GAZETE YAZILARIM
AB BİZİ ALIRMI ?

1993 de yapılan Kopenhag zirvesinde Avrupa konseyi, adaylık için başvuruda bulunan ülkelerin tam üyeliğe kabul edilmeden önce karşılaması gereken kriterleri belirledi. Bu kriterler şunlar;
Siyasi Kriter ; Üye ülkede demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını ve azınlık haklarını güvence altına alan kurumların varlığı,
Ekonomik kriter ; İşleyen ve aynı zamanda birlik içinde rekabetçi baskılara ve diğer serbest piyasa güçlerine dayanabilecek bir serbest piyasa ekonomisinin varlığı,
Mevzuatının benimsenmesi ; Siyasi, ekonomikve parasal birliğin hedeflerine bağlı kalmak üzere üyelik için gerekli yükümlülükleri yerine getirebilme kapasitesine sahip olmak.
Kopenhag kriterleri AB'ye tam üyelik koşullarının esaslarını belirlerken, Maastricht kriterleri ise, AB'ye üye ülkelerin Ekonomik ve parasal birliğe katılabilmeleri için gerekli şartları ortaya koyuyor. 1991 de imzalanarak 1993 de yürürlüğe giren Maastricht kriterleri de şöyle ;
- Toplulukta en düşük enflasyona sahip (En iyi performans gösteren) üç ülkenin yıllık enflasyon oranları ortalaması ile, ilgili üye ülke enflasyon oranı arasındaki fark 1,5 puanı geçmemelidir.
- Üye ülke devlet borçlarının GSYİH'sine oranı % 60'ı geçmemelidir. Üye ülke bütçe açığının GSYİH'sine oranı % 3'ü geçmemelidir.
- Herhangi bir üye ülkede uygulanan uzun vadeli faiz oranları 12 aylık dönem itibariyle, fiyat istikrarı alanında en iyi performans gösteren  3 ülkenin faiz oranını 2 puandan fazla aşmayacaktır.
- Son 2 yıl itibariyle üye ülke parası, diğer bir üye ülke parası karşısında devalüe edilmiş olmamalıdır.
Avrupa konseyi perlementerler meclisi (AKPM) Türkiye'nin Avrupa konseyinin denetim mekanizmasından çıkarılmasını öngören bir rapor hazırladı. Bir son dakika değişikliği olmazsa, Nisan ayında bu raporun onaylanmasıyla Türkiye, Kopenhag kriterlerini yerine getiren ülke vizesi almış olacak. (Kaynak, Dünya gazetesi)
Bundan sonra sıra Maastricht kriterlerinde ..! 
İnternette dolaşırken Ankara Ticaret odasının web sayfasında aşağıdaki ankete rastladım ;
Aynen şöyle ;
Avrupa Birliği yetkilileri ve siyasi karar organı Avrupa Parlamentosu Türkiye ile ilgili olarak aşağıdaki talepleri ısrarla vurgulamaktadır:

Güneydoğu’ya siyasi çözüm getirilmesi,
Kıbrıs’ın Annan Planı çerçevesinde Yunan Adası haline getirilmesi,
Ege’de Türkiye ile Yunanistan arasındaki kıta sahanlığı sorununun Yunanistan lehine çözülüp Ege’nin “Yunan Gölü” haline getirilmesi,
Sözde Ermeni soykırımının tanınması,
İstanbul Fener Rum Patrikhanesi’ne Vatikan türü bağımsız devlet statüsü tanınması ve ona bağlı çalışan Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması,
Doğu Karadeniz’de Pontus Rum hayalinin hortlatılması,
Türk Ordusu’nun ülke güvenliğini sağlamak için alacağı önlemlerin sınırlandırılması,
Bu bilgiler ışığında şu sorulara "Evet" yada "Hayır" şeklinde cevaplar isteniyor.
1- AB’nin Türkiye’den istediklerini haklı buluyor musunuz?
2- Türkiye ne pahasına olursa olsun AB’ye üye olmalı mı ?
3- AB Türkiye’yi oyalıyor mu ?
4- AB Türkiye’yi üyeliğe kabul edecek mi ?
5- AB 2004 Aralık ayında Türkiye’ye tarih verecek mi ?

Yaklaşık 20 bin kişinin cevaplandırdığı bu anketin sonuçlarını burda açıklamak istemiyorum, ama bana çok ilginç geldi. İsteyen okurlarım http://www.atonet.org.tr  sayfasına girerek, hem anketi cevaplayabilirler, hemde sonuçları görebilirler.
**********************************
YALOVA'DA TİYATRO VAR...

"Siyen ve Diha geçmişleri ve hayalleri sayesinde yaşama tutunmaya çalışan iki yalnız kadındır. O kadar yalnızdırlar ki, şehirde kendisine havagazı memuru süsü vererek kadınları öldüren sapık caniyi bile, korkmalarına rağmen özlemle beklemeye başlarlar. Ve bir gün havagazı memuru çıkagelir, ancak gelen bekledikleri kişi değildir. Kadınların gerçek havagazı memurunu cani sanmasıyla olaylar iyice karışır."
Gala davetiyesinden alıntı yaparak, yukarıda kısaca konusunu yazdığım, Aziz Nesin'in "Hadi öldürsene Canikom" isimli hikayesini sahneye koyan TİYATRO'L ekibinden bahsetmek istiyorum yine...
Ömer Çakır'ın ışık, Dilek Akarca'nın Sahne Amiri, Her zaman oyuncu olarak izlediğimiz Ekrem Bozgül'ün bu kez asistanlığını yaptığı oyunu yine Melike Diribaş yönetiyor. Siyen rolündeki Adalet Akarca, Diha Rolündeki Birtane Güngör ve Havagazı memuru rolündeki Bekir İpek, rollerine o kadar yoğunlaşmışlar ki bunu anlatmak mümkün değil. Ancak görünce anlaşılır...
Bu ekip Yalova'lılara tiyatroyu sevdirmeye kararlı. Çünki inatla "TİYATRO" yapmaya devam ediyorlar. Hemde yaptıkları tiyatro karşılığında alkıştan başka bir şey almamalarına rağmen tiyatro yapıyorlar. Hemde tiyatroyu, tiyatro gibi çok güzel yapıyorlar !
Bence bu ekip bir "Toplum Gönüllüleri" grubu...
"Hadi öldürsene canikom" muhakkak görülmesi gereken çok güzel bir komedi. Ekip, ilk kez komedi yapmasına rağmen mükemmel.
Beni en çok sevindiren Gala gecesinde salonun tamamen dolu olmasıydı. Bence bu oyun salonun koltuklarını uzun bir süre boş bırakmayacak kadar güzel..
Bir paket sigara fiyatına tiyatro seyretmeniz mümkün Yalova'da. Her Cuma Akşamı haftanın yorgunluğunu Uğur Mumcu Kültür Merkezinde güzel bir oyun seyrederek atmanız mümkün ...
Duyduk, duymadık demeyin. Yalova'da Tiyatro var ! 
Çünki Yalova'da TİYATRO'L var...
**********************************
BU MEMLEKET BİZİM

27 yıllık çalışma yaşamının verdiği alışkanlıkla vücut alışmış artık sabahları saat 7'den önce uyanmaya. Cumartesi, Pazar sabahları da aynı saatte kalkıyor ve deprem anıtından başlayarak kamplara doğru yürüyüşe çıkıyorum. Bu yol bir yürüyüş parkuru olmuş durumda. Yürüyenler, Gazi paşa caddesinden başlayarak, sahil yolu, Tigem, Kamplar, Çağdaş yaşam konutlarından sonra atıl durumda bulunan TZDK kampının içinden geçiyor ve aynı yolu kullanıp geri dönüyorlar. Bazı sabahlar o kadar çok yürüyen oluyor ki sormayın..! Yürürken neredeyse birbirinize çarparsınız.
Bu yürüyüşler esnasında iki şey dikkatimi çekti.
Birincisi ; Tigem'in içinden geçtikten sonra kamplar yoluna girince, yolun sağına, soluna atılmış naylon poşetler, boş plastik su şişeleri, cola ve bira kutuları. Düşündüm kendi kendime. Doğada erimeyen ve doğayı kirleten bu nesneleri buraya atanlar insanmı acaba ? Bu doğa kimin doğası ? Bu ülke kimin ülkesi ? Bunu atan insanların da muhakkak bir evi vardır. Evlerinin ortasına da bu nesneleri atarlarmı acaba ? Hadi o insandan saymadığım insancıklar bunları atıyor da yürüyüşe çıkanlar gördükleri bu nesnelerden ellerine birer tane alarak yol boyundaki çöp kutularına niye atmazlar ki ? Her yürüyen 2 tane maddeyi eline alıp çöp kutusuna atsa vallahi bir günde tertemiz olur parkurumuz. Ha şunu diyebilirler yürüyenler !  Yol boyunda çöp kutusumu varda atalım ? Bu da doğru. Nerdeyse 2 kilometrelik Tigem-Çağdaş yaşam arasında sadece bir yerde çöp bidonu gördüm.
Sayın yetkililer ! Yaz mevsimi geliyor. Mümkünse her kampın önüne birer tane çöp bidonu koyalım da biz yürüyenlere kolaylık olsun. Biz yürüyenler de biz insancıkların yarattığı bu kötü görüntüyü ortadan kaldıralım. Evimiz kirlendiği zaman temizlemiyormuyuz ? Oralar da bizim evimiz ! Bu Memleket bizim..
İkincisi ; Çağdaş yaşam konutları ve onun hemen ilerisindeki TZDK kampı. Her ikisi de denize sıfır, hemde denizin en güzel olduğu yerde. Ama her ikisi de bomboş ve atıl. Kimse bakmıyor. Kendini bilmezler, kapıları bacaları kırmışlar. Çünki koruyan, ilgilenen yok. Her ikisinin de içinde biraz tadilattan sonra kullanılabilir durumda bir çok kunut var. Öyle tahmin ediyorumki. TZDK kampını birisi işletmek için izin istese dünyanın kirası talep edilir. Halbuki, gerekli teminatı verecek birilerine buralar belirli bir süre ile bila bedel kiralansa, buralara bir canlılık gelse, güzelleşse, en azından yazık olmasa bu dünya kadar masraf yapılmış yatırıma... Fenamı olur ?  Bu ülke bizim...
**********************************

TEDBİRLİ OLMAKTA YARAR VAR

Ürettiğiniz bir malı satmak istersiniz. Ama fiyatınız yüksek ise yani malın değerini yüksek tutarsanız kimse sizden almaz. Sizden daha ucuza satan başka bir satıcıdan alır. Sizde eğer mal satmakta zorlanıyorsanız, malın değerini düşürmek zorunda kalırsınız.
İşte bugünkü "Dolar" probleminin basit anlatımı.
ABD kendi ekonomisini canlandırmak, ürettiği malları ihraç edebilmek için, dolara uyguladığı faiz oranlarını düşük tutuyor. Bu nedenle dolar dünya piyasalarında diğer para birimlerine bilhassa ekonomik rakip olan EUR ye karşı değer kaybediyor. Dolayısıyla ABD ürünleri yurt dışında bilhassa EUR kullanan AB ülkelerinde ucuz ürün haline geliyor ve daha çok satılıyor,    ve Amerikan imalat sanayi bugünlerde canlanma havasına giriyor.
ABD dolarının bu değer kaybı nedeniyle Amerika'nın en büyük pazarı olan AB ülkelerinin parası EUR'da, ABD doları karşısında güçlü duruma geliyor tabii ki. Ama EUR'nin ABD doları karşısında değer kazanması doğal olarak AB ülkelerinin fazla işine gelmiyor. Çünki, EUR'nin değerinin dünya piyasalarında yükselmesi demek, AB ülkelerinin ihraç ettiği ürünlerin fiyatlarının da yükselmesi demek. İşte bu nedenle de AB ülkelerinin ihracatları da hız kesmeye başladı.
Geçtiğimiz günlerde ulusal basında şu başlıklar vardı;
Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac;
"EUR'nin dolar karşısındaki aşırı yükselişi 12 AB ülkesinin ihracatını olumsuz etkiliyor."
IMF;
"Bu durum global bir felaket getirir. Kısa sürede ABD bütçesindeki açık kapanmaya başlamazsa, bundan ABD ile birlikte bir çok ülke de etkilenecek."
OECD de, Dolardaki sert düşüş hızının dünya için bir sorun olduğunu ifade ediyor.
Bütün bunlardan ben şunu anlıyorum.
ABD öyle bir güç oldu ki, tüm dünya ekonomisini kendi istediği gibi yönlendiriyor. Televizyonlar bile çok açık bir şekilde ifade ediyor. ABD merkez bankası faiz oranlarını hafif arttırdığında olay birden bire tersine dönecek. ABD' ye fon girişi başlayacak, dolar diğer tüm paralar karşısında değer kazanacak. ABD o kadar açık oynuyor ki, bunu yapacağı zamanı bile söylüyor.
İyi de, bütün bu olanlardan en çok zararı kim görüyor ve görecek dersiniz ?
Yorum sizin !
Son bir tavsiye ;
Siz siz olun, tedbiri elden bırakmayın...

Sadri Özen
12 Ocak 2004
**********************************
DÜŞÜNMEK ve HAREKETE GEÇMEK


Geçtiğimiz günlerde yakın bir dostumdan çok güzel bir e-mail aldım ve siz okurlarla  paylaşmak istedim. Beğeneceğinizi umarak aynen yazıyorum ;

“Fakir ve zengin ülkeler arasındaki fark ülkenin yaşı değildir. Bu durum Hindistan ve Mısır gibi 2000 yıldan daha yaşlı ülkeler örneğinde görülebilir. Diğer tarafta Kanada, Avustralya ve
Yeni Zelanda gibi 150 yıl önce varolmayan, bugün ise gelişmiş ve zengin ülkeler örneği bulunmaktadır. Fakir ve zengin ülkeler arasındaki fark, sahip oldukları doğal kaynaklarla ilgili değildir. Japonya % 80’i dağlık, tarım ve hayvancılığa uygun olmayan sınırlı toprakları ile dünya ekonomisinde ikinci sıradadır. Ülke, büyük bir yüzen fabrika gibidir. Tüm dünyadan hammadde ithal etmekte ve ürettiği mamulleri ihraç etmektedir.
Başka bir örnek İsviçre’dir. Topraklarında kakao yetişmemekte, fakat dünyanın en iyi çikolatasını üretmektedir. Küçük topraklarında hayvan yetiştirmekte ve yılın 4 ayında tarım yapılmasına rağmen süt mamullerinin en iyisini üretmektedir. Bu küçük ülke güven, düzen ve çalışkanlık imajını yansıtarak dünyanın güçlü kasası olmuştur. Fakir ülkelerdeki meslektaşları ile görüşen zengin ülkelerdeki yöneticiler, aralarında önemli bir entelektüel farklılık olmadığını belirtmektedir. Irk veya renk de önemli değildir. Kendi ülkelerinde tembel olduğu söylenen işçiler, Avrupa ülkelerinde üretici güçü oluşturmaktadır.
O zaman aradaki fark neden kaynaklanmaktadır ?
Farklılık, insanların yıllarca eğitim ve kültür ile yerleşmiş tutumlarından kaynaklanmaktadır. Zengin ve gelişmiş ülkelerdeki insanların davranışlarını incelediğimizde, çoğunluğun yaşamlarında şu ilkelere uyduğunu görmekteyiz ;
1- Temel ilke olarak etik davranış,
2- Tutarlılık,
3- Sorumluluk,
4- Yasa ve kurallara saygı,
5- Diğer insanların haklarına saygı,
6- Çalışmayı sevmek,
7- Tutumluluk ve yatırım için çalışmak,
8- Harekete geçme gücü,
9- Zamanında hareket.

Fakir ülkelerde ise, çok az insan günlük yaşamlarında bu ilkelere uymaktadır.
Doğal kaynaklarımız olmadığı için veya doğa bize acımasız davrandığı için fakir değiliz.
Tutumlarımızdan dolayı fakiriz.
Zengin ülkelerin bu fonksiyonel ilkelerine uyacak güce ve öğretiye sahip olmadığımız için fakiriz. “

Kimin yazdığını bilmediğim bu yazıya katılmamak mümkünmü ?
Yorumu sizlere bırakıyorum ve bu yazıyı ülkesini seven her Türk vatandaşının okumasını arzu ediyorum.

Sadri Özen
20 Ocak 2004
**********************************
ÇOK ÇALIŞMAMIZ LAZIM ÇOK.

Devlet İstatistik enstitüsü, geçtiğimiz hafta Ocak-Kasım 2003 arası dış ticaret rakamlarını açıkladı. DİE’nin internet sayfasından aldığım veriler şu şekilde ;

Ocak-Kasım 2003  İhracat     42.385  Milyon USD.
2002 yılına göre artış oranı               % 29
Ocak-Kasım 2003  İthalat     60.679  Milyon USD.
2002 yılına göre artış oranı               % 31
Ocak-Kasım 2003 Dış ticaret açığı   18.293 Milyon USD.
2002 yılına göre artış oranı               % 36.9
Ocak-Kasım 2003 İhracatın ithalatı karşılama oranı   % 69,9

Bu rakamlar maalesef geçen haftalarda yazdığım bir yazıyı doğruluyor. O yazımda aynen şöyle demiştim ;
“İhracat artıyor ama ithalat da artıyor. “
Yukarıdaki rakamlar bunun kasım ayında da değişmediğini gösteriyor. Bu olay ihracatımızın üretimimizden kaynaklanmadığını gösteriyor bence. Demek ki ithalatımız sadece hammadde ithalatı değil. Acaba Çin’den alıp başka ülkelere mi satıyoruz ? 
İhracatın ithalatı karşılama oranı en yüksek düzeyine 1988 yılında çıkmış. % 81.4
O yıl 2.7 milyon dolar olan dış ticaret açığının payı, 26 Milyar dolarlık dış ticaret hacmimizin % 10’u kadarmış.
Dış ticaret açığı en yüksek 2000 yılında olmuş. Bu yıl 27,8 Milyar dolarlık ihracata karşılık, 54,5 Milyar Dolarlık ithalat yapmışız. Dış ticaret açığı 26,7 Milyar dolar olmuş. Bu açığın 82,3 Milyar dolarlık dış ticaret hacmi içindeki oranı % 32.4’e denk geliyor. Bilindiği gibi bu yılın ardından 2001 şubatında krizi yaşamıştık.
Bir örnek de 1993 yılı. Bu yıl da ihracat 15 milyar dolar, ithalat 29 milyar dolar, dış ticaret açığı 14 milyar dolar. Aynı yıl toplam dış ticaret miktarı 44,8 milyar dolar. Toplam ticarette dış ticaret açığı oranı  % 31, ve yıl 1994 de krizlerin en büyüğü.
Dış ticaret açığı oranı, 103 milyar dolar olan  2003 yılı ilk 11 aylık dış ticaret hacmimizde ise     % 17.8  olmuş.
Bu arada Gümrük müsteşarlığı 2003 yılının bütününe ilişkin geçici dış ticaret verilerini de açıkladı. Açıklamaya göre 2003 yılının bütününde ihracat 45.768 milyon dolar, ithalat ise 66.877 milyon dolar olarak gerçekleşti. Buna göre dış ticaret açığı 21.108 milyon dolar’a ulaşıyor ve dış ticaret açığının toplam dış ticaretimizdeki oranı yaklaşık  % 18’e çıkıyor. Bu oranın fazla büyümemesi lazım.
Sakın kriz edebiyatı falan yaptığımı sanmayın. Yakın zamanda kriz ihtimali yok denecek kadar uzak bir ihtimal ancak, dış ticaret açığı ne zaman çok yükseldiyse arkasından da kriz yaşadığımız bir gerçek.
Sonuç olarak, bu açığın kapanması lazım. Kapanması ve artıya geçmesi lazım. Yani ihracat ithalattan fazla olması lazım. Japonya gibi, Çin gibi, Almanya, Fransa, Norveç gibi. Bunun için ne gerekiyor ? Paramızın gerçek değerini bulması gerekiyor, çalışmak gerekiyor, üretmek ve yurt dışına satmak gerekiyor. Ancak o zaman zengin ve güçlü olabiliriz.
Çok çalışmamız lazım çoook.
Mutlu Bayramlar…

Sadri Özen ,  30 Ocak 2004
**********************************
SİZCE NE KADAR ?


-DPT'nin yaptığı araştırmaya göre, 1975-1993 döneminde kayıt dışı ekonominin kayıtlı milli gelire oranı yüzde 124.5 oranında. Açık anlatımıyla kayıt dışı ekonomi, kayıt içinden büyük.
-TİSK ekonomide yaratılan her 100 liranın 40'ının kayıt dışı olduğunu açıklıyor.
-TOBB'a göre, ülkede yıllık 200 milyar dolar kayıtlı kazanca karşılık 150 milyar dolar kayıt dışı kazanç var.
-Öz-İplik İş Sendikası'na göre, kayıt dışı ekonominin milli gelire oranı yüzde 45 ile yüzde 65 arasında
-Kayıt dışı ekonomi konusundaki araştırmalarıyla ünlenen Prof. Osman Altuğ'a göre, ekonominin yüzde 65'i kayıt dışı.
-ATO'ya göre, ülkede 50 - 100 milyar dolar kara para dolaşıyor.
-TİSK'e göre, kayıt dışı ekonominin milli gelire göre büyüklüğü gelişmiş ülkelerde yüzde 15, gelişmekte olan ülkelerde yüzde 30, Türkiye'de ise yüzde 66 oranında.
“Tespitler çok güzel... İyi de, biz kayıt dışından nasıl kurtulacağız? Kayıt dışı ekonomi konusundaki bilgilerin en sağlam kaynağı devlet... Ama devlet kayıt dışını kayıt içine almak için en ciddi adım olan "Nereden buldun?" kanununu çıkaramıyor.
Devlet "Nereden buldun?" diye sorma yetkisini kullanamadıkça kayıt dışılık önlenemez, küçülemez, büyür.”
Bunlar, Güngör Uras’ın 30 Aralık 2003 tarihli Milliyet gazetesinde yayınlanan görüşleri.
Siz Türkiye’de ne kadar kayıt dışı ekonomi olduğunu tahmin edebilirmisiniz ? 
Kim doğru tahmin edebilir ? Doğru tahmin etmek mümkünmüdür ?
Başımdan geçen bir olayı anlatayım size ;
90’lı yıllarda, şu an yerini bile hatırlamadığım bir firmanın kredi talebi üzerine, firmayı ziyarete gitmiştim. Ziyaret öncesinde firmanın bilançolarında yaptığım incelemede, firmanın kredi talebinin, bilançoda görünen satışlar toplamından yaklaşık 10 kat fazla olması çok dikkat çekiciydi. Böyle bir durumda kredi talebinin kabul edilmesi mümkün değildi. Bunun müşteriye uygun bir dille anlatılması gerekiyordu. Bu amaçla yaptığım ziyarette müşteri, kendisinin bilançodaki rakamlarla değerlendirilmemesi gerektiğini, istediği kredinin miktarından çok fazla müşteri çek ve senedini  teminat olarak verebileceğini ifade ettiğinde gerçekten çok şaşırmıştım. Muhabbet esnasında müşteri, iştigal ettiği sektörde kayıt içine alınan ekonominin % 20’ler civarında olduğunu söylediğinde şaşkınlığım bir kat daha artmıştı.
Bu kadar yüksek oranda kayıt dışı ekonominin, miktarını tahmin dahi edemeyeceğiniz kadar  kara paranın olduğu bir ekonomide sağlıklı bir plan yapmak mümkün olabilirmi ?
Üstüne üstlük, ABD’deki faiz oranlarının düşük olması nedeniyle, faiz oranlarının yüksek olduğu ülkemize gelen paranın miktarını bilebiliyormusunuz ? Irak savaşı nedeniyle yasal olmayan yollardan ülkemize giren paranın miktarını biliyormusunuz ?
Ben bilmiyorum, kimsenin de doğru tahmin yapabileceğini sanmıyorum.
Peki, bu kadar çok bilinmeyenli bir denklemin sonucunu  bilebilirmisiniz ?  Buda mümkün değil. Peki bu durumda ne yapılması gerekir diyebilirsiniz !  Ben Güngör Uras’ın yukarıdaki yazısına tamamen katılıyorum. Devlet  “Nereden buldun”  diye sormayacaksa,  kaynağı ve büyüklüğü bilinmeyen ancak sürekli çoğaldığı bilinen bu dere ne zaman ve ne tarafa yön değiştirecek diye korkulu rüya görmeye devam ederiz diye düşünüyorum. Bizim yapmamız gereken ise çok basit;
Asla tedbiri elden bırakmayacağız. Yani yumurtaları aynı sepete değil, azar azar birçok sepete koyacağız. Çıkarsa birisinin altı çıksın… 


Sadri Özen
13 Şubat 2004
**********************************
ÇALIŞMAK, YORULMAK ve ÜRETMEK

Borsa yükseliyor, enflasyon düşüyor, faizler ve döviz kuru düşüyor, Ekonomimiz harika gidiyor. Bu kadar güzel ve şirin göstergelere rağmen kafama takılan bir şey oldu.                         
Geçenlerde internette gezinirken okudum. 1990 yılında hazinenin dış borcu 41 Milyar Dolar’mış. Tesadüfen aynı gün SkyTürk finans’tan telefonuma aynen şöyle bir mesaj geldi;
“Eylül sonunda Haziran ayına göre 4.1 milyar Dolar artan dış borç stoku 142 Milyar Dolara yükseldi.”
“El insaf”  dedim kendi kendime !  Yaz sezonundan, üretim sezonundan çıktık, turizm sezonundan çıktık, Döviz girdisinin en fazla olduğu bir dönemde dış borçlarımızın azalması gereken bir zamanda, aksine artmış. 
İç Borcu da bundan 2-3 ay öncesine kadar 85 milyar dolardı. Bugünlerde ne oldu bilmiyorum…. Diyelim ki 85, topla ikisini, 227 Milyar Dolar, Böl 70 Milyona, 3.243 Dolar.
Millet olarak kişi başı 3.243 Dolar borçluyuz.
Bence bu rakam her gün artıyor. Baksanıza, 13 yılda 101 Milyar dolar artmış. 
Bunun nedeni gayet basit !
Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözünü hatırlayın ;

“Çalışmadan, yorulmadan, üretmeden rahat yaşamak isteyen toplumlar, önce haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra da İstiklal ve İstikballerini kaybederler.”

Türkiye’nin ihracatı bir önceki yıla göre yaklaşık % 31 artarak 46 Milyar dolar’a yükselmiş. Peki ihracatımız yani döviz girişi artmış da ithalatımız yani döviz çıkışımız azalmışmı ?
DİE’ nin internet sayfasında yaptığım araştırmada  Ocak 2003 – Ekim 2003 ayları arasında ihracat ile ithalat arasındaki fark 17 Milyar Dolar. Buna dış ticaret açığı deniyor. Bu açık geçen yılın aynı dönemine göre % 43 artış göstermiş. İsteyen araştırabilir. (http://www.die.gov.tr)
Sayfada aynen şöyle diyor ;                                                                                                     
“2003 Ocak-Ekim döneminde; 2002 yılının aynı dönemine göre ihracat %31.1 artarak 38,317 milyon dolar,ithalat %34.8 artarak 55,571 milyon dolar olarak gerçekleşti. 2002 Ocak-Ekim döneminde 11,999 milyon dolar olan dış ticaret açığı, 2003 yılı Ocak-Ekim döneminde %43.8 oranında artarak 17,254 milyon dolara yükseldi. İhracatın ithalatı karşılama oranı ise 2002 yılının ilk on aylık döneminde %70.9 iken, 2003 yılının aynı döneminde %69.0'a geriledi.”            
Dikkat edin ; İhracat % 31 artarken ihracatın ithalatı karşılama oranı sadece % 1.9 azalıyor. Bu şu demek ; İhracat artıyor ama ithalat da artıyor. 
Bence bugün olan şu ; Çalışmıyoruz, yorulmuyoruz, yeterli üretmiyoruz. IMF destekli sıkı para politikası ile döviz ve faiz düşüyor. İnsanların alım gücü düştüğü için enflasyon düşüyor. Dışarıdan her borç para gelişinde borsa yükseliyor.      
Sizce doğrusu bumu olmalı ?  Şu şekilde olması gerekmiyor mu ?                                                                                                      
Çalışmalıyız, yorulmalıyız, üretmeliyiz. İnsanımızın alım gücü olmalı, yarınlarını düşünmemeli. Ürettiklerimizi satmalı ama ihtiyaç fazlası ürün yada lüks tüketim malı almamalıyız. İşte o zaman borçlarımızı azaltabilir hatta bitirebiliriz. İşte o zaman döviz, faiz ve enflasyonu gerçekten ve kalıcı olarak düşürebiliriz, işte o zaman borsa istikrarlı yükselir.
Ancak bu şekilde rahat yaşayabiliriz. Aksini düşünmek istemiyorum…

Sadri Özen  -  12 Ocak 2004
**********************************
BORÇTAN NASIL KURTULURUZ ?

1996 yılı sonu itibariyle 29.2 Milyar Dolar olan İç borçlarımız 2003 yılı sonunda 139.2 Milyar Dolara yükselmiş. Artış oranı dolar bazında % 377. 1996 yılı sonunda 79.3 Milyar dolar olan dış borçlarımız ise 2003 yılı sonunda 147 Milyar Dolara çıkmış. Artış oranı yine dolar bazında % 85. Bu sekiz yıl içinde sadece dış borçlar için ödediğimiz faiz tutarı 45.9 Milyar Dolar. (Kaynak, www.hazine.gov.tr)
2004 yılının ilk beş ayında ihracatımız 23.1 Milyar Dolar. Bu rakam 2003 yılının aynı döneminde 17.9 Milyar Dolarmış. Yani, ihracatımız % 29 artmış. 2004 yılının ilk beş ayında ithalatımız 36.9 Milyar Dolar olmuş. İthalatımız 2003 yılının aynı döneminde 25.1 Milyar dolarmış. Demek ki ithalatımız da geçen yıla göre % 47 artmış. Bu rakamlara göre geçen yıl bu dönemde 7.2 Milyar dolar olan dış ticaret açığımız, 2004 yılında % 92 oranında artarak 13.8 Milyar Dolara yükselmiş. Geçen yıl bu dönemde ihracat, ithalatımızın % 71.2’sini karşılarken, bu yıl ihracatın ithalatı karşılama oranı % 62.6’ ya gerilemiş. Uzun sözün kısası bu yıl ilk beş ayda dış ticarette 13.8  Milyar dolar açık vermişiz. (Kaynak www.die.gov.tr)
Devlet tahsil edebildiği  verginin yaklaşık % 90’ını iç borç faizlerine veriyor. Yılda ortalama 5.7 Milyar dolar dış borç faizi ödüyor. Yukarıdaki dış ticaret rakamlarına bakarsak bu yılki dış ticaret açığı yaklaşık 30 milyar dolar olacak gibi görünüyor. En büyük gelirimiz, Turizm geliri, bu yıl
15 milyar dolar civarında tahmin ediliyor. Biraz da işçi gelirlerimiz var. Başka da gelirimiz yok.
Peki bu borçlar nasıl ödenecek ?
Gerçekçi bir döviz kuru uygulanmaması durumunda bu dış ticaret açığının kapatılması mümkün değildir. Bu kadar büyük kayıt dışı ekonominin olduğu bir ülkede serbest kur politikası uygulaması yanlıştır. Yapılması gereken kontrollu serbest kur uygulamasıdır. Amerika’dan kaçan ve bizim gibi gelişmekte olan ülkelere yönelen kısa süreli ve kazanç amaçlı sermaye girişleri nedeniyle döviz kurları gerçek değerinden çok düşük seyretmekte, sanki ekonomimiz çok iyiymiş gibi görünmektedir.. Bu  politika devam ettiği müddetçe seçim öncesi IMF den kurtulma nutukları atanların kurtuluşu yine IMF olacaktır. IMF den ve borçlardan kurtulmanın yolu :  çalışmak, gerçekçi kur politikası uygulayarak ihracatı ithalatın üzerine çıkartmak, daha yüksek turizm geliri sağlamak, Yabancı yatırımcıya yapılması gereken tüm kolaylıkları sağlayarak uzun vadeli yatırımlara yöneltmek, Yatırımcıya, Sanayiciye, Üreticiye gerekli destekleri vermek,  Ülkenin kaynaklarını verimli kullanmak, politik amaçlı yatırımlar yapmamak, savurganlığı önlemekten geçer.
Eskilerin bir sözü vardır. “Bize, bizden fayda var.”  Başkalarına güvenerek yaşanmayacağı gibi, AB’ ye yada ABD’ye güvenerek de ekonomi yönetilmez. Bugün yüzümüze gülenler yarın çıkarlarına dokunulduğunda sırtlarını dönebilirler. Bu geçmişte yaşanmıştır. Gelecekte de yaşanabilir. O nedenle “Bize sadece bizden fayda var.” Biz kendi işimize bakalım. Çalışalım, üretelim.


Sadri Özen 
23 Temmuz 2004
**********************************
TURİZM İÇİN , HEP BİRLİKTE

Yaşamımızdaki bazı değişiklikler nedeniyle yazılarımıza bir müddet ara vermek zorunda kaldık. Bunun için okurlarımızdan özür dileriz. Ama, ara verdiğimiz bu dönemde bizim konumuz olan Türkiye ekonomisinde de öyle aman aman herhangi bir değişiklik olmadı.  Bu nedenle yazacak fazla bir şey de yoktu  zaten. Ekonomimizde Ağustos ortalarına kadar da herhangi bir değişiklik olmayacağa benziyor. Bu tarihlerde AB raporlarından çıkacak açıklamalara göre Türkiye ekonomisi yönünü belirleyecek. AB bize, piyasanın beklediği
tarihlerde görüşmelere başlama tarihi verirse ne ala, vermezse ! Onu o zaman düşünürüz.
Ben bugün daha önce bir kez yazdığım bir konuya tekrar değinmek istiyorum. Bu konuyu bir şeyleri değiştirene dek gerekirse de tekrar tekrar yazmaktan hiç kaçınmayacağım.
Yalova olarak “Turizm kenti olalım” diyoruz. İyi diyoruz ama sanırım bunu insanımızın kafasına sokamıyoruz. Yada insanımız kafasına sokmak istemiyor.
Örnek 1; Gazipaşa caddesindeki deniz boyundaki banklardan birisine oturan bir vatandaşımız, çekirdekleri yiyip yiyip kabuklarını yerlere atıyor. Oturduğu yerde etrafının kirlendiğini farkettiğinde ordan kalkıyor ve hemen yanındaki diğer banka oturuyor ve orasını da kirletmeye devam ediyor. Ordan geçen herkes bunu görüyor ama hiç kimse uyarmıyor. Hiçbir görevli gelip bu şahsa ceza falan da vermiyor. Hadi insanlar birbirlerini uyarmaya çekiniyor diyelim. Peki, Yaşadığı kentin sokağına evinde yapamadığını yapan bir kişiye görevliler neden ceza kesmiyor ? Bunu anlamış değilim.
Örnek  2 ; Tigem’in içinden geçin ve kamplar yoluna girin. Çağdaş Yaşam prefabriklerine doğru gidin ve lütfen yolun sağına soluna bakın. İnanın ben her yürüyüşe çıktığımda  5-10 tane boş plastik su şişesi toplayarak o yol üzerinde sadece bir tane olan çöp kutusuna atıyorum. Ben toplamaya bıkmadım, insanlarımız da atmaya... atın atın.. Ben toplamaya devam edeceğim. Bir gün orda yürüyüşe çıkan insanlar da benim gibi yol kenarlarındaki boş şişeleri toplayıp çöp kutusuna atacaklar nasılsa....siz atmaya devam edin. Daha bir çok örnek gösterilebilir ama yazmaya yerimiz yetmez. Son bir tane.
Örnek 3 ; Yine kamplar yolu, kullanılmayan ve atıl durumda kalan bir kamp, çağdaş yaşam prefabrikleri ve daha ilerideki Zirai Donatım kurumunun yine atıl durumdaki kampı. Her üç kampında o kadar güzel sahili var ki, görülmeye değer. Ama pislikten sahildeki kumlar bile görünmeyecek nerdeyse ... Peki kim pisletiyor bu güzel sahilleri ...Tabi ki biz insanlar... Peki kimler bu sahillerde denize giriyor.. Yine biz. Peki böyle mi Turizm Kenti olacak Yalova ? Turizm kenti olmamız için önce bizlerin çaba sarfetmesi gerekmiyormu ?
Evimize misafir davet ettiğimiz zaman evimizi nasıl temizliyorsak, Yaşadığımız kente turist davet edeceksek de kentimizi temiz
tutmamız gerekmiyormu ?         
 

Sadri Özen















1