3.2
Toplumsal Barışta Din Sömürüsü Çengeli
Tarikatın üyesi ve yönlendiricisi olup da şeriatı savunan, özellikle
kadın müritlere, “erkeğin hakkı iki kızın hakkı bir olan miras paylaşımı
(Maide Suresi ayet 176, Nisa Suresi ayet 11)” şaka yoluyla da önerilirse, alınacak
tepki oldukça büyük olmaktadır. Yazar, böyle bir şakayı tarikatlı abla
ve eniştelerine yaptığında aldığı tepki dayanılmaz olmuştur. Oysa
yazar, yurtdışında biriktirdiği parası ile eşi ve çocuklarının da onayını
alarak Boyabat’ın merkezi bir yerine ablası için ev diktirecek kadar da özverilidir,
onlara bağlıdır ve saygısı sonsuzdur. Bunu yaparken de “ahirette ne
memeleri tomurcuklanmış genç kızları
ne de şarap dolu kadehleri (Nebe suresinin 32-34 ‘üncü, Nisa suresinin 57
‘inci ayeti ve sofra duası)” düşlemiştir. Bunu yapabilmek için insan
olmak, hurafelere değil 5 temel bilime inanmak, insan sevgisinin her şeyden yüce
olduğuna inanmak vb. olgular yeter de artar.
Din adına yapılan bölücü
politika altında (Nisa suresinin 89’uncu ayeti vb pek çok ayetin doğal
sonucu olarak “Namaz kılmadığına emin olduğunuz bir insana oğlunuz da
olsa bir bardak su vermeyiniz, evinize almayınız vb.”) anne-oğla ve
abla-kardeşe düşman edilerek toplumsal barışın temel dayanağı olan aile
içi saygı-sevgi ve barış ortadan kaldırılmaktadır. Buna yürekler
dayanmaz. O oğul veya kız için kardeşleri, anneleri ve babaları hiç bir şekilde
vazgeçemeyecekleri birer değer olmalarına karşın bu yapay gerilim yaratılmaktadır
ve Devlet eliyle de desteklenmektedir. Değişik dinlerden ve dinsizlerden oluşan
bir toplumda ayrım gözetmemeksizin Milli Eğitim Bakanlığı’nın bütçesinden
daha fazla payın İslam dini için Diyanete verildiği bir toplumda Devletin
laik değil bir din devleti olduğunu söylemek için insan olmak yeterlidir.
Okullarda
5 temel bilimden (matematik-fizik-kimya-biyoloji-jeoloji) son ikisinin temel
ilkelerinin okutulmasını yasaklayan, 2001 bütçesinde, 8 Bakanlık +
Cumhurbaşkanlığı + TBMM + İki büyük Müsteşarlık bütçesinden
daha fazlasını bir mezhebin örgütü olan Diyanete ayıran bir Devletten
bilime prim vermesini beklemek hayal olur. Böyle bir kurumun bilimsel tanımı,
Demokratik değil Teokratik
Devlettir. Hıristiyan,
Musevi, Alevi, Tanrıtanımaz, Süryani, Şafi, Hambeli ve diğer inanç
sistemlerini seçen sessiz çoğunluğun vergisi bir mezhebe verilirse aşağıdaki
sonuç kaçınılmazdır. Devlet tarafından beslenen böyle bir gurup egemenliğini
sürdürebilmek için basının en temel aracı olan matbaanın 350 yıl ülkeye
sokulmasını engellemek ve benzeri çağdışılıkları yaşama geçirmeye çalışacaktır.
Doğal
ve kültürel zenginlik kaynakları ile dünyada ilk sıraya oturan bir ülke
ancak bu yolla sömürülebilir ve gelir açısından sonlara itilebilir.
Karadeniz sahilleri doldurularak yapılan doğal, tarihi ve kültürel
zenginlikler kıyımı dünyanın hiçbir insanı için çekici olamaz.” Oh be
ne güzel katliam yapılmış” diye Fırtına vadisine, Ayancık sahillerine,
Gerze plajlarına, Giresun yaylalarına, Kaçkar dağlarına ve diğer kıyı-dağ
turizmi cennet köşelerimize hiç kimse kıyı
dolgu kıyım
yoluyla gelmez. Kitle turizmi öncelikle demiryolu ve denizyoluyla sağlanabilir.
Temel bilimlere yürekten
bağlı olduğu bilinen yazar, vahşi
kapitalizmin (emperyalizmin = gerici kapitalizmin) ülkesinde oynadığı
oyunları ve çoğu yurttaşının bu oyuna bilmeden alet olduğu birçok konuda
yayınlar yapıp konferanslar vermiştir. Bu durum ileriki bölümlerde güncel
örneklerle konu edilecektir.
Çok değerli bir dostu
ile (Y. D.) otururken Karayolları Genel Müdürlüğü otoyollar dairesinden değerli
dini bütün bir beyefendi ile tanıştırılır. “Hoca Alman gökbilimci
Prof. Dr. Hans Von Aiberg Müslüman oldu. Hatta Arz’dan Arş’a Sonsuzluk
Kulesi’ni yazdı” dedi. Yalan söylüyor olma olasılığının hiç olmadığı
yüzündeki nurdan(!) belliydi. Ancak kandırılmış olma olasılığı yüksekti.
Yazar bu yüzden kitabın getirilmesini istedi. İki olasılık vardı:
¨
Birincisi bu adam Türk’tü ve yabancı takma bir
isim kullanarak insanları aldatan bir soytarıydı.
¨
İkincisi ise Hıristiyan olup da İslam aleminde fırtınalar
koparmak istercesine tanınabilecek birisi olmayı arzulayan bir sahtekardı.
İki hafta sonra İzmir’
den kitap geldi. Gerçekten kitabın kapağı büyüleyiciydi. Y.D. özellikle
yazara dönüp “yaaaaa” dedi, “Alman gökbilimci Müslüman olduğuna göre
temel bilimlere değil dogmatizme de inanma kertesine gelindi”.
Gece kitabın önemli bir
bölümü okundu, ertesi gün “Hoca, dize geldin mi?” gibi sorular sorulunca
yanıt:
·
“birincisi bu adam yabancı kökenli değil,
·
ikincisi ve daha da önemlisi bu şahıs gökbilimci
değildir” oldu.
“Yenilen
pehlivan güreşe doymaz” özdeyişi hatırlatılarak konu kapatıldı. Ertesi
gün büyük bir rastlantı ile Aiberg yerel
bir televizyonda yapılan açık oturuma konuk olur. Bu oturumu da, yazarın yakın
dostu ve çalışma arkadaşı Y.D. de izler. Diğer konuşmacılar tarafından
bu adamın gökbilimci ve de Alman olmadığı apaçık sergilenir. Hatta katılımcılardan
birisi “soytarı” sözcüğünü kullanacak kadar çileden çıkmıştır.
Bu tür yalancı, sahtekar ve düzenbazlar aracılığı ile insanların düşün
sistemi uyuşturulmakta, koyun gibi güdülmekte, bağnazlaştırılmakta,
gericilikleştirilmekte, körleştirilmekte, hatta düşünürlere kurşun sıktırabilmekte
veya yaktırabilmektedir.
Ülkesini, insanlığı
ve doğayı seven herkesin bu konularda yapabileceği bir şey mutlaka vardır.
Bunların başında okuyan, okutan, düşünen, eleştiren ve yaratan insanların
sayısının artması gelir. Benzer şekilde Kaptan Cousteau’ nun Müslüman
olduğu bunun da nedeni Rahman Suresi’ nin 19-20. ayetlerine dayandırarak
“Atlas Okyanusu ve Akdeniz’in sularının Cebeli-Tarık’da birbirine karışmaması
olduğu gösterilmiştir. Ne Kaptan Cousteau Müslüman olmuştur, ne de o ayet
bunu kastetmiştir. Süveyş Kanalı açılmadan önceki durumda Kızıl Deniz
ile Akdeniz’in bir kara parçası ile birbirinden ayrılmış olması anlatılmıştır.
Bu ayetteki “BERZAH” kara parçası
anlamındadır (Çantay, 1974). Kaptan Cousteau da Hıristiyan mezarlığında
yatmaktadır. Çoğu çaresiz zavallı olan bu insanların Kuran-ı Kerim’in açık-seçik
indirildiği bildirilen (bkz. Nur Suresi: ayet no: 1, 18, 34, 46; Enam Suresi:
97, 98; Maide Suresi: 92 vb.) ayetleri kendi dillerinde okuyarak hidayet
bulmaları daha yerinde olur. Bunları anlatırken Erzurum-Kars fıkrasını anımsamamak
elde değildir (Demirsoy, 1997).
Yazarın anası gibi
tarikatın cenderesi altında bunalarak saldırganlaşan insanların sayısı gün
geçtikçe artmaktadır. “Bir karışıklık çıksın önce kardeşimi öldürürüm”
diyen abla, bunu söylerken yüzde elli tarikat adına yapıyorsa yüzde ellisi
de dinin etkisi altında kalarak kardeşinin daha fazla yaşayarak daha fazla günah
kazanmaması gibi bir iyi niyetle öldürme eylemini gerçekleştirmek
istemektedir. Tarikata girmeden önceki ananın (1972) ve ablaların (1974)
sevecenliği, yardım severliği, üretkenliği için neler verilmezdi ki.
Yazar 1975 ’te köyüne
(Dodurga-Boyabat) gider. Halasının torunu köyün Adana-Osmaniye doğumlu imamı
ile evlendirilmiştir. Daha rahat olacağı için halası onu imamın evinde ağırlamak
ister. Yatsı namazından sonra yazarın çok sevip saydığı ve “bu tür Müslümanların
yoluna kurban olurum” dediği eski imamlardan Ahmet Dayı da sohbete katılır.
Genç damat imam eşinden dolayı yazarı dayı diye çağırmaktadır. Yazarın
ODTÜ’lü olduğunu daha önceden
duymuş olduğundan bir yoklama çeker. “Ağabeyim kimyayı bitirdikten sonra
inkarcı oldu. Bu nedenle ilişkiyi kopardım” vb. tümceler... Dolaylı
yollardan yazarın düşüncelerini öğrenmek için kıvranıp durmaktadır.
Yazar aynı yöntemi izler ve Kuran’daki ayet sayısını sorar. Yanıt doğal
olarak 6666 dır. Yazar “6294 dersem ne dersin?” dediğinde “Siz de inkarcı
mısınız dayı tövbe haşa!” der. Ayetler sayılır, bir daha sayılır.
Ancak bir türlü 6666 ya ulaşılamaz. Yazar;
·
“Peki
her okuduğun ayetin hükmü bir şeriat yasası olarak kabul edilmeli midir?”
diye sorar.
·
“Dayı bunda şüpheye düşerseniz, tövbe haşa!
kafir olursunuz.” cevabını alır.
Bunun
üzerine zina konusunda birbirleriyle örtüşmeyen (çelişen) ayetlere karşılık
kitaplığındaki peygamber dönemindeki şer’i uygulamalar bölümünden zina
uygulamalarının da farklı olduğu gösterilince Ahmet Dayı donmuştu. Damat
imam suskundu. Yazarın önerisi;
·
İnanmak ve gereğini sessiz sakin (Ahmet Hoca’ nın
yaptığı gibi) çevreyi rahatsız etmeden yerine getirmek toplumsal bir olaydır.
Ağabey’ in inkarcı da olsa onu kucakla ve say. Çünkü insanların hele de
akrabaların kine-nefrete değil, dostluğa-kardeşliğe gereksinimi vardır.
Ağırlamakta hiçbir kusuru olmayan genç çiftlere mutluluklar dileyen yazar Ahmet Dayı’ nın bir koca çınar gibi hala aynı köyde yaşıyor olduğunu bu kitabı yazarken sorup öğrenmiştir. Özlem gidermek için gidip gereğini yerine getirmiştir. Ahmet Dayı’nın gösterdiği şefkatin binde birini bile anne ve abladan bulamama acısını (ki bunun sebebi tarikattır-dindir) bu ülkede yaşayan çok sayıda aydın vardır. Acısı tanımsızdır.
Toplumun Önemli Kesimlerinde Dogmatizm
Çankırı’ nın bir köyünde
yazar ile tanışması 1981 yılında geçirdiği bir trafik kazasına rastlayan
bir aile dostu vardır. Yazar 17 Ağustos depremi sonrasına rastlayan
ziyaretinde, bu güzel insanları çelişkiler içerisinde kalmış gördü. 17
Ağustos Depremi’ nin odak merkezinin Batı Çalışma Grubu’ nun Gölcük’teki
toplantı salonunun altında olduğu savı Orta Anadolu’da dilden dile yayılmış
durmuş. Bilim toplumu yaratılmadığı sürece bilime meydan okurcasına daha
çok;
¨
“Ne yapalım, altımız çürük.” diyen sözüm
ona Devlet adamları,
·
“Ne yapalım, takdiri ilahi.” “Din düşmanları
cezalandırılıyor.”,
·
“Cihat (Arsel, 1997) etmediğimiz (din adına savaşmadığımız) sürece
tanrı bizleri cezalandırır.”
ve benzeri bilim dışı yaklaşımlarla Türk Halkı cezalandırılmaktadır.
Oysa Kuzey Anadolu Fayı’ nın yanal atımlı bir fay olması sebebi ile (Yılmazer
ve diğ. 1999a-c) depremin nerede olacağı konusunda %100 doğru bilgi,
yerbilimleri ilkeleri kullanılarak, elde edilebilmektedir. Ne zaman olacağı
konusunda da “gerilim ölçme” yöntemiyle önemli ipuçları elde
edilebilmektedir. Oysa, Pasifik Okyanusu’ nun çevrelediği ülkelerde her iki
soru için de bir yanıt yoktur, güvenilebilir bir yanıt bulmak da zor görünmektedir.
Çünkü, o ülkelerde okyanus kabuğu kıtanın altına doğru daldığından
gerilmeler okyanus kabuğu - kıta kabuğu dokunağında gelişmektedir. Bu
nedenle bu derinlikte (d >10 km) gerilmeleri ölçmek bugünün tekniği ile
olanaksız görünmektedir. Türkiye‘de ise;
1.
Ovalar KAF (Kuzey Anadolu Fayı) boyunca oluşmuştur.
2.
Yatay gerilmeler deprem anına kadar artarken, düşey gerilmelerde önemli
bir değişim olmamaktadır (ihmal edilebilir).
Dolayısıyla deprem anında sy=sd
ve k=1 iken deprem oluşuncaya kadar sy
artmakta, dolayısıyla “k” da artmaktadır. Bu artışı ölçmek tasarımcıyı
oldukça güvenilir sonuçlara götürmektedir. Deprem olduktan hemen sonra
tektonik gerilmeler sıfırlanır. Böylece;
sy=sd+st; sy=sd+0;
sy=sd
veya k=(sy/sd)=1
olur.
“k” değerinin [k=(sy/sd)],
1 ’in altına düşmesi veya 1 ’in üzerine çıkması oranında tünelin
duraysızlık sorunları artar. Bolu Dağı - Kaynaşlı geçişi için öngörülen
ve altına ilgili firmalarca imza atılan 100 milyon dolarlık geçişin
maliyeti 1 milyar doları aşırılmak üzeredir. Burada, Kuzey Anadolu Fayı
(KAF) nedeniyle “k” değeri, K-G yönünde 0.4’ ün altındayken D-B yönünde
2 ‘nin üzerindedir. Kasım 12, 2000 depreminde bu durum doğrulanmıştır.
Durum böyle olunca yeraltı kazılarında kemerlenme olamaz. Yüksek
gerilmelerin olduğu taraf odaklaşır, büzülür ve göçüklere yol açar. Bu
durum, Bolu Dağı için 1948’ li yıllardan günümüze, her yıl daha da iyi
bilinmesine karşın, halkın düşün sistemi uyuşturulup uyutularak, paralar başa-boşa-taşa
atılmaktadır. Herkes suskun. Bu işleyiş, benzeri diğer projelerde de sürdürülmektedir.
Çünkü;
¨
“Devlet
baba iyi bilir.”,
¨
“Şeriatın kestiği parmak acımaz”,
¨
“Her koyun kendi bacağından asılır.”,
¨
“Bizi sokmayan yılan bin yaşasın.”,
¨
“Üstüne farz olmayan şeylere burnunu
sokma.”
¨
vb. hurafelere
dayalı
sözler bu paranın kendilerine (halka) ait olduğu gerçeğini
gizleyebilmektedir. Bu noktada; Sayın Aziz Nesin, Turan Dursun, İlhan Arsel,
Bahriye Üçok vb. yurtseverlerin yüce anıları karşısında saygıda
bulunmak kaçınılmazdır. Toplumda hurafelerin değil, bilimin ışık olmasına
katkıda bulunmanın gerekliliği ortaya çıkmaktadır.
Yazar 1970 ’li yıllarda yaşam felsefesinin gelişmesinde önemli bir
yeri olan Sayın Orhan Hançerlioğlu, İlhan Arsel, Cemil Sena, El-Ehzer Üniversitesi
vb kişi ve kurumların yayınlarını okumaya başladı. 1972 ‘de ODTÜ ’
de yüksek öğrenimine başladı. Okulu bitirir bitirmez asistan olarak profesörlerle
birlikte çalışmaya başladı. Aynı yıllarda Atlas Madencilik Şirketi’
nin de sahiplerinden birisi olarak uygulama içerisinde doğrudan yer aldı.
Kuramsallıkla-uygulama arasında doğrudan organik bağ kurabilme olanağını
elde etti. Ezber eğitimin, dogmatizmin ve kaderciliğin olumsuz sonuçlarını
açık - seçik gördü.
Aynı dönemde, 12 Eylül Darbesi ve ardı arkası kesilmeyen gerici – bağnaz
– çağdışı uygulamaların acısını dostları ile birlikte yaşadı. Bu
çağdışı gelişmelerin olumsuz sonuçlarını örneklerle somutlaştırmanın
gereğine inanmaktadır.