III. BÖLÜM: PERSEUS’UN GORGON’U ÖLDÜRÜŞÜ

         Perseus böylece yolculuğuna başladı. Ayakları yere basmadan ovalardan ve dağlardan, suya değmeden denizlerden geçiyordu. Kanatlı sandaletler onu uçururken içi içine sığmıyor, yüreği sevinç ve heyecanla doluyordu.

         Cythnus’u, Ceos’u, Atika’ya bağlı Cyclades’i, Atina’yı, Thebes’i, Copaic gölünü Cephissus vadisini, Oeta ve Pindus dağlarını, bereketli Thessalian düzlüklerini aştı. Yunanistan’ın güneşli tepelerini geride bırakmıştı artık. Şimdi önünde uzanan kuzeyin vahşi doğasıydı. Trakya dağlarını aşıp ve birçok barbar toprağının üstünden geçtikten sonra Ister ırmağına ve Scythian düzlüklerine ulaştı. Ister’i geçip bozkırları ve batakları aştı. Gece gündüz demeden dosdoğru kuzey batı yönünde ilerliyor, ne sağ yanına ne sol yanına dönüyordu. Nihayet ismi konulmamış yere, Biçimsiz Ülke’ye vardı.

         Yedi gün boyunca bir patikayı takip etti. Ama ne patika! Bu patikada yol tepenler adını bile ağızlarına almak istemezler. Rüyalarında yine bu patikada yürüdüklerini görenler uyandıklarında dünyaya yeniden gelmiş gibi olurlar. Yedinci günün sonunda Perseus sonsuz gecenin başladığı yere vardı. Burada toprak tamamen buz tutmuştu ve havada kar taneleri uçuşuyordu. Ve işte Gri Kız Kardeşler oradaydı, sonunda onları bulmuştu. Donmuş denizin kıyısında, ay ışığı altında, beyaz bir kütüğün üstünde pinekliyor, hüzünlü bir şarkı mırıldanıyorlardı. “Niye hep geçmiş günleri ararız?”

         Etraflarında hiçbir canlıdan eser yoktu. Ne bir sinek ne de taş üstünde yosun parçası. Bu kıyılara yaklaşmaya ne bir fok ne de bir martı cesaret edebilirdi. Çünkü buz onları soğuk pençeleriyle anında yakalayıverir, bir daha da bırakmazdı. Dalgalar kıyıya çarpınca havada köpükler uçuşuyor, ama yere buz zerreleri olarak düşüyordu. Gri Kız Kardeşlerin saçları buz tutmuştu. Tepelerindeki kayalıklardan buz saçakları sarkıyordu. Ellerinde tek bir göz dolaşıyor, birinin gördüğünü diğerleri görmüyordu. Ellerinde tek bir diş dolaşıyor, birinin yediğini diğerleri yiyemiyordu. Ayın tam altında oturmuşlardı ama ay ışığı onları bir gıdım olsun ısıtmıyordu. Perseus bu üç kardeşe acıdı. Peki onlar kendilerine acıyorlar mıydı? Hayır.

         Perseus seslendi: “Ey muhterem analar, ihtiyarlığın meyvesi bilgeliktir. Bu nedenle sizler çok şey bilirsiniz. Gorgon’a giden yolu bana söyleyebilir misiniz?” 

         Bir tanesi bağırdı: “Bize ihtiyarlığı yakıştıran bu kişi de kim?” Bir diğeri: “Bu bir insanoğlunun sesine benziyor.”

         Perseus dedi ki: “Ben size kötü bir şey demiyorum, aksine yaşınıza başınıza olan saygımı belirtiyorum. Evet ben bir insanoğluyum ve kahramanlardan biriyim. Olimpos’un hükümdarları Gorgon’un yerini öğreneyim diye beni size yolladılar.”

         Birisi “Olimpos’a yeni hükümdarlar gelmiş demek, tüm yeni şeyler kötüdür,” dedi. Diğeri: “Hükümdarlarınızdan, kahramanlarınızdan ve tüm insan soyundan nefret ederiz. Bizler Titanların, Devlerin, Gorgonların, Canavarların soyundanız.” Diğeri: “Kim oluyor dünyamıza davetsiz giren bu budala, küstah adam.” İlki, “Bizimkisi gibi bir dünya hiçbir zaman olmadı ve olmayacak. Dünyamızı görmesine izin verirsek her şeyi mahveder.”

         Bir tanesi “Verin gözü de göreyim şunu,” diye haykırdı. Diğeri “Verin dişi de dişleyim şunu,” dedi. Perseus bunların kibirli, aptal yaratıklar olduğunu ve insanoğlundan nefret ettiklerini anlayınca onlara acımaktan vazgeçti ve kendi kendine dedi ki: “Adam karnı aç olunca elini çabuk tutmalı. Burada durup daha fazla gevezelik edersem açlıktan ölürüm.” Bunun üzerine yanlarına yaklaştı ve göz için didişmelerini izledi. Sonra birden o da elini araya uzattı ve kardeşlerden birinin eli sandıkları için gözü avucunun içine koyuverdiler. Geri çekilip bir kahkaha attı ve bağırdı: “Kibirli, zalim kadınlar, alın işte gözünüz bende. Bana Gorgon’un yerini söyleyip doğruyu söylediğinize yemin etmezseniz, fırlatırım denize ona göre.”

         Kadınlar ağlayıp sızlandılar, bağırıp çağırdılar ama nafile. Doğruyu söylemeye mecburdular. Söyleseler bile Perseus yolu kavrayabilecek miydi acaba?

         “Güneye, güneşin çirkin ışıklarına doğru gitmelisin, aptal çocuk. Cennetle dünyayı birbirinden ayrı tutan Dev Atlas’ı bulana kadar git. Atlas’ın senin gibi genç ve aptal olan kızları Hespiredelere sor. Çünkü gerisini unuttuk, bilmiyoruz. Ver şimdi gözümüzü bize.” 

         Perseus onlara gözlerini verdi. Ama kardeşler gözü kullanmak yerine yine pinekleme yerlerine çekildiler ve hemen uykuya daldılar. Kısa sürede her yerleri buz tuttu. Bir dalga da gelip onları denize çekiverdi. Artık buz kütleleri halinde denizde sürüklenip duracak ve ne zaman ılık güney rüzgarlarına ya da güneş ışıklarına rastlasalar ağlayıp sızlanacaklardı. Oysa bereketli yaz mevsimi genç kalpleri nasıl da neşeyle doldururdu.

         Perseus hiç vakit kaybetmeden kar ve buzu arkasına almış, güneye doğru yönelmişti. Hyperboreanların adasını, buz adalarını ve uzun Iberian kıyılarını geçti. Güneş açık mavi denizin üzerinde günden güne daha da yükseliyordu. Balıkçınlar ve martılar Perseus’un başının etrafında çığlık çığlığa uçuşuyor ve onu oyuna çağırıyordu. O yukarıdan geçerken yunuslar zıplıyor ve onu sırtlarında taşımayı teklif ediyorlardı. Gece boyunca deniz perileri tatlı tatlı şarkı söylediler. Tritonlar, incilerle süslü deniz kabuklarından yapılma arabasında oturan kraliçeleri Galataea’nın etrafında oyunlar oynayarak deniz kabuklarından yapılma çalgılarını üflüyorlardı. Günden güne güneş yükseliyor ve akşamları daha çabuk batmaya, sabahları daha çabuk doğmaya başlıyordu. Perseus denizin üzerinde bir martı gibi süzülüyor, ayaklarını suya değdirmeden dalgadan dalgaya atlıyor ama bedeninde en ufak bir yorgunluk duymuyordu. Gün batımında tamamen kızıla kesmiş yüce bir dağ görene kadar böyle devam etti. Dağın etekleri ormanlarla kaplı, başı bulutlarla çevriliydi. Perseus bunun dünyayla cenneti birbirinden ayrı tutan Atlas olduğunu anladı.

         Dağa vardığında yukarılara doğru çıkmaya başladı. Güzel vadilerden, şelalelerin üzerinden, ağaçların, garip eğrelti otlarının ve çiçeklerin arasından geçti ama ne bacası tüten bir eve ne de bir insana rastladı.

         Sonunda kulağına şarkı söyleyen hoş sesler geldi ve Akşam Yıldızı’nın peri kızlarının bahçesine geldiğini tahmin etti. Çalılıkların arasında bülbüller gibi şakıyorlardı. Perseus dinlemek için biraz durdu ama söylediklerinin tek kelimesini bile anlamadı. Birkaç adım ilerleyince, altın meyvelerinin ağırlığıyla dalları bükülmüş büyülü ağacın etrafında dans ettiklerini gördü. Ağacın etrafına bir ejderha çöreklenmişti. Bu yaratık, kızların şarkılarını dinleyip kuru ve parlak gözlerini kırpıştırarak etrafı gözleyen uykusuz yaşlı yılan Ladon’du.

         Perseus durakladı. Ama ejderhadan korktuğu için değil; bu peri kızlarından utandığı için. Onu fark edince peri kızları da durdu ve titrek seslerle sordular: “Kimsin sen? Bahçemizi soyup altın meyvelerimizi götürecek olan kudretli Heracles misin yoksa?

         Perseus cevap verdi: “Ben kudretli Heracles değilim. Altın meyvelerinizde de gözüm yok. Güzel periler, bana Gorgon’un yerini söyleyin de gidip başını kesebileyim.”

         “Acele etme, acele etme güzel delikanlı. Önce gel de güney rüzgarlarına ve güneşe ev sahipliği eden, kış yüzü görmemiş bahçemizde, ağacın etrafında bizimle dans et. Gel buraya da oyna bizimle. Bin yıldır burada yalnız başımıza dans edip duruyoruz. Kalplerimiz bir oyun arkadaşının özlemiyle yanıp tutuşuyor. Haydi kırma bizi, n’olur!”    

         “Sizinle dans edemem güzel bayanlar. Ölümsüzlerin bana verdiği görevi yerine getirmeliyim. Bu yüzden bana Gorgon’un yerini söyleyin. Yoksa dalgalara karışır, ölür giderim.”

         “Periler iç çekip ağladılar ve şöyle cevap verdiler: “Gorgon ha! Seni taşa çevirir.”

         “Ahırdaki öküz gibi yaşamaktansa bir kahraman gibi ölmeyi tercih ederim. Ölümsüzler bana gerekli silahları verdiler. Onları kullanacak aklı da vereceklerdir elbet.”

         Periler yine iç çektiler ve dediler ki: “Güzel delikanlı, madem kendi mahvına razısın, elden ne gelir. Gorgon’un yerini bilmiyoruz; ama dağın zirvesindeki dev Atlas’a sorabiliriz. Babamız Gümüş Akşam Yıldızı’nın kardeşi, yani bizim amcamızdır. Tek başına oturup okyanusu gözler ve Biçimsiz Ülke’nin ta iç kısımlarını bile görebilir.”

         Böylece amcaları Atlas’a gitmek üzere dağa tırmanmaya başladılar, Perseus da peşlerinden. Sonunda Atlas’ı buldular. Taşıdığı gök kubbenin ağırlığından dizleri bükülmüştü.

         Periler durumu anlatıp sorularını sordular, o da sevecenlikle cevap verdi. Kudretli elini ufka doğru uzatarak dedi ki: “Uzaktaki bir adada onları uzanmış yatarken görüyorum. Ama bu delikanlı giyeni görünmez kılan karanlıklar şapkası olmadan onların yanına bile yaklaşamaz.” 

         Perseus hemen haykırdı: “Nerede bulurum bu şapkayı?”

         Dev gülümsedi. “Ölüler diyarı Hades’in derinliklerinde bulunduğu için hiçbir ölümlü bu şapkaya ulaşamaz. Ama yeğenlerim ölümsüzdür. Bana bir söz verir ve sözüne sadık kalacağına yemin edersen senin için şapkayı getirirler.”

         Perseus söz verdi. Dev dedi ki: “Medusa’nın başıyla geri geldiğin zaman, bana güzel dehşeti göstereceksin. Böylece soluğumu ve duyularımı kaybedip sonsuza kadar taş kesileceğim. Şu gök kubbeyi taşımak nasıl bir işkence bilemezsin.”      

         Peseus sözünü tutacağına yemin etti. Perilerin en büyüğü kayaların arasındaki karanlık bir yarıktan içeri girip gözden kayboldu. Bu yarık cehennemin ağızlarından biriydi. İçinden gök gürültüsüne benzer korkunç sesler ve duman çıkıyordu.

         Perseus’la periler oturup yedi gün boyunca korkuyla titreyerek beklediler. Sonunda Peri Kızı solgun bir yüz ve gün ışığından kamaşan gözlerle o kasvetli karanlıktan çıkıp geldi. Neyse ki elinde sihirli şapka da vardı. 
         Sonra tüm periler Perseus’u öptüler ve uzun bir süre onun için ağladılar. Ne var ki Perseus gitmek için çok sabırsızdı. Sonunda şapkayı Perseus’a giydirdiler ve Perseus anında gözden kayboldu.

         Perseus cesaretle yola koyulmuştu. Biçimsiz Ülke’nin içlerine doğru giderken bir sürü çirkin görüntüyü geride bırakıyor, okyanus akıntılarını aşıyor, hiçbir geminin dolaşmadığı adalara varıyordu. Bu yerlerde ne gece ne de gündüzdü, hiçbir şey olması gereken yerde değildi ve hiçbir şeyin adı yoktu. Perseus nihayet Gorgonlar’ın kanat hışırtılarını duydu. Pirinç pençelerinin parıltısını görebiliyordu. Artık durması gerektiğini anladı. Yoksa Medusa’nın onu taşa çevirmesi kaçınılmazdı.

         Bir süre düşünüp zihnini toparladı ve Athena’nın sözlerini hatırladı. Göğe doğru yükseldi, kalkanını başının üstünde tutup içine baktı. Bu şekilde aşağıyı görebilirdi. Gorgonlar’ın fil kadar büyük bedenleriyle uyumakta olduklarını gördü. Karanlıklar şapkası onu sakladığı için kendisini göremeyeceklerini biliyordu. Yine de üstlerine doğru yavaşça inerken korkudan titriyordu. Pirinç pençeleri öyle korkunçtu ki...

         Gorgonlar’ın ikisi domuz gibi pisti. Kudretli kanatlarını iki yana yaymış domuzlar gibi horul horul uyuyorlardı. Ama Medusa uykusunda çok rahatsızdı, bir o yana bir bu yana dönüyordu. Öylesine güzel ve öylesine mutsuz görünüyordu ki Perseus ona acımaktan kendini alamadı. Tüyleri gökkuşağını, yüzü bir perininkini andırıyordu. Ne var ki, sonsuz bir acıyla kaşları çatılmış, dudakları sıkı sıkı kenetlenmişti. Uzun boynu öyle beyazdı ki Perseus kesmeye kıyamıyordu. “Keşke başını kesmem gereken, kardeşlerinden biri olsaydı,” dedi. 

         Fakat Perseus, Medusa’nın saçlarının arasındaki yılanları fark edince bu fikrinden hemen vazgeçti. Yılanlar uyanmış parlak kuru gözlerle etrafa bakıyor, çatal dillerini çıkararak tıslıyorlardı. Medusa bir yanına dönerken kanatlarını geriye doğru savurmuş; pirinçten pençeleri açığa çıkmıştı. Tüm bunları kalkanının aynasında gören Perseus onun da kardeşleri kadar iğrenç ve zehirli olduğunu düşündü.

         Aşağıya indi ve cesaretle Medusa’ya doğru yaklaştı. Sadece aynaya bakıyordu. Medusa’nın boynuna kılıcıyla tek bir darbe indirmesi yetti. Gözlerini başka yöne çevirerek Medusa’nın başını keçi derisine sardı ve hızlı bir sıçrayışla gökyüzüne yükseldi.

         Medusa cansız bedeniyle kayaların üstüne yığılırken kanatları ve pençeleri gürültü çıkarmış; bu da iki kardeşini uyandırmıştı. Medusa’nın ölüsünü gören kardeşler bağırıp çığlıklar atarak göğe yükseldiler. Bu işi yapanı hemen bulmak istiyorlardı. Avlarını arayan  şahinler gibi üç kez havada döndüler, bir geyiğin peşindeki av köpekleri gibi üç kez havayı kokladılar. Sonunda kan kokusunu aldılar ve emin olmak için bir an durdular. Sonra korkunç ulumalarla ve rüzgarda kanatları takırdayarak bir yöne doğru fırladılar.

         Bir tavşanın peşindeki kartallar gibi hızlı kanat çırpışlarıyla ilerliyorlardı. Arkasından uluyarak geldiklerini gören Perseus tüm cesaretine rağmen kanının donduğunu hissetti ve haykırdı: “Ölüm köpekleri ensemde, cesur sandaletler, beni daha iyi uçurun şimdi!”