aleyhtarı her türlü verdikleri destekleri de
göz önünde bulundurarak Türkiye'nin takip ettiği dış politika hakkında
değerlendirme yapar mısınız?
Cevap: İran'da devlet var. Bu devlet uzun zamandan beri var. Rejim
değişse bile devlet geleneği var. Devletten devlete söylenen şeyler ikili söz
olamaz. Çünkü söylenen şeyin doğruluğu yanlışlığı ortaya çıkar. Benim
söylediğim şey Türkiye'yi bağlar. Ben Türkiye adına konuşurken 100 seneyi
düşünerek konuşuyorum. Yani 100 sene içinde benim söylediğimin yanlışlığı iddia
edilmemelidir. Biz İran'la fevkalade iyi münasebetler içindeyiz. Devlet Başkanı
Sn.
Rafsancani ile ben
şahsen bir çok kere bu meseleyi konuştum. Ve kendilerinin bu PKK çetesine bu
canilere en ufak şekilde göğüs açmamalarını, en ufak bir şekilde destek
vermemelerini söyledim.
Ama söylediği şudur: Bunlar bizde yok. Gösterin nerede varsa biz onları lazım
geldiği şekilde takip edelim. Ama bu o kadar kaygan bir olay ki şuradadır
dediğin gün bir yerde ertesi gün bir yerde. Bizim dağlar gibi onlarda da var.
Binaenaleyh, o dağlarda birtakım adamlar var. Biz bu adamları her defasında her
defasında İran'a söylüyoruz. Şu dağda var. Şurada var. Burada var. Binaenaleyh,
İran'ın bunlara destek verdiği şeklindeki bir yorum yerine, İRAN İLE TÜRKİYE BU
MESELELERDE FEVKALADE İŞBİRLİĞİ İÇERİSİNDEDİR diyebiliriz. VE BU İŞBİRLİĞİ
BAŞARIYA GÖTÜRECEKTİR.İran bizim 360 senedir hiç silahlı çatımamız olmamış bir
komşumuzdur; Kasr-ı Şirin'den beri. Binaenaleyh İran, hem büyük devlettir hem
de büyük komşumuzdur."
İRAN NE DİYOR?
İran'daki muhafazakar kanadın önde gelen gazetelerinden Cumhuri İslami, MİT'e
ait olduğunu öne sürdüğü bir belgeyi yayınladı. Gazete, Uğur Mumcu cinayetinin
arkasında MOSSAD ve CIA olduğunu savundu.
Tahran Radyosu, aydınlatılamayan faili meçhul cinayetlerin arkasında Türk
güvenlik güçlerinin bulunduğunu öne sürerken, İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü
Babai, radyoya yaptığı açıklamada ‘‘Türkiye'deki senaryolar, siyasi çevrelerce
hazırlanıyor. Onların, Türkiye'deki yayın kuruluşlarıyla bu senaryolar gündeme
getiriliyor. Bu tür senaryolar iki ülke ilişkilerini bozmak isteyen
çevrelerce yayılıyor’’ dedi. Türkiye'de sürdürülen operasyonlarda yakalanan
Müslüman sayısının 100'ü geçtiği, devlet yetkililerinin açık konuşmadığı öne
sürülen radyo yayınında İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek'in, ‘‘Mumcu ve
Ahmet Taner Kışlalı cinayetlerini NATO'ya bağlı tim yaptı’’ yolundaki iddiasına
geniş yer
verildi.
Cumhuri İslami gazetesi, MİT'e ait olduğu öne sürülen bir belgeyi yayınlayarak,
Mossad denetimi altında eğitim gören özel bir timin Uğur Mumcu'yu öldürdüğünü
yazdı. Bu belgeye göre, Mumcu'yu öldüren komutanın CIA kontrolü altında
çalıştığı, bunun dışında Türkiye'de birçok şahsiyetin öldürülmesinden
sorumluolduğu iddiaları aktarıldı.
MİT'e ait olduğu iddia edilen belgede yer alan ifadeler şöyle: "ABD'nin
güvenliğini ve hayat çıkarlarını yakından ilgilendiren Türkiye'nin, gerekli
yerlerinde kuvvet bulundurmak ve bu maksatla, Ortadoğu'yu kontrol altına alıp,
Türkiye'nin dine dayalı bir yönetim altına girmesini engellemek maksadıyla; ABD
Haberalma Servisi CIA denetiminde, İsrail Kabine görevlisi Haim Bar-Lev
kontrolünde, İsrail "GADNA" birliklerinde eğitim gören altı kişilik
özel tim "Hayfa" deniz üsünden botla Türkiye'ye giriş yapmışlardır.
Mezkur timin ülkemizdeki görevleri, teşkilatımızın değerli haber kaynaklarından
gazeteci Uğur
Mumcu'yu öldürmektir."Tim elemanlarının yaptığımız istihbarat neticesinde
İsrail hükümetinin Ankara Temsilciliği'nde kaldıkları tesbit edilmiştir. "
Muhafazakar Resalet Gazetesindeki yorumda, ‘‘Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet
Sezer'in ilk dış gezisini İran'a
yapacağı bir koşulda
Türkiye toplumunun zehirli atmosferi, İran- Türkiye ilişkilerini şiddetli bir
şekilde tehdit ediyor’’ ifadesi kullanıldı. İran'a yönelik suçlamaların, 13
İran vatandaşı Yahudi'nin İsrail lehine casusluk yapmaktan yargılanmalarıyla
bağlantılı olduğunu iddia eden gazete, sanıkların Şiraz'da yapılan mahkemede
İsrail
lehine casusluk
yaptıklarını itiraf etmelerinin İsrail'i zor duruma soktuğu ve ‘‘Ankara'daki
siyonist lobilerin İran aleyhine yalan suçlamalar ortaya atarak Şiraz dosyasını
etki altına almak için harekete geçtikleri’’ görüşünü savundu.
MİT C-4'Ü NE YAPTI ?
Bu arada Necdet Yüksel'in itirafları doğrultusunda örgütün ikinci cephaneliği
de yine Sincan'da ortaya çıktı. Sincan'ın
Yenipeçenek Köyü
yakınlarında açık arazide yapılan operasyonda çok sayıda silah ve 102 kilogram
C-4 ele geçti. Bu patlayıcı ve mühimmat arasında Kışlalı suikastinde kullanılan
malzemeler de bulundu. Bombanın içini konulmuş demir bilyeler, baskıdan
kurtulmalı ateşleme fünyesi ve serkisof marka saatin aynıları Sincan'da ele
geçirilen malzemeler arasında yer aldı. Silahların İran'dan geldiğini belirten
polis yetkilileri, bu silahların irticai ayaklanma öncesinde kullanılmasının
hedeflendiğini söyledi. Böyle bir örgütün bu denli büyük miktarda C-4 tahrip
kalıbına
nasıl ulaştığı hala
bir sır.
Ancak bundan 5 yıl önce yaşanan bir olay komplo teorisyenlerinin ekmeğine yağ
sürdü. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, 30 Kasım 1995 tarihinde MİT'e 1 ton C-4
tahrip kalıbı verdi ancak verilen bu C-4'ün akıbeti ile somut veriye
ulaşılamadı. Ord. Şb. Md. Dz. Yzb. İbrahim Hürmeydan, İkmal Yzb. Selim Bilgen,
Deniz Ordonat Merkezi Komutanı Dz. Kd. Albay Erdal Kurumlu tarafından 30 Kasım
1995 tarihinde MİT'e teslim edilen 1 ton C-4 tahrip kalıbı nerede
kullanılmıştı? Dahası MİT mevzuatına göre bu tür operasyonel faaliyetlere
girişmek mümkün mü? Mevzuata göre cevap hayır. Uğur Mumcu süikastinin arkasında
gerçekten İran mı var? Kuşkusuz bu sorunun cevabını vermek tam anlamıyla mümkün
olmayacak. İran topraklarında 11 İran'lıyı angaje eden İsrail Türkiye gibi son
derece rahat hareket edebildiği bir ülkede bu
İran'lıları da angaje
etmiş olamaz mı? Kim bilir?