İYİ İNSAN, İYİ İŞ ADAMI




1.  EKONOMİDE AHLÂK
İşletmede insanın önemi
Avusturyalı Profesör E. Herrmann, şöyle diyor : “İsletme âmili olarak insan, ekonomi ilminin zannettiğinden daha önemlidir, insan kişiliğinin ekonomik önemi cidden pek büyüktür. Bu gerçeği, sanayi sisteminin doğurduğu modern ekonomi ilmi, akıl almayacak derecede küçümsemiş ve takdir edememiştir. Ticaret ve sanayiinin doğuşundan beri her çalışan insan, kendini din bağlarından kurtulmuş saymış ve fazla kafa yormadan birçok naslarla beraber ekonomik vicdanı da içinden söküp atmıştır. Halbuki, iç ekonomimizin ilk ve son ödevi, insanın kişiliğini elde etmek ve sürekli olarak asîlleştirmek suretiyle yenilemektir.”
Ekonomi ilmi dilindeki “Dış ekonomi” tâbirine karşılık, “iç ekonomi” mefhumu, mânevi ve ahlâki âmillerin teknik önemini belirtmek bakımından burada pek yerinde kullanılmıştır.
Vaktiyle Papa Leo XIII. yayınladığı ünlü bildirisinde: “İnsan, devlet için değil, devlet insan için yaratılmıştır” demişti.
Biz, bu fikri şöyle ifade edelim : “insan, ekonomi için değil, ekonomi insan için yaratılmıştır.”
İşletmelerde çalışanların kişiliği meselesinde ahlâk unsurları henüz esaslı surette düşünülmüş ve ele alınmıştır denemez. Halbuki insan kişiliğine, ahlâk âmillerine önem verilmemesi yüzünden birçok İşletmeler, kurullar büyük zararlara uğramaktadır. Bu zararlar, çalışanların gizli veya açık baş kaldırmaları neticesi, isletmenin felce uğramasından ileri gelmektedir. Son 2O - 3O yıl içinde Birleşik Amerika'da yukarıda temas ettiğimiz “iç ekonomi” meselesi ve bunun pratik önemi çok iyi anlaşılmış ve genel olarak sosyal iş ahenginin psikolojik problemleri üzerindeki çalışmalar, örnek olacak şekilde işlenmiş ve geliştirilmiştir. Amerika'yı tanıyanlar, Amerikalıların iş hayatında dar görüşlü olmadıklarını, hem de hesaba girmeyen ruh âmillerinin pratik önemini pek iyi takdir ettiklerini bilirler. Maliyet masraflarının hesabında mânevi âmillere de yer verilmesinin lüzumunu anlamakta derîn görüşlülük gösterilmesi sayesinde, uzun yıllardan beri New York ve Chicago'da birçok ekonomik işletmelerde “Social Agents” ismi altında yüksek öğretim görmüş kadınlar vazifelendirilmiştir. Bunlar, personelin sıkıntılarını, şikâyetlerini, bu sıkıntıların ruhî ve sosyal sebeplerini etraflı surette incelerler. İşletmenin idarecilerine bu dertler hakkında bilgi verirler. İşletmenin başında bulunanları, personeli idarede hataya düşmekten korurlar. Ayrıca, çalışanlar arasında meydana gelecek anlaşmazlıkları ve hoşnutsuzlukları şahsi temaslarla dağıtmak, idarecilerle personel arasında aracılık yapmak gibi işlerle de meşgul olurlar. Bu memurların faaliyeti, bu kadarla da kalmaz. Sosyal yardım memurları, personelden, meselâ kendilerine bir ev yapmak isteyenlere, böyle bir iş için nelere ihtiyaçları olduğu, böyle bir teşebbüsün kaça mal olacağı hakkında bilgi verirler ve fazla masrafa girmeden güzel ile faydalının nasıl birleştirilebileceğini gösterirler. Meselâ, halının yerini tutacak bir kilim örneğini tavsiye ederler. Amerikalı iş adamı, böyle bir hizmeti pek kârlı sayar. Burada Flantrop'luğun (insana sevgi göstermenin) sırf ticari hesaplardan ve endişelerden doğduğunu söylemek istemiyoruz. Aklı başında bir iş adamı, personeli ile münasebetlerinin düzenlenmesine, çalıştırdığı insanların seviyece yükselmesine yarayacak masrafların kendisine zarar vereceğini hiçbir zaman aklına getirmez. Meseleyi sırf ahlâki bir vazife, ahlâki bir gaye olarak ele alır.
Amerikalı iş adamı, bu ahlâki vazifeyi, tıpkı pamuk ipliği fabrikasındaki arızaları ve iplik kopmalarını önlemek için kullanılan vasıtalar, yahut, büyük transatlantik gemilerinde makinelerin kızışmasını gidermek maksadıyla çalıştırılan özel ekipler gibi mütalâa eder. Amerikalıların bu geniş görüşüne sahip olmayan birçok iş adamları, makineleri kullanan insanların da tekniğin bir parçası olduğunu unutuyorlar. Ahlâkın insanlara nasıl muamele edileceğini öğreten bir ilim, bir “insan kullanma tekniği” olduğunu, işletme faaliyetlerinin düzeninde yürümesi için bu bilgiye ihtiyaç olduğunu hatırda tutmak lâzımdır. İşletmede ahlâkın ham maddeden istifade tekniği kadar önemi vardır. Bilhassa mühendis, iş veren ile işçi arasındaki mevkii dolayısıyla Amerika’daki sosyal memurların yaptıklarına eşit bir vazife görmelidir. Fakat mühendisin aynı zamanda böyle bir işi başarabilmesi için odun ve tas bilgisinden başka, insanı tanıması, insan hakkında bilgiye sahip olması da lâzımdır.
Bir işletmede, meselâ, madenler üzerinde araştırmalar yapan bir mühendis, insan münasebetlerini incelemeyi ihmal ettiği takdirde vazifesinde başarı elde edemez.
Teknik ve ekonomik islerde ahlâki mülâhazaların lüzumunu burada bir başka cihetten de aydınlatmak faydalı olur. Sıkı disipline riayet eden memleketlerin demiryollarından misal verelim: Bu memleketlerde bütün teknik disiplin mükemmelliğine rağmen, demiryollarının işletme emniyeti, demiryolu hizmetlerini yüksek perdeden emirlerle, sert askeri nizamlarla idare etmeyen, hattâ birçok teknik lâubaliliklere göz yumulan memleketlerden pek yüksek değildir. Bunun sebebi şudur: Ruhi uyanıklığa, dikkate, ahlâki mülâhazalara ihtiyaç duyulan is sahalarında sert ve kaba disiplin, personelde büyük bir hissizliğe, bilhassa samimiyetsizliğe, karşılıklı kinlere yol açmaktadır. Bu gibi haller, bir elektrikçi tabiriyle söyleyelim, personel arasında “kontak” noksanlığından doğmaktadır. Baskılarla, haysiyet kırıcı muamelelerle kontak noksanlığı daha da yükseltildiği takdirde teknik işletme, İnsan dimağına bağlı olması dolayısıyla felce uğramaktadır. Bir işletme, bütün teknik vasıtalarla en mükemmel surette teçhiz edilmiş olsa dahi, idarecilerinin psikolojik idare sanatındaki bilgisizlikleri yüzünden daima zarar eder. Halbuki, kaba teknik geriliklerin, personeldeki serbest teşebbüs kabiliyeti, iyi niyet ve çalışma şevki ile mükemmel bir şekilde telâfi edildiği görülmektedir. Binaenaleyh, bir işletme âmili olan insanın idaresinde gösterilecek teknik bilgi noksanlığını, işletmeyi en modern usul ve vasıtalarla teçhiz etsek dahi önleyemeyiz. İş verimindeki düşüklükler, ancak iş ile insan arasındaki sıkı ruhî bağlılığı anlayamamış işletmelerde müşahede edilir. Bütün meselenin, insanlarla ve bunların toplu çalışmaları ile ilgili olduğunu hatırdan çıkarmamak lâzımdır. Ahlâk, insan terbiyesini, insanlar arasındaki münasebetlerin düzenlenmesini konu olarak ele alır. Bu itibarla ahlâk, bütün teknik ve kültür işlerindeki başarıların gizli, fakat en önemli âmili olarak mütalâa edilmelidir.
Büyük müesseselerdeki toplulukların olağanüstü güçlüklerini bilen bir idare adamı, bir işletme âmili olan insandan, iyi muamele edilmek şartıyla nasıl yüksek ferdi ve sosyal verimler alınabileceğini pek iyi takdir eder.
Yüksek memurlar arasındaki alınganlıklar, kıskançlıklar, arkadaş kayırmalar, işçi çevrelerinde ise hoşnutsuzluklar, haysiyet kırıklıkları, kısaca bütün bu insanlar arasındaki her türlü tezvir ve gizli kırgınlıklar, bütün bunlarla savaş, enerji israflarına, istihsal aksaklıklarına yol açar.
İnsanların vekar ve haysiyet duygularının nasıl korunacağı, bu duygulara nasıl saygı gösterileceği meselesi hakkında koca bir kitap yazmak mümkündür. Kırıcı bir söz, fertlerde yahut topluluklarda nasıl bir bomba tesiri yaparsa, bir tek saygı ve takdir kelimesi de en sert disipline rağmen şevk ve teslimiyet mucizesi yaratır.

Çalışanlara nasıl muamele etmeli?
Birçok kimseler, pedagojinin yalnız çocukların terbiyesine ait bir bilgi kolu olduğunu zannederler. Bu görüş yanlıştır. Hakikatte her teşkilâtçının, her işletme müdürünün, her büro şefinin belirli terbiye kaidelerinin insanda yaptığı ahlâki ve nizamlayıcı tesirleri bilmesi ve bu alanda kafa yorması, bizzat kendisini de terbiye etmesi lâzımdır. O zaman ateşli, şeref ve haysiyetine saygı gösterilmesini isteyen insanlarla olan münasebetlerde ve bunlara yapılacak muamelede o kadar fazla basit hatalara düşülmemiş olur. Şu ana kaideler, hiçbir zaman gözden kaçırılmamalıdır.
1. Hiç kimseyi, hatası ne kadar büyük olursa olsun, hiddetli iken tenkit etmeyiniz.
2. Suçlu bir kimseyi arkadaşlarının, yahut, kendisinden aşağı derecede olanların önünde tenkit ederken şeref ve haysiyet kırıcı sözler söylemeyiniz. Zahiren özel bir saygı göstermeyi ihmal etmeyiniz.
3. Tenkitlerinizde, karşınızdakine hatasını bir sürçme saydığınızı, hakikatte karakteri bakımından kendisinden çok başka şeyler ümit ettiğinizi ve beklediğinizi hissettiriniz.
4. Aksi ve ters olanlara mümkün olduğu kadar doğrudan doğruya değil, arkadaşları vasıtasıyla tesir etmeye çalışınız. Arkadaşlarına, kendilerinin bu kimse üzerinde büyük tesirleri olacağını umduğunuzu, kendilerinin yardımı ile bu kimseyi kurtarmak istediğinizi söyleyiniz.
5. Talimatname ve nizamnameleri, bir hapishane ağzı ile yazmayınız. Nazik ve efendice bir dil kullanınız. İşlerin rasyonel yürümesini sağlamak hususunda memurları kendi görüşlerini bildirmeğe teşvik ediniz. Ayrıca, personeli. işletmenin düzenli yürümesini temin edecek işlere iştirak ettiriniz. Bu maksatla bir düzenleme komisyonu, küçük işletmelerde bir düzenleme memurluğu kurulabilir. Bunların bizzat çalışanlar tarafından seçilmesine ve işletmenin idari işlerinde çalışanların şikâyet ve isteklerinin sözcüleri haline gelmesine fırsat veriniz. Mümkün olduğu takdirde bu gibi işleri üzerlerine almış olan kimselerin, taltif etmiş olmak ve muntazam vazifelerini görebilmelerini sağlamak için, öğle paydosu zamanlarını yarım saat uzatınız. Bu usul, Birleşik Amerika'da işletmelerde iyi neticeler vermiştir.
Birçok memurlar, işletme nizamlarına kulak asmazlar. Fakat bu nizamlar, şeref ve haysiyetini seven, karakterli kimselere bir kamçı tesiri yapar. Nizam ve intizamın asıl mümessilleri, karakterleri icabı bu gibi kimselerdir. Haysiyet duyguları ve ruh istiklâlleri dolayısıyla kötü muameleler karşısında baş kaldırmalara asıl bunlar ön ayak olurlar. Keyfi hareketlere, sert muamelelere tahammül gösteremezler. Düzensizlik ruhuna, ferdi hiddet ve şiddete karşı kendilerini savunurlar. Bir öğretmen, disiplinin muhafaza edilmesi için nasıl sınıfın en iyi ve en terbiyeli öğrencilerini tutarsa, işletme müdürü de emirlerini ve talimatını personelinin en karakterlilerinin haysiyet duygularını koruyacak şekilde vermelidir. Böyle hareket edildiği takdirde bu çeşit personel, efendi bir âmir ile iş gördüklerini hissederler. Müdür de ters muamelelerle kızdırılmış bir sürü insanı, bunların yardımı ile dizginlemiş olur. İnsan, hak ve ahlâk unsurlarını kendi tarafına kazandığı zaman, her türlü ayaklanmayı bastırabilir. Aksi takdirde top ve tüfek kullansa dahi zaferi kaybeder.
Bu sözlerimden disiplinin gevşetilmesi fikrinde olduğum sanılmasın. Büyüğünden küçüğüne kadar bütün ekonomik işletmelerde başarının hayati şartı, bütün unsurların beraberce dikkat ve intizam içinde çalışmalarıdır. Zahiri düzen, yahut düzensizlik ruhu, işin verimine içten, kökten tesir eder. Bütün mesele, nizam ve intizamın tekniğine, emir verme ve idare sanatına, pedagojiye bağlıdır. Bu pedagojiyi insan en iyi olarak kendisini bilmekle öğrenir. Sadece kuvvetli bir disiplin tatbik etmenin, her gün itaat istemenin yeter olmadığını açıkça bilmek lâzımdır. Bu âmillere muvazi olarak şahsın şeref ve haysiyetini korumak lüzumu, bahis konusu olan ferdin mânevi ve ahlâki kuvvetlerinden faydalanma imkânları ne kadar fazla ise, o nispette kendini belli eder. Bu gerçeği anlamayan, tatbik edemeyen bir kimseye ancak makinelere nezaret işi verilir. Fakat, insanları idare işi tevdi edilemez.
Böyle bir kimse, insan münasebetlerini düzenleme işinde beceriksizdir. Gerçek bir iş beraberliğine varılmadıkça, bu beraberliğe şevkle bağlanılmadıkça bütün çalışmalar ne işe yarar?
Janett, College Sermons'larında : “Gerçek bir önderin bilgisini aritmetikten başlayıp karakter bilgisinde bitirdiğini” söylemişti. Bunu şöyle ifade edebiliriz : “Müteşebbis, bilgisini makine tekniğinden başlayarak pedagojide bitirir.”
Eflâtun, “Ruhların anlaşması” tekniğine, “şahane sanat” demişti. Gerçekte bu yüksek sanat idare sanatının olgunluk mertebesidir. Halbuki yüksek mevkilerde bulunan birçok kimseler, hâlâ, şef'in masasına âmirane kurularak haşin azarlamalarla vazifesini yapması lâzım geldiğini zannetmektedirler. Bazı subaylar da böyle hareket ederler. Bunlar hiçbir zaman gerçek bir pedagojik başarı kazanamazlar. Güvenilebilir bir taktik terbiye de veremezler. Çünkü, erlerin insani kişilik duygularını fena muamelelerle sürekli olarak yaraladıkları için, emirlerindeki erler, talim ve terbiyede sadece fizik figüranlar olarak kalırlar. Hiçbir zaman vazifelerini mânevi ve ahlâki bakımdan benimsemezler.
Gazetelerde, “enerjik bir mühendis aranıyor” şeklinde ilânlara daima tesadüf ederiz. Fakat maalesef, burada şartların bütün çetinliğine rağmen iyilikle ve şahsi tevazu ile hareket etmek kuvvetine sahip kimsenin enerjisi değil, ısıran ve hırlayan çoban köpeği enerjisi aranmaktadır. Fakat böylesi, personel arasında sürekli bir aşağılanma duygusunun uyanmasına, gerçek iş şevkinin kırılmasına âmil olmaktadır. Unutmamalıdır ki, çalışanlardaki kırgınlığın en büyük sebebi, kaba bir şefin bunların hürriyetini ellerinden almış olması değildir, insanlar, şevkle itaate içten bir ihtiyaç duyarlar. Şefin, hayvan gibi değil, insan gibi itaat etmek istediklerini, körlüğünden dolayı görmediğine kızarlar. Kaldı ki, asil hayvanlar bile, kendilerine insanca emir verildiği zaman itaat eder. Bunu, at besleyen herkes bilir.
iş hayatındaki anlaşmazlıklarda, güçlüklerde münhasıran teknik uzak görürlük, sadece ekonomik bakımdan verimli olanı göz önünde tutmak tek çıkar yol değildir. Bilhassa şunun için değildir ki, faidelilik prensibi, mahiyeti bakımından daima dar görüşlülükten doğar ve insanı en yakın menfaatinin esiri yapar. Ancak, ihtirasın, inatçılığın samimi olarak aşılması iledir ki, gözümüzün önünde gerçekten faydalı olanın idrakine giden geniş ufuklar açılır.
Ahlâki kararların pratik neticelerinin hemen alınacağını düşünmek şüphesiz hatalı olur. insanilik yolunu açan kimse, büyük güçlüklerle karşılaşacaktır; gayesi anlaşılmayacaktır; kötü muamelelere mâruz kalacaktır; gösteriş ve ani tesirler tercih olunacaktır. Fakat, neticede zafer, idealistindir, istikbal, onun haklı olduğunu meydana çıkaracaktır. Gerçek, her geçen günde ona şahitlik edecektir. Böyle bir kimse, bütün geçici aldanışlara rağmen, bütün teknik ve ekonomik işlerin neticede mânevi nizamlara bağlı olduğuna sarsılmadan İnanmıştır. İman etmiştir kî, bütün bu büyük ve sağlam insan eserlerinin güvenilir temeli, ancak insanilik prensibidir.

2. İŞ HAYATININ AHLÂKİ ŞARTLARI
Mânevi esaslar
Ekonomi ve ahlâktan, ticaret ve dürüstlükten söz açılınca, insana âdeta yer ile gök kadar birbirinden uzak, birbirinden ezelden beri ayrı iki âlemden bahsediliyormuş gibi geliyor. Halbuki dünya, gökler sayesinde yaşamaktadır. Dünyadaki bütün yaşama ve değişme kudreti, ancak göğün lütufları, ihsanları sayesinde hayat bahşeden kuvvetler haline gelmektedir. Ekonomi de tıpkı böyledir. Ekonomik hayat da, İnsanlar tarafından seferber edildiği ve idare olunduğu müddetçe, insan ruhunun yüksek mânevi kuvvetlerine ve bütün âlemlerin yaratıcısı tarafından insanın vicdanına yerleştirilmiş kanunlara göstereceği itaate bağlıdır, insan., maddeye hükmetmekten doğan aldanmalara, aldatılmalara karşı ancak mânevi âlem sayesinde korunmaktadır. Ahlâki sapıtmalardan, ancak mânevi âleme dayanmak suretiyle kurtulmak mümkündür. İnsan topluluğunda ahlâk kıtlığı başlayınca, ekonomik hayat da fizik kıtlığa düşer. Bütün dinlerin kutsal kitaplarında bu konuların etraflı açıklamaları vardır.
Kahire'deki Ezher Medresesinin büyük kapısının üzerinde şu cümle yazılıdır: “Kimya önemlidir. Fakat, Tanrı daha önemlidir.” Ekonomi tahsili veren bütün kurulların kapılarına şu levha aşılmalıdır : “Ekonomi önemlidir. Fakat, Tanrı ondan daha önemlidir.” Tanrı, yalnız ruhlarımızın selâmet ve kurtuluşu için kendisine en yüksek kulluk saygısını gösterdiğimizden dolayı en önemli olan değildir. Dünya üzerindeki mânevi varlıkların kaynağı unutulduğu takdirde, ekonomi hayatı batak haline gelir. Onun için Tanrı, bu bakımdan da en önemli olandır.
Bugün bütün memleketlerde pratik meslek öğretimine olağanüstü bir Önem veriliyor. Fakat buna karşılık, teknik, sanayi, ticaret ve ziraat mesleklerine girenleri, çalışmalarımın, meslekte başarılarının ahlâki şartları hakkında aydınlatmak lüzumu çok ihmal ediliyor. Meslek hayatında pek çok kimsenin başarısızlığa uğraması, tahsillerinin azlığından veya süratle ilerlemeye lüzumlu zekâya sahip olmadıklarından ileri gelmiyor. Bunların başarısızlıklarının sebepleri, maddi olmaktan ziyade, ahlâk noksanlığındandır. Duygularına hâkim olmak, mukaveleleri, anlaşmaları kutsal saymak, memurlarına, müşterilerine iyi ve doğrulukla muamelede bulunmak lüzumunu, iş hayatında dahi yalancının mumunun yatsıya kadar yandığını, doğruluğun ekonomide, ticarette en iyi davranış tarzı olduğunu bilmeyen bir kimse muhakkak başarısızlığa düşer. Bir kimse iş hayatında, hayvanın sırtını eşya yükletilmesine sabırla ve tevekkülle bırakması gibi pasif kalmamalıdır. Aksine olarak, mesleğine ahlâk bakımından hâkim olmalı ve mesleğinde, bütün vazifelerinde kendini insanlığın en yüksek menfaatlerinin hizmetine vermelidir. O zaman, ahlâki kıymetlerin ve anlayışların ticaret hayatına ne kadar emsalsiz faydalar sağladığını tecrübe ile görecektir. Dünyada en büyük kredi, büyük teşebbüslerin İşletmelerinin sağlamlığı ve ihtiyatları hakkında ortaya serdikleri milyonluk rakamlarla temin edilmez, iş adamı bu krediyi, vurgun kazançları elde etmekten, yahut, rakibini ortadan kaldırmak için hileye, düzenbazlığa başvurmaktan kaçınarak sağladığı ahlâki itibarla kazanır. Kraff, “Teknik işin Ahlâki Esasları” isimli kitabında, binaların temellerini atarken, demiryolu köprüleri inşasında ve daha bu gibi işlerde verimin, teknik bilgilere olduğu kadar, mühendisin vicdanına, sorumluluk duygusuna ve bilhassa müteahhidin beklenmedik keyfî isteklerine karşı göstereceği karakter sağlamlığına da bağlı olduğunu anlatıyor. Kraft, diyor ki: “Zürich'te mühendis okulunun bahçesinde herkese İbret olmak üzere teşhir edilen Münchensteiner demiryolu köprüsünün enkazı, sadece konstruksiyon hatalarını, ekonomik dar görüşlülüğü ve yanlış hesapları göstermek için oraya konmamıştır. Bu enkaz, ahlâk kusurlarından ve sorumluluk duygusunun bulunmamasından dolayı inşaatta en basit teknik bilgilerin dahî tatbik edilmemiş olduğunu göstermektedir.” Kraft, kitabında iş hayatında ahlâklı olmanın lüzumunu belirtmek için birçok başka misaller de vermektedir.
Her iş, vicdanın yüksek kontrolü altında yapılmalıdır. Büyük terbiyeci zenci Booker Washington, Birleşik Amerika' nm güneyinde Tuskegee'deki okulunda şu şiarı kendisine gaye edinmişti: “insanları marangoz yapmak İstemiyoruz. Aksine olarak, marangozları insan yapacağız. Her insan, olağanüstü bîr iş başaramaz. Fakat herkes, âdi bir işi dahi olağanüstü bir ruhla başarabilir.” Demek İsteniyor ki, iş, mihaniki olarak yapılmamalı, aksine olarak, şahsi hayatın en yüksek ahlâki gayelerine bağlanarak icra edilmelidir.
iş hayatında doğruluk

Mutlak ve tam doğruluk, ekonomik hayatta meslek ahlâkıdır. Malların istihsal ve dağıtımında şartsız itimadın önemi pek büyüktür. Rekabet mücadelesinin geçici güçlüklerine ve aldatışlarına rağmen itimat, ekonomi ve ticarette en iyi hareket tarzıdır. İskoçya’da İngiliz istihlâk kooperatifçiliğinin kurucuları olan “Rochdale öncülerinin” zengin tecrübeleri bize çok şeyler öğretmektedir. Rochdale öncüleri, küçük bir sokakta ilk kooperatif dükkânını açtıkları zaman, rakîplerin yaptığı gibi, güzel görünmesi İçin buğday ununu sarıya boyayıp boyamamak meselesi ile karşılaştılar. Fakat neticede böyle bir hileye katiyen başvurmamaya ve mutlak surette dürüst olmaya karar verdiler, işte ingiliz kooperatifçiliğinin emsalsiz gelişmesini sağlamış olan mutlak itimadı bu sayede kazandılar. Küçük küçük vakaların birikmesi ile bir teşebbüs iyi veya fena şöhret kazanır. Hileler er geç meydana çıkar ve teşebbüsün ilerlemesine engel olur. İsviçreli bir sanayicinin dediğine göre, bir müddet önce Doğu memleketlerinden birinde birçok büyük Avrupa firmaları, mallarını etiketlendirmekte büyük usulsüzlüklere sapmış olduklarından dolayı ticari itibarlarını, kendilerine karşı halkın itimadını kaybetmişlerdir.
Kredi ne ile sağlanır? Ne şatafatlı bir gösteriş, ne de reklâm ile. itibar ve itimadın sağlam bir karaktere, sağlam bir ahlâka dayanması lâzımdır. Karakter ve ahlâk sağlamlığı meselâ, en küçük bir misalle, vâdeye riayet edilmesinde kendini gösterir, İngiliz yazarı Miles, “Concentration” isimli kitabında Londra'nın en başarılı bir iş adamı hakkında şunları yazıyor: “ilk önce pek mütevazı işlerden ticarete başlamış, fakat zamanla işini genişletmiş olan bu iş adamı, hayatta vicdanına zarar verecek her hangi bir harekette bulunmamıştır. Yüksek ahlâki hakikatler üzerinde pazar günleri bir, iki saatlik murakabe ile iktifa etmemiştir. Dua kitabını okuduktan sonra bîr kenara bırakmamıştır. Ahlâki hakikatleri öylesine içine sindirmiştir ki, şuuru ve şuuraltı bu hakikatlerle yoğrulmuştur. Hayatı bu hakikatlere göre İstikamet al mistir. Bu iş adamı, pek sıkı ve kesil çalışmaktadır. Fakat, her ne pahasına olursa olsun bir başarı sağlamak düşüncesinde değildir. Önce namus, doğruluk, insanilik,iyi bir vicdan ve ondan sonra mümkünse parlak bîr başarı aramaktadır.”
İsviçreli yazar Jeremias Gotthelf, bir yazısında ahlâk konusunda şöyle diyor: “Bir  insan   hareketleriyle   ruhi   itiyatlar edindiği  gibi, İşleriyle de kendisine bir isim yapar. Mezara kadar bu İsimle, ismin şöhreti ile yaşar. Her küçük bir hareket, her bir söz, bu İsmin hesabına geçer. Bu isim bize ya kalpleri açar, yahut da kapar. Bizi değerli veya değersiz yapar.   Bizi  arattırır veya  bizden  herkesi uzaklaştırır. Bir insan ne kadar küçük ve önemsiz dahi olsa, yine bir isim taşır, insanlar, onun hakkında kendi görüşlerine göre hüküm verirler. Bir küçük uşak, bir hizmetçi kız dahi ismi sayesinde çalışır. Edindiği isimle para kazanır, ismi onun yolunu açar veya kapar. Bir kimse, eski ustalara sövebilir. Onlar hakkında çok söz edebilir. Fakat bu hareketi ile  onların  değil,   kendi  adını   kötüler. Böyle bir isim, nasıl olduğu bilinmeden uzaklara   kadar   yayılır,   isim,   mucizeli bir şeydir
Mülkiyetin korunması
Ekonomik münasebetler karışık bir şekil aldığı nispette, mülkiyetin korunması meselesi hakkında açık bir fikre varmamız lâzımdır. Birçok aydın kimselerin “senin”, “benim” meseleleri üzerinde hiç kafa yormamış olduklarını hayretle görüyoruz. Bu gibi kimseler, kendi menfaatleri için bir başkasının ümitsiz ve muhtaç durumundan faydalanmanın, bir mülkiyete tecavüz olduğunu anlamıyorlar. “Benim” ve “senin” olan arasındaki farkı belirtmek için vicdanımızın emrettiği kaideler şunlardır: Mülkiyete ve onun değerine saygı, ödünç verilen eşyanın korunması, yabancının malına ve hakkına hürmet, bir başkasına ait olanı izinsiz kullanmamak.
Kutsal kitaplardaki emirlerden çalmamak kaidesini şöyle açıklamalıyız : Çalmamak kaidesi, sadece başkasının malını gasbetmek gibi kaba soygunculuk şekillerine   inhisar   etmemelidir.   Bunu, başkasının malına saygı gösterilmesi lâzım geldiği şeklinde de anlamalıyız. Bunu  bu şekilde anlamak gerçek mânevi bir vazifedir. Mesele böyle derin ve mânevi bir açıdan ele alınınca, düşüncesizce yapılan her türlü istikraz, yani, ödünç alanın, istikraz ettiği parayı gerçekten geri vereceğine dair açık teminatı bulunmayan İstikrazlar, hırsızlık anlamına girer. Ufak tefek çeşidinden olan bu gibi işlerde dahi, büyük meselelerde olduğu gibi vicdan muhasebesine ihtiyaç ve zorunluluk vardır.
Bu konu dolayısıyla Emerson'un şu sözleri dikkate değer: “Hayatımızın güneşi, sadece komşumuzun bizi aldatmamasına dikkat ettiğimiz vakit değil, aynı zamanda onun bizim tarafımızdan zarar görmemesine itina ettiğimiz takdirde yükselir.”
Mukaveleye riayetin Önemi
Burada iş hayatında son derecede önemli olan mukaveleye riayet şartına da temas etmeliyiz, Avrupa kıtasında sosyal topluluklar arasındaki mücadelenin tesiri ile birçok akitler arasında mukavelelere riayetsizlik halleri, esefle söyleyeyim ki, çok yayılmıştır. Sosyalist nazariyeciler, fazla olarak, sınıf mücadelesinin üstünde başka bir ahlâkın bulunamayacağını ilân etmişlerdir. Halbuki, Amerika yerlileri bile, mukaveleye riayeti mutlak surette kutsal sayıyorlardı. Hattâ, bir kabile için, savaşta karşı tarafa takaddüm etmek maksadıyla mukaveleyi bozmak şerefsizlik, namussuzluk addedilirdi. Sosyal kültürün temellerinden biri de mukaveleye sadakattir. Mukavele ile taahhüt ettiklerini tutmayan bir kimse kendi haklarına da riayeti ihmal eder. Zira verilen söze sadakatin ya mutlak değeri vardır, yahut dan yoktur. Karakterin ana kanunu, sözümde durmamı emreder. Şahsi itibarım, bütün varlığım bu kaideye dayanır. Mutlak olarak bir erkeklik namusu vardır ki, verilen söze güven kaidesine sımsıkı bağlıdır. Bu erkeklik karakteri, prensip olarak her türlü zıtlığın üstünde bulunmalıdır, insan, düşmanına mukabele etmek için karaktersiz olmaya mecbur değildir.

İş hayatında sorumluluk

Yukarıda seçilen bir mesleğin vazife ve sorumluluklarından bahsetmiştik, iş hayatına yeni atılanlar içîn bu çok önemlidir. Yeni meslek seçenler maddi servetlerin idaresinde ve değerlendirilmesinde İrili ufaklı suiistimallerle karşılaşırlar. Bin türlü aldatıcı işler insanın yolunu şaşırtmaya çalışır. Haksız kazançlar elde etmek İçin çeşitli irtikâplar, sahtekârlıklar insanın önüne çıkar.
Ahlâk kaidelerinin iş hayatında önemi pek büyüktür: işte intizam, itimada lâyık olmak, doğruluk, sadakat, mukaveleye riayet, namusluluk gibi âmiller, birinci sınıf ekonomik âmillerdir. Maddi eşyanın idaresi, uzun müddet hile kaldırmadığı gibi, yolsuzlukları da cezasız bırakmaz. Ekonomik hayatta, her zaman derhal olmamakla beraber düşüncesizleri, hilekârları daima cezalandıran bir kudret hüküm sürmektedir. Bu kudret kâh şunu, kâh bunu tutup meydana çıkarır. Vurguncuyu korkuya, huzursuzluğa düşürür. Hattâ en başarılı dolandırıcıya zafer sevincini zehir eder.
Bir  ticarethanenin  kredisi  neye  dayanır? Reklâma mı, gösterişe mi? Yahut büyük ihtiyatlara mı? Milyonlar bugünden yarına kaybedilmiş olabilir. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, her ekonomik itibarın arkasında ahlâki bir itimat bulunmaktadır. Her şeyin sallandığı bir dünyada   tek   sağlam   dayanak   ancak budur.   Bu   dayanak,   bütün   senetlerin ödendiği yerdir. Ahlâki garantiler, ekonomik hayat için işte bu kadar Önemlidir.   Gladston'un,   “Ahlâk   bakımından yanlış  olan,   politikada  da  doğru  olamaz» sözünü ekonomik hayata uydurarak diyebiliriz ki: «Ahlâk acısından yanlış olan,  iş  hayatında  da  doğru  değildir.» Bir İş adamı, giriştiği bulanık işlerden dolayı önce kendi personelinin ahlâkını bozar. Ondan sonra da personeli tarafından  aldatılır.  Sürekli  maddi  bir gelişmenin ahlâk  güvenine bağlı  olduğunun  mânasını  kavramayanlar, itibarı sağlam olmayan ticarethanelerin tarihine bir göz atmalıdırlar. Teknik bakımdan örnek bir şekilde teşkilâtlandırılmış kurulların idaresinde yüksek mânevi değerlerin maddî menfaatlere feda edildiği zaman işlerin nasıl birdenbire bozulduğunu, çıkmaza girdiğini ve kötüye döndüğünü göreceklerdir, insan, elektrik veya buhar kuvvetiyle isleyen bir makine değildir. Ruh kuvvetiyle hareket eden bir makinedir. Ruh, yüksek mânevi değerlerle beslenmediği takdirde iradeyi harekete getiremez ve insan çalışamaz olur. Yahut, aşağılık sebeplerle iş yapar. Fakat bu aşağılık sebepler, er geç ve muhakkak surette bütün mânevi beraberliği çözer, şahsi faaliyetin en derin temellerini yıkar.
Gençler, iyi niyetlerinde başkalarının tesiri altında olmamalıdırlar. Doğruluğun şahsi önemi pek büyüktür. Esefle söyleyeyim ki, birçok kimseler, namusluluğu, başkalarına yaptığımız bir fedakârlık zannediyorlar. Gerçekte başkalarının hakkına ve malına zarar vermekten kaçınmak, ruh aydınlığımız İle yakından ilgilidir, isteklerimize, ihtiraslarımıza bozulmaz bir hudut çizmek, mala ve mülke karşı olan doymak bilmez ihtiraslarımızı sağlam bir nizama almak lâzımdır. Kendimize karşı takınacağımız ruh tavrı, kendi üzerimizde tatbik edeceğimiz ruh terbiyesi bunları emreder. Dürüst olmayan kimselerin yüksek mâ nevi kuvvetleri muvazenesini kaybetmiştir. Yaptığı işler, vicdanının kontrolünden çıkmıştır. Fırsatların ve hâdiselerin oyuncağı olmuştur. Onun için Kutsal Kitapta dendiği gibi: «Sağındaki ve solundakiler çalarken dahi sen çalmayacaksın, temiz kalacaksın. Senin vazifen, yanında hayâsızca irtikâplar yapıldığı zaman dahi namusunu ve doğruluğunu muhafaza etmek olacaktır.» Bir gencin başta gelen en önemli mesleği, dürüstlükte sivrilmek, sadakatte uzman olmaktır.
İnsanla hayvan arasındaki fark, mutlak itimatta olduğu kadar hiçbir işte göze çarpmaz. Kasaptan, ağzındaki sepetle eve et götüren iyi terbiye edilmiş bir köpeğe bakalım: Köpek, yolda başka köpeklerin hücumuna uğrayınca sepeti şiddetle ve sadakatle savunur. Fakat öteki köpekler, sepeti yere düşürüp de içindekilere saldırdılar mı, terbiyeli köpeğimiz, perhize son verir: «Sizi vicdanınızla bırakıyorum. Ben temiz kalacağım.» demez. O da ne koparabilirse hemen yutar. İşte hayvanlar dünyasının hududu buraya kadardır. Karakterin büyüklüğü, ancak köpeğin ötesinden başlar. Fakat ne yazık kî, pek çok insan henüz bu köpeğin seviyesinden yukarı çıkamamıştır.
İnsan, en küçük işlerde dahi doğruluktan ayrılmamak suretiyle namuslu olmak için kendini terbiye ve idare eder. Dürüst hareket eden kimse, namuslu olmaya katî surette karar vermiştir. Hilty diyor kî: «Dürüstlük küçük işlerdeki davranışlarımızda belli olur. Bu, ahlâki sebeplerden İleri gelir. Büyük ölçüde dürüstlük ise, çoğunlukla bir alışkanlık ve kurnazlıktan gelir. Karakter hakkında bize hiçbir zaman bir fikir vermez.» En küçük işlerde gösterilen dürüstlük, hayatın bütün aldatışlarına karşı bir koruyucudur. Minesi parçalanınca dişlerin çürümesi gibi, insanın da en küçük işlerde dürüst olmak endişesi ortadan kalkınca ahlâk yıkılışı başlar. Her sabah kalkınca, doğruluğun nerede başladığını, mükemmel bîr namusluluğun ne demek olduğunu daima düşünmek gerekir. Eflâtun diyor ki: «İyi hakkında bir bilgi olmaksızın bütün ekonomi ilmi ve teknik faydasızdır.» Bu bilgi olmadıkça. İyi, kötünün, nizam, nizamsızlığın, teşkilât dağılışın işine yarar.
3. BÜYÜK BİR ALMAN TACİRİNİN, TİCARETE YENİ BAŞLAMIŞ GENÇLERE ÖĞÜTLERİ
«Aşağıdaki öğütler, "Gaye ve iş" isimli kitabın yazan Benna Haroslaw tarafından ticaretle meşgul gençlere verilmiş konferanslardan alınmıştır.»
Birçok iş adamlarına göre, mesleklerinin tek gayesi, para  kazanmaktır. Pek çok kimselerin, meslektaşlarımızın büyük bir kısmının üzerinde yürüdüğü geniş, rahat, büyük stratejik şosenin bir sürü yol işaretlerinde büyük harflerle şu ibare yazılıdır: «Para kazanmak.» Ticaretin en yüksek gayesinin sadece para kazanmak olduğu anlayışı o kadar sağlam yer etmiştir ki, bu anlayış o kadar tabiî görülmektedir ki, o kadar tartışmaya değmez sayılmaktadır ki, bu nün üzerinde en küçük bir şüphe ve tereddüt dahi kabul edilmemektedir.
R. von Jering dahi: “Bir iş adamı, ekonomi alanında kazanç yerine ideal menfaatler peşinde koşmak istiyorsa, muhakkak mesleğinde sapıtmıştır.” diyor.
Orta seviyede bîr tüccara, vaktiyle riayet edilmiş olan kaideye göre, ticaretin insandan toplumun menfaati için fedakârlık isteyen bir meslek olduğunu söylerseniz bir şey anlamadan yüzünüze bakar. Ona âdeta bilmece söylüyormuşsunuz gibi gelir. Mesleğinde para kazanmaktan başka düşünceler ve gayeler peşinde olan bir tüccar, gülünç bir tiptir. Ticaret, hayır isleri yapılan bir meslek değildir. Böyle düşünen ve konuşan iş adamlarının pek düşük ahlâklı olduklarına şüphe yoktur. Ceza kanununun müsaade ettiği nispette bir vicdana sahip olanlardan bahsedecek değilim. Namusluluk, doğruluk, kolaylık göstermek, iş hayatında tatbik olunacak esaslardır. Müşteriyi aldatmak, bozuk kaliteli mal sürmek, daima yüksek fiyat istemek, piyasa hakkında yanlış bilgi vermek gibi oyunlar, her zaman kazançlı olmaz. Çünkü, bir defa aldatılan müşteri, bir daha satıcının semtine bile uğramaz. Meşru olmayan bir kazançtan vazgeçmek bir fedakârlıktır. Fakat bu fedakârlık, bin misli kazanç getirir. Bir firmanın şöhret ve itibar kazanmak için yaptığı masraflar gibi, edep ve terbiye de genel masraflara girer. Kötü rakipler olmasaydı belki bütün bu masraflardan kurtulurduk. Rakîbin, devlet kontrolünün bulunmadığı ve vicdanın işlemediği yerlerde, meselâ, özel inhisarın hâkim olduğu iş sahalarında bu çeşit masraflardan gerçekten tasarruf edilmektedir. Bir Amerikan tröstü, ticari şöhreti için lüks yapmaya lüzum görmez. Bizim nispeten geri olan ve rekabete dayanan ekonomimizde ahlâk kanunu, bir muhasebe isi haline düşürülmektedir: “Kazançlı olduğu müddetçe doğruluktan ayrılma! Becerebildiğin kadar para kazan. Fakat, para kazan.” Şüphesiz ticaret bilgilerinde meslek ahlâkına böyle bir anlayışla özel bîr yer vermek manasızdır. Böyle bir anlayışa göre, meslek ahlâkı, belki maliyet muhasebesinde özel bir hesaba, yahut muhasebe bürosunun yetkisine girer. İş adamına genel ticaret bilgisi vermekle öğünen kitaplar, ticaretin ahlâki esasları hakkında “Ele verir talkını, kendi yutar salkımı.” nevinden bir sürü gevezeliklerle doludur.

Hesap ahlâkı

işlerimiz şahsî menfaat ve çıkarımıza bağlı ise, ticaret ahlâkı boş ve güvensiz bir temel üzerine kurulmuş demektir. Bu çeşit hesaplı bir ahlâkı savunanların, dolandırdığı milyonları cezadan kurtulmak İçin yabancı memleketlere kaçıran, muvazaalı yollardan karaborsacılıkla piyasayı alt üst eden ve yüzlerce kimseye utanmadan satır atan büyük vurguncuyu hiç tenkit etmemeleri lâzım gelir. Normal ticaretin bütün hayatı boyunca kendisine sağlayamadığını bir tek vurgunda kazanan bir kimse için normal kazanç yolu artık cazip olmaktan çıkar.
Denebilir ki, dürüst olmayan bîr iş adamının eninde sonunda kötü bir hesapçı olduğu anlaşılır. Hesapları ayrı ayrı doğru olabilir. Fakat bilançosunu eşitlemeyi unuttuğu görülür. Su testisi su yolunda kırılır, derler. Dünya da her suç cezasını bulur. Büyük iş adamlarının hayatlarına, hal tercümelerine dair yazılan.kitaplarda pratik hayat felsefesi kaideleri de bu noktaları teyit etmektedir. Bu kitaplar, periyodik buhranların fırtınalarında hileli ticarethanelerin bir tabiat kanunu yanılmazlığı ile, iskambil kâğıtlarından yapılmış evler gibi silinip süpürüldüğünü, buna karşılık ise, sağlam ve ciddî temeller üzerine kurulmuş firmaların ayakta kaldığını anlatmaktadır. Yine bu kitaplar, Law, Strausberg gibî kötü şöhretli büyük malî sihirbazların hayatlarının nasıl sefalet içinde sona erdiğini de hikâye etmektedir. Günlük gazetelerde çürük ticari muamelelere, ceza gören vurgunculara, iflâslara, çöküşlere dair haberler de okumaktayız.
Fakat kendimizi aldatmayalım. insafsızların hesaplarında yanılarak kösteklenmesi genel kaide değildir. Daha ziyade insafsızlık galip gelmektedir. Üstelik bu yolda yürüyenler, «işlerim tıkırında gitti,» diyerek de sessizce öğünürler. Bu gibi galibiyetler, zafer şenliklerinden hoşlanmadıkları için gizli kalır. Tecrübeli bir kimse, başarılarının kaynağı bulanık olan İnsanları size her zaman gösterebilir. Size nesillerden beri dünyaca şöhretlerini ve milyarlarını muhafaza edip arttıran o çeşit milyarderlerden bahseder ki, bunlar, servetlerinin temellerini en aşağılık suiistimallerle atmışlardır. Yine böyle tecrübeli bir kimse, size o çeşit fabrikatörler gösterebilir kî, bunlar başka isimler altında ve başkalarının patent haklarını ihlâl etmek suretiyle mallarını serbestçe sürmüşlerdir. Kaybettikleri dâvalar, bunların şöhretlerini azaltmamıştır. Zarar eden rakîp firmanın bugün ikinci ve üçüncü dereceye düşmesine karşılık, piyasaya malı ve markayı taklit eden firma hâkim olmuştur. Sabahtan akşama kadar reklâmlarını gördüğümüz öyle fabrikalar vardır ki, değersizliği, tesirsizliği mahkemeler ve uzmanlar tarafından vesikalarla İspat edilmiş olan mallarının satışını seneden seneye arttırmakta ve panayır çığırtkanlığı İle milyonlarca defa tekrarladıkları yalanlar, hakikatin sesini boğmaktadır.
Her ticari başarının meşru olmayan kaynaklardan sağlandığını veya böyle bir başarının ancak şanslı tesadüfler ve ticarî maharet gibi âmillerle elde edildiğini iddia etmiyorum. Şu temel gerçeği göz Önünde tutmanızı önemli buluyorum. Namuslu bîr tacir, namuslu iş adamı olmaya cidden çalışıyorsam, her şeyden önce başarıda şans aramaktan vazgeçmeliyim, demelisiniz.
Yukarıda da söylediğimiz gibi, âdi ve çürük işler, birçok hallerde yapanını yere vurduğu halde yine revaçta kalmaktadır. Tabiatta olduğu gibi, ekonomi hayatında da herkese zararı dokunan işlere karşı korunma tedbiri alınmakta ve bu gibi tedbirlerin tekemmül ettirilmekte olduğu bir gerçektir. Ne yazık ki, zararlı unsurlar, bu tedbirler karşısında sinmiyorlar, zarar veremez hale gelmiyorlar. Parazit organizmaların yok edilemez bir hayat ve intibak kudreti taşıdıkları acı ve biyolojik bir gerçektir. Meselâ, kimya ilmi ile mallara hile karıştıranlar arasındaki savaş, bir maskaralıktan başka bir şey değildir. Çoğunlukla uzun yıllar süren çalışmalardan sonra kimyevi tahlil sonunda mala karıştırılmış zararlı madde bulununca hileyi yapan melunca yeni bir tertiple ortaya çıkmaktadır.
Tekrar edelim: Yapılacak hiçbir şey yoktur. Şunu bilmeniz ve kabul etmeniz, ne kadar erken olursa o kadar iyidir: insafsız rakibiniz karşısında kabiliyet, sermaye ve tecrübe bakımından aynı ve eşit şartlar altında bulunsanız dahi, namuslu ve dürüst kaldıkça daima zararlı çıkarsınız. Bu sözler, kimsenin cesaretini kırmamalıdır. Meşru olmayan vasıtalarla göz kamaştırıcı başarılar elde edenler karşısında ümitsizliğe düşülmemelidir. Mesele, hayatta yüksek gayelere başarılardan fedakârlık etmeksizin erişilemeyeceğini iyice bilmektir.

Onda kabiliyet, sermaye ve tecrübe bakımından aynı ve eşit şartlar altında bulunsanız da Vazifeler yolu, başarılar yolu

Bu konferansların genç tacire göstermek istediği vazife yolu, başarı yolundan farklıdır. Bu iki yol başlangıçta birbirine muvazi giderse de sonradan istikametlerini değiştirir. Başarı yoluna sapan bir daha geri dönemez. Vazife yolu ise dik ve dardır. Dikenlerle doludur. Çekici ve güzel manzaraları azdır. Bu yolda, ancak yoksulluklara katlanabilen, sebatlı ve başı dönmeyen turistler yürüyebilir. Bu yolda yürüyen, boş hülyaların bulutları arasında kendisini kaybetmez. Aksine olarak, günlük hayatın gerçek şartları içine atılır. Onun için meslek ve vazifelerimizin önümüzde açılan geniş sahasında çalışmak istiyorsak, mesleğimizin tamamen pratik olan ve herkesin bildiği ekonomik vazifelerine uymalıyız.
Tacirlerin  vazifesi,  istihsal  ile istihlâk arasında aracılık yapmaktır. Bunu, her ekonomi kitabının daha ilk sayfalarında okursunuz. Tacir, mevcut ihtiyaçların karşılanmasına yardım etmek, ileriki ihtiyaçları önceden görmek, yeni İhtiyaçlar uyandırmak, bu çeşit ihtiyaçları karşılamak için istihsal faaliyetlerini teşvik etmek, çıkacak malları doğruca müstehlikin eline götürmek gibî işlerle vazifelidir. Bugünkü hayatımıza şöyle bir göz atalım. Şu ileri sürdüğümüz vazifelerin mânasını ve bunların ne nispette gerçekleştirildiğini bir parça düşünelim.
Tüccar, istihsal ile İstihlâk arasında aracılık yapmalıdır, dedik. Tüccar, her İki tarafın namuslu simsarı ve müteahhidi olmalıdır. Bir tarafın fazla fiyat İsteğini, diğer tarafın eksik talebi eşitlemelidir. Müşteri bir malın fiyatını kırmak, maliyetinden aşağı düşürmek İstiyorsa, tüccar, buna arkasını dönebilmelidir. Kendisini müstahsillerin bu gibi uygunsuz isteklerinin mümessili haline getirmemelidir. Diğer taraftan meselâ, küçük bir fabrikatör, pek İnce hesaplar yaparak fiyatın kurtarmadığını İleri sürerse, tacir bunu teessüfle karşılayabilmeli ve durumdan faydalanmaya teşebbüs etmemesini kendisine söyleyebilmelidir. Bir tüccar, haksızca ele geçirilmiş olduğunu bildiği malları satmayı şiddetle reddedebîlmelidir. Bir matı satın aldığı zaman, bunu başkasına ciroda tekeffül ettiği bir senet gibi mütalâa etmelidir. Bir kefalet, malın kalitesinin düzgünlüğüne, ölçü ve tartısının doğruluğuna inhisar etmemelidir. Tüccar, sattığı malda İşçisine ölmeyecek kadar geçindirmek üzere verilmiş ücretlerin laneti, küçük bir varlığın rnahvoluşunun izleri bulunmadığına da emin ve kefil olmalıdır. Bir de büyük mağazaların teşhir ettiği mallara bakınız. Şu soruyu cevaplandırınız: Acaba tüccar, her zaman vazifesini yapıyor mu? Fabrikatörler, anlaşmalar ve inhisarlarla halkın kaldıramayacağı nispette fiyatları keyfî olarak tespit etmek istedikleri, yahut, kısa görüşlü işçiler, satışa zarar vererek bir sanayi şubesinin yıkılmasına veya memleket dışına kaçmasına sebep olacak şekilde iş ücretlerini yükseltmek yolunda düşüncesizce mücadeleye girdikleri zaman, tacir bu gibi hareketlere karşı dişlerini gösterebilmelidir. Müstehlik, bu gibi hareketlere karşı tüccarın şahsında cesur. İrtikâp kabul etmez, hiçbir şeyden yılmaz bîr avukat, bir koruyucu görmelidir. Toptan ticaret, tröstleşmiş büyük endüstrinin hâkimiyet hırslarına karşı mücadele edeceği yerde, onunla beraber ava çı karsa, onun bu hareketi, vazifesine bir hıyanet değil de nedir? Petrol, kömür ve demir ticaretinde dönen olaylara bîr göz atın ve bana cevap verin: Acaba tüccar vazifesini yapıyor mu?
Bu meseleler hakkında Walter Rat-henau, bir zamanlar şöyle demişti: “Şimdi kazanç peşinde koşan bir kimse, ilerde hiçbir zaman büyük bîr iş adamı olamaz.” Bu söz, dünyayı tanımayan bir ahlâkçının ağzından çıkmıyor. Bunu söyleyen, büyük tecrübeleri olan bîr şahsiyettir. Gerçekte, ticaret mesleğini bu mânada kavrayan bir kimse, tarafların üstünde, ölçülü bir hakkaniyetle hareket etmelidir. Mânevi üstünlüğünü, hâkimiyet hırsına kaptırmayan şahane bir tacir olmalı, her gerçek kral gibi ücretini hizmet etmekte bulmalıdır. ihtiyaçların giderilmesi hakkında
Mevcut ihtiyaçların giderilmesi işi, tüccarın vazifesidir, dedik. Ancak, şu farkla: Güney Amerika'da esir ticareti, beyaz kadın ihracı, Çin'e afyon şevki, Afrika'da konyak ticareti gibi işler, mesleğimiz tarihinin acı sayfalarıdır. Bu gibi karanlık İşlere sebep, tacirlerin ceplerini çabuk ve kolaylıkla doldurdukları takdirde bütün İhtiyaçları gidereceklerini zannetmeleridir. Bu gibi ihtiyaçları karşılayan tacir, er geç ismini kötüye çıkarır ve kanunun ağır cezalarına çarpılır. Fakat tacirin, meşru olan ile olmayanı birbirinden ayırt etmek için elinde sadece ceza kanununun maddeleri varsa, bu hat ahlâki bakımdan pek hazin bîr şey olur. Kanun ile ahlâk arasında kantar île hassas terazi arasındaki fark kadar ayrılık vardır. Vicdanın söz sahibi olduğu yerde kanun susar ve hareketsiz kalır. Kanun, her şeyden önce kötüye en gel olur. Ahlâk ise, iyi olanı tahakkuk ettirmek ister. Bunların bîri menfi, ötekisi müspettir. Böyle nazik bir alet, yüksek kaidelere göre, süreli olarak istifade edilmek isteniyorsa, tabiatıyla çok itina ve dikkatle kullanılmalıdır. Bu aletten süreli olarak faydalanılmalıdır. Zira, her alet, yıllarca kullanılmadan bir köşeye atılıp tozlanmaya bırakılırsa değersiz bir hurda demir parçası haline gelir.
Ticarî muamelelerde vicdana yer vermeyen, ahlâk şuuruna kulak asmayan bir tüccarın ahlâkçılara kızmaması, bunların ticaretten anlamadıklarını iddia etmemesi lâzımdır. Böyle bîr tacir, ticaret metotlarını mükemmelleştirîrken, yeni kazanç yolları ararken, kendi şahsını ahlâk bakımından yükseltmeyi, insanların ihtiyaçlarına uygun olarak çalışmayı unuttuğunu itiraf etmelidir. Bunu yapmadığı İçin dövünmelidir. Onun için şair: “İnsan oynak bir terazidir.” demiştir. Bu terazi, kendilerine medeniyetin öncüleri dedirten birçok iş adamlarında yılardan beri kötü tarafa kaymış, belki daha da bozulmuştur.
Bugün çeşitli sahalardan, yeni bir ahlâk isteyen bir ses yükseliyor. Bu ses, biz tacirlere bir şey söylemeyecek mi? Yalnız, yürürlükteki hukuk ve kanunlarla yetinip ahlâk duygularımızı yükseltmekten ve inkişaf ettirmekten imkânsız diyerek vaz mı geçeceğiz? Hepiniz, “Hak uğruna mücadele”den bahsedildiğini duydunuz, işte biz iş adamlarına, ticaret ahlâkımızı ve âdetlerimizi asîlleştirerek, böyle yüksek ve sağlam bîr ahlâk uğruna savaşmak vazifesi düşüyor.
Memleketin seçkinleri, hayatlarını halkı aşağılık ihtiyaçlardan yeni ve asîl ihtiyaçlara yükseltmek vazifesine bağlamalıdırlar. Yeni ihtiyaçlar uyandırmak, gelecektekileri önceden görmek gibi işleri, ticaretin esas vazifelerinden olarak göstermedik mi? Böyle bir kültür işinden şaşmamak lâzımdır. Bu, bizim mesleğimize düşen bir vazifedir.
Tüccar sınıfı için toplumun nelere muhtaç olduğu meselesini, bir vazifeler bilgisini, etraflı bir sistem halinde tespit etmeliyiz. Fakat, asıl mesele, doğru olan zihniyeti uyandırmaktır. Bazı örnekler, misaller vermek suretiyle ekonomik hayatın diğer mânevi ve sosyal alanlardan ayrı olmadığını, aksine olarak sosyal ahlâkın bütün meselelerine sımsıkı bağlı bulunduğunu göstermek yeter

4. MEŞRU FİYAT MESELESİ
Fiyatın meşru olması isteği. İnsanın  tabiatı  icabıdır
Meşru fiyat fikri, ticaret kadar eskidir. Bunu Orta Çağın fikri olarak reddetmek yanlış olur. Daha ilkel kabîlelerde bu fikre rastlanır. Eski Hind'in Manu Kanunlarında da mübadele olayının ferdîn keyfine bırakılması fikrî savunulmuştur. Bu kanunlarda alım ve satım muamelelerini inceden inceye nizamlı-yan hükümler bulmaktayız. Eski Çin'de de din ve ahlâk düşünceleriyle serbest rekabetin sınırlandırıldığı, inhisarcı muamelelerin yasak edildiği görülmüştür. Musa Peygamberin kanunları, bakkala, alış verişte hakka riayet etmesini emrediyor.
Hazret! Süleyman'ın meşhur meselleri, şahane tüccarın ölçü ve tartıda nasıl hakka riayet ettiğini eğmektedir. Musa Peygamber, alışverişlerin doğruluğa dayanması için savaşıyor ve doğruluktan ayrılmış olanlara: “Ticaretinizle kutsal esaslarınızı kirlettiniz.” diye haykırıyor. Eski Musevi din büyüklerinden Jesus Sirach, ticarette tanrısal emirlerin ihmal edilişi karşısında şöyle diyor: “Tüccar kendisini suç İşlemekte serbest bulunca, aktar da günahsız olmayacaktır. Taşın yarığına kazığın çakılması gibi, satıcı ile müşteri arasına da günah öyle sokulur,”
Diğer taraftan ilk çağlarda Hıristiyanlık, ticarete karşı ilgisiz kalmıştı. Bu çağlarda Hıristiyanlık dünyayı terki, feragatli sevgiyi savunuyordu. Nitekim incil'de: “Siz aynı zamanda Tanrıya ve Mammona kulluk edemezsiniz” deniyor. Kilise babalarından Chrysostomos, Isa-dan sonra IV. yüzyılda şöyle diyor: “Hiçbir Hıristiyan tüccar olamaz. Tüccar olmak isterse kilise camiasından kovulmalıdır.” Fakat, yeni Katolik araştırmaları bu sözleri artık İnanılır saymıyor. Hıristiyan Kilisesi hiçbir zaman bu kadar müfrit olmamıştır. Eski Ahid'in doğruluk ve hakkaniyet prensibi, Aristo'nun, Çiçero' nün fikirleriyle bağdaştırılmıştır. Kanunlarda da aynı şey yapılmıştır. Roma Hukuku, ticarî mukavelelerdeki hükümlerin sadakatte yerine getirilmesini garanti etmekle kalmamış, aynı zamanda mukavelelerin meşru fiat esasına göre denetlenmesini, aksi halde, meselâ, mukavelede adı geçen fiyatın memlekette carî fiyat seviyesinin iki mislini aştığı takdirde feshedilmesini emretmiştir. Roma imparatoru Diokletian, fiyat nizamnameleri yayınlatmıştı

Din'in fiyat işlerine müdahalesi
Vaktiyle bütün din ve kanun yasaklarına rağmen meşru fiyat fikri, halkın ahlâk şuurunda, tüccarın vicdanında yaşıyor muydu? Yoksa, emirler ve yasaklar, derinden gelen bîr vazife duygusunun tasvibi olmaksızın riayet edilen can sıkıcı baskılar mıydı? Bunlara gerçekten riayet ediliyor muydu? Tüccar sınıfı içinde dolandırıcı, vurguncu eskiden beri vardı. Eski mutlu çağlan övenler, atalarının hilede, sahtekârlıkta, her türlü vurgun işlerinde ne kadar ileri olduklarını öğrenirlerse hayret ederler. Fakat bu olay, o çağlarda ekonomik hayatı düzenleyen kuvvetli ahlâk esaslarının bulunmadığını anlatmaz. Kanun, aslında, bu ahlâk esaslarının maddeler halinde tespiti demektir. Bunlar olmadıkça, kanun da olmaz. Bütün din ve mezhep hareketlerinde ekonomik düşünceler de kuvvetle yer almıştır. Luther'in murabaha ve ticarete dair mektupları dikkate değer. Vaktiyle yayınlanmış ve düzinelerce emsali basılmış bir kitap, şu ismi taşımaktadır. “Vicdanlı bir tacirin büyük menfaati. Tanrıya ve insanlara karşı günah işlememek, maddi ve manevî servetleri vicdanlı olarak İdare etmek için ticarette nasıl hareket edilmesi lâzım geldiği hakkında Hıristiyan? bir tetkik.»
Eski din adamlarının zihinlerini, derin bir mânevi zaruret, dinî bir ihtiyaç, Tanrı namına meşru fiyat uğruna mücadele gayesi meşgul ediyordu. Hıristiyanlığın ikinci bir defa vaftizi terviç edenler mezhebinin sâlikleri içinde ticaretle uğraşanlar, sevkettiklerî bezlerde bir dokuma hatası bulurlarsa bez topunun içine, hatadan dolayı düşülmesi lâzım gelen fiyat kadar bir para koyarlardı. Müşteriye karşı dürüst olmak amacıyla yapılan bu hissî hareketlere bugün gülmekteyiz. Halbuki bu adamların nazarında malın değeri boş bir lâf, bir kanun maddesi değildi. Aksine olarak, kutsal bir kaide, yaşayan bir gerçekti.
1635 yılında Boston'da bir mağaza sahibinin, tespit edilmiş olan kâr haddiyle iktifa etmeyerek yüzde 5O den fazla kâr aldığı öğrenilmişti. Kilise ve mahkeme, mağaza sahibini 2000 sterlin para cezasına mahkûm etmişti. Asıl dikkate değer nokta bu değildir. Vekayinamelin bildirdiğine göre tüccar, mahkûmiyet kararı üzerine yaptığı hareketin kötülüğünü anlamış olduğunu gözleri yaşça, kalbi nedametle dolu olarak söylemiş 'e kendini ıslah edeceğine dair herkesin önünde söz vermişti. Meşru fiyat prensibi, bu genç sömürge şehrinde bu derece hassasiyet uyandıracak kadar acaba asıl mucizevî bir tesir yaratmıştı?
Orta Çağda pazar yerlerinin, kiliselerin Önlerindeki meydanlarda kurulması dikkate şayandır. Bunun hayat ile din arasındaki sıkı bağlan göstermesi bakımından önemi büyüktür. Böylece satışı en küçük alış veriş muamelesinde dahî, hakka riayetin sert tanrısal kanunlara tâbi olduğunu hatırlamak zorunda kalmakta idi. Bu dinî maksat, Freiburg Catedralinİn büyük kapısı üzerindeki oymalarla pek canlı olarak ifade edilmiştir. Bu oymalar, müminlere, kiliseye girmeden önce daha kapının ağzında, nalların ölçülüp tartılmasına yarayan ölçüleri hatırlatmak maksadıyla yapılmıştı. Böylece hileli ölçü kullanılmaması ihtar edilmiş olmaktadır.
Kur'an ve ticarette doğruluk
Kur'an da, Hıristiyan ve Musevi dini gibi ticarette doğruluğu emretmektedir. Tanrının sadece ibadetle iktifa edilip çarşı ve pazarda alış veriş işlerinde kendi emirlerine İtaat edilmemesini tasvip etmediğini Kur'an, açık olarak söyler, islâmiyet'in bu hususta koyduğu kurallar hakkında bir fikir vermek için Kur'an'dan haram yoldan servet edinilmemesi, para ve mal ticaretinde haksızlık yapılmaması hakkındaki önemli âyetleri aşağıya nakledelim:
Yetimlere hor muamele edenlere ve yoksulları doyurmayanlara:
“Gördün mü yalanlayan dini; işte o'dur öksüzü kovan, yoksulu doyurmayı teşvik etmeyen. Vay haline o namaz kılanların ki, onlar namazlarını unuturlar, Onlar bütün işlerini gösteriş için yaparlar. Zekât vermeyi esirgerler.”
(Sûre .* '.07. Âyet: 1-7).
Servet hırsına karşı:
“Mal ve mülk çokluğu ile övünmek sizleri oyaladı. Tâ kabirlere varıncaya tadar, îş öyle değil. Yakında bilirsiniz.”
(Sûre: 102. Ayet: 1-3).
Hilekârlığa ve menfaate düşkünlüğe karşı:
“Ölçüye ve tartıya hile karıştıranların vay haline. Onlar insanlardan bir şey aldıkları zaman tastamam alırlar. Fakat insanlar için ölçüp tarttıkları zaman eksik ölçüp eksik tartarlar. Onlar büyük bir gün için kalkacaklarını düşünmüyorlar mı? O gün insanlar, âlemlerin Rabbi çarşısında dururlar.”
(Sûre: 83. Ayet : '-6).
Sadaka vermeğe dair:
“Ey   insanlar,   kazandığınız   temiz şeylerden, yeryüzünde sizin için çıkardığımız şeylerin iyisinden ve temizinden  harcediniz. Sizin göz yummadıkça alıcısı olamayacağınız fena şeyleri vermeye kalkışmayınız.
(Sûre: 2. Ayet: 267).

Ticarette doğruluk ve hükümde adalet:
“Ergenlik çağma gelinceye kadar en iyi bir şekilde olmadıkça yetimin malına yaklaşmayın, ölçeği ve teraziyi dosdoğru ölçüp tartın. Biz, bir kimseye gücünün yeteceğini teklif ederiz. Söz söylediğiniz zaman hasımlara karşı bile olsa adaleti mutlak gözetin ve Tanrıya ettiğiniz ahde vefa edin.”
(Sûre: 6. Ayet : 152).
Modern ekonomide meşru fiyat meselesi
Modern ekonomi, fiyat İşinde her türlü ahlâki mülâhazayı ortadan kaldırdı. Fiyat, başı boş rekabetin kanunlarına teslim oldu. Neticede meşru bîr fiyat düşüncesi ortadan kalktı. Bugün artık ahlâki bir esasa dayanan bir fiyat tespiti endişesi yoktur. Büyük endüstrinin doğuşu ile yeni şartlar ve münasebetler ortaya çıktı. Eski mevzuat, yeni şartlarla bağdaşamadı ve bunlarla başa çıkamadı. Hatlar yeni bir anlayışın ışığı altında teşekkül etmeğe başladı. Rekabetin tabiî kuvvetlerinin her şeyi serbestçe nizamlıyacağına inanılmış ve şu formül ortaya atılmıştı: “Bırak yapsın, bırak geçsin.” (Laissez fair, laissez passer). Modern ekonominin ilk safhasındaki rekabetin tarihini hepimiz biliyoruz. Bu rekabette büyükler, küçükleri merhametsizce İmha etmiştir. Bu mücadelede meşru olmayan fiyat muzaffer olmuştur. Fakat bütün bunlar, bir geçiş safhasının olayları idi. Zamanla milletlerarası rekabete karşı koruyucu gümrükler tatbik edilmeğe başlandı. Fakat bu gümrükler, meşru bir fiyatın garanti edilmesini sağlamıyordu. Aksine olarak, geri kalmış istihsal metotlarını suni olarak muhafazaya, teknik ilerlemeyi durdurmaya yarıyordu. Bundan da halk zarar görüyordu. Milletlerarası rekabetin böyle bir anarşi devresi geçirmesi zaruri idi. Yukarıda söylediğimiz gibi, meşru fiyatın tespîti için önceden kullanılan metotlar yeni şartlara cevap veremezdi. Ahlâk bakımından işin maliyetine, satışın İcaplarına, İşçiye insanca yaşamasını sağlayacak bîr ücretin verilmesi maksadına uygun bir fîyat tespiti, artık eski usullerle yapılamazdı.
insan emeğine meşru bîr ücret tâyini meselesi çağımızın en mühim vazifesi ve sosyal teşkilâtın en güç problemi olduğunda hiç kimsenin şüphesi yoktur. Böyle bîr ücret tâyininde bir taraftan ucuz gıda maddelerine muhtaç olan endüstri müesseselerinin rızasının alınması, diğer taraftan bu gıda maddelerinin müstahsili olan çiftçiye de mahsulünün değer fiyatını vermekten kaçınılmaması lâzımdır. Çeşitli müstahsil grupların haklarını karşılıklı olarak korumak ve ödemek hususunda yepyeni yolların takip edilmesi icap etmektedir. Bilhassa sanayi menfaatleri ile ziraat menfaatleri arasında aşılması güç gibi görünen zıtlıklar vardır. Endüstri, çalıştırdığı işçi yığınlarının istihlâki için ucuz besin maddesi arar. Ziraat ise, önceden tahmin edilemeyen hava şartlarına bağlı bir istihsale değer fiyat ister. Bugün dünya ekonomisinin birçok bölgelerinde ziraat ile endüstri arasında büyük anlaşmazlıklar doğmaktadır. Endüstri, dışarıdan ucuz gıda maddesi ithal ederken, yerli ziraat, bu ithal maddeleriyle rekabet edemeyerek zarar görmektedir. Geçen yüzyılın başında ucuz gıda maddesi ithalinden dolayı yıkılmış olan ingiliz ziraati, kendini korumak için büyük bir savaşa girişmişti. Almanya'da ise süratle inkişaf eden endüstri İçin zaruri olan ucuz hububat ithaline karşı Doğu Elbe ziraati, hububata yüksek gümrük konması yolunda mücadele açmıştı. Naziler devrine kadar Almanya'da ekmek fiatı, dünya piyasasından üç misli daha yüksekti. Bu gîbi problemler, anarşik rekabetin ortadan kaldırılması için milletlerarası bir anlaşmaya ihtiyaç olduğunu göstermektedir. Çeşitli istihsal kolları ile satış piyasalarının milletlerarası bir dağıtım sistemine göre teşkilâtlandırılması lâzımdır. Böyle müdahaleci bir tanzim işi, sadece teknik ve ekonomik bir zaruret değil, aynı zamanda dünya barışını, milletlerarası istikrarı sağlayacak bîr şarttır. Burada da sosyal ekonominin, ahlâki esaslara bağlanması lüzumu kendini göstermektedir. Son zamanlarda atom üzerindeki çalışmaların milletlerarası bir kontrole tâbi tutulmasının zaruretinden bahsedilmekte, müzakareler yapılmaktadır. Bütün bu konuşmalarda zamanımız insanlığının siyasi ve askerî tehlikeler, tehditler altında bulunduğu belirtilmektedir. Fakat, askerî ve siyasi tehlike ve tehditler kadar önemli olan bir problem üzerinde durulmuyor. Atomik kudret, ekonomik hayatta kullanılmaya başlanınca çok büyük meseleler ortaya çıkacaktır.
Atomik enerji kaynaklarını ellerinde bulunduranlar, kendilerine ekonomik ve teknik sahada rakîpleri üzerinde tıpkı atomik silâhlara sahip olanlar gibi bir üstünlük sağlayabilîrler. Ekonomik hayatta hak ve adaletin garanti edilmesi meselesi, gelecekte, tıpkı Orta Çağda olduğu gibi önem kazanacaktır. Kutsal Kitapta, peygamberlerin sözlerinde, Süleyman'ın mesellerinde, nihayet Kur'an-da ilâhî hak ve adaletten niçin o kadar ısrarla bahsedildiği ancak o zaman anlaşılacaktır. Gelecekte insanlığın bütün siyasi, iktisadi ve sosyal muvazenesi, ekonomik hayatta hizmet ve karşılıklı hizmet münasebetleri, ahlâki bir nizama ve ahlâki kanaatlere dayanacaktır.
1