Unutulmadan hatırlanmak isterken karşısında senelerin verdiği yumuşaklığı görememenin hüzünlenmişliği altında dolaşırken ruhu; depremde yeni yıkılan evin önünden geçerken sanki onca beton ve demirin altında can veren kendisi. Yalnızlığına yeniden dönmüştü, umudunu ancak 15 ay sürdürmenin acı ezikliğini içine atıp yeni dert yumakları arasına dalmıştı. Hızlı bir şekilde elini bile tutamadan dolaştığı tüm cadde ve sokakları yeni baştan sessizce dolaştı. Hatıralarını yeniden canlandırdı zihninde. Sonrasında keder yükünü alan omuzları yeniden dünyanın altında ezilmeye başladı. Hayatını hep yalnız mı sürdürecekti? Bilinmezlik yumaklarını hep kendisi çözerdi ama bu kez kendi karışıklığını bir türlü açamıyordu. Saatler hiç ilerlemiyordu sanki, soğuk bir “hadi sana iyi günler” cümlesinin ardında geçirmiş olduğu 3 uzun sene bir anda aklının en derinlerinden çıkıp karşısına geçmişti. Sonraları olmayan yarınların neticelenmemiş hikayeleri gibi yarın ne olacağım veya nerede olacağım diyemeden eski dolaştığı şehri bir baştan bir başa geçti. En sonunda daha önceden çalıştığı insanlar rastladı. Birkaç saat hoşbeş ettikten sonra akşam yeniden buluşup kederlerini sıkıntılarını unutmak için bir şeyler içtiler. Uzun zamandır içki kullanmıyordu oysaki, kardeşine söz vermişti; ama olmadı yine 2 seneden sonra içki içmişti. Sabah olunca yaptığına pişman bir eda ile baktığı aynada yaşlanmanın kendisini göstermek için can atan yüzünü gördüğünde yarınlarını birlikte yaşamak istediği kızında kendisi gibi yaşlanmanın sınırında olduğunu fark etti. Kendisine 4-5 yaş küçük bir kız bulmalıydı. Yeni yeni dünyayı tanıyan, hiç sevmemiş ve sevilmemiş olmalıydı. Saatlerini kurduğunda uyanan insanların bir amaçları vardı, sabahın en erken yerinde uyanmış horozların seslerini duymayı istedi ancak; şehirde olduğunu unutmuştu. Vaktinin çoğunu geçirdiği kapalı kutusuna ve o elektronik harikası denmese de kullandığı bilgisayarını özlemişti. Birden gitmek istedi ancak elleri sanki bağlıydı. Bir türlü gidemiyordu. Ulaşamadığı sevgisi için çırpınmıştı ama nafile olmamıştı, bu ikinci terk edilişiydi. Aşk üstüne kim ne demiş doğru demiş diye düşündü; sabahın ince ince başladığı anlarda. Tükenmişti artık yarınlarını yeniden düşünmeliydi. Yaptığı planlar, kurduğu hayaller birden boşa çıkmıştı. Tüm anılarını yazdığı bir defter, birkaç disketi vardı elinde; birkaç tanede yırtıp parça parça ettiği resim. Eli kolu bağlıydı hayatın kendisine çizdiği kaderde; yarınlarını bırakmıştı alın yazısına. Sağ salim bir döne bilseydi çıktığı yoldan evine. Soranı yoktu, arayanları sadece ana baba ve kardeşlerdi. Neticelendiremediği umudu da gitmişti ellerinin arasından. Sebebi kalmamıştı artık yaşadıklarının. Çirkinliğini özledim diye bir şey olmaz ama seven bir gönül elinden hiç bırakmadan bir çirkini sevebilir. Oysaki çirken de değilsin, güzelliklerin tarifi ne kadar mümkünse sen benim için o kadar güzelsin diyebilmeyi istiyordu aslında. Hoşumuza gitmese de kötülüklerin ortasında kalıp; doğruyu bulmasına yardım etmek ve sürekli kötülükler, çirkinlikler ve iyi olmayan ne varsa onların karşısında olmak ve onlarla mücadele etmek zorunda kalan bu iki insanın birliktelikleri neredeyse imkansız bir hal almıştı. Hayatın zaten kendisinin insafı olmadığı gibi genellemeler karşısında kalmış olmakta bir o kadar bir birlerini ayırmaya yetiyordu. Başlarından birkaç küçük buluşma dışında bir şey geçmeyen bu iki orta yaşa yaklaşmış gencin dertleri ve kederleri neredeyse aynıydı. Ulaşılmazlıkların yanından geçtiği, yükseklere bir türlü çıkılmayan keşfedilmemiş dağların yücelerine kaçıp saklanmış olan aşkın tohumlarını almak için durmadan tırmanmaya devam eden gencin karşısına gelen engelleri bazen aşıp ilerleyerek bazen da düşüp daha gerilerden devam ediyordu. Ulaşılması sanki yasaklanmış olan sevgiyi bulmaya karşı. Hayat bir türlü kendisini iyi yüzüyle göstermiyordu ki. Hep kötülükleri ve çiğlikleri ilerilere doğru itip; güzel olan ne varsa uzaklarda, erişilmeyecek yerlerde saklıyordu. Sonsuzluk pınarlarından bir yudum su içmesine bile fırsat verilmeden yaşamak; derinliklerinde gizlenmiş olan sevgi yumağından açığa çıkmış bir ucun dünyaya bağlamasına izin vermiyordu sanki. Sebeplerini bilmeden olanlara katlanmak, kadere boyun eğmek, yaradılışında olan genç; hep kadere bağlı, nasip neyse o olsun diyerek hayatını sürdürürken; sabahın kör karanlığından sıyrılıp, tazeliklerin başladığı anı yakalamaya uğraştığı bir anda gördüğü, daha hayatın kötülüklerini görmemiş, yüreğinden güzelliklerle tebessüm eden, yaşamaya arzulu henüz çevresindeki insanların büyümediğini söyledikleri; ancak gereken tüm olgunluğa ulaşmış, bir kır çiçeğinin kokusu kadar hoş ve narin, ince belli bir kızı görünce aklı tutuldu gencin. Gölgeli yollardan giderek evini de öğrenmişti. Çok kısa bir an tanışma fırsatı bulmuşlardı. Eli kolu, yüzü, dili dişi yerindeydi. Çok güzel tebessüm ediyor, aykırılığa kaçmadan gülüyordu. Sonunda kendisini kandıran genç; bu güzel kızı yemeğe çıkma teklif etti. Aldığı cevap olumluydu. Hemen koşup bir duş aldı, tıraş oldu, yanında getirdiği güzel elbiselerinden birisini giyindi, en güzel parfümünden biraz süründü, “tamam” dedi kendi kendine. Yola çıkıp evinden alması bir çırpıda oldu. Saatlerin bir birini kovaladığı o öğlen saati neredeyse akşamı gösterirken ayrıldılar ve birkaç saat sonra buluşmak için sözleştiler. Bu kez şehrin neredeyse tam ortası sayılacak bir pastanede buluştular, biraz hoşbeş ettikten sonra biraz ilerideki çayın kenarında ayışığı altında içlerinden gelen güzel kelimeleri bir birlerine söylemeye başlamışlardı. Kaşları bir kemanı andıran kız biraz da olsa mahcup bir edayla, yüzü kızararak gençten hoşlandığını ancak bir türlü söyleyemediğini anlatıyordu ki, birden cep telefonu çaldı ve kelimeleri yarım kaldı. Genç telefonu önce açmak istemedi ancak arayanın numarasını göremeyince merakla açtı. Evet o arıyordu, birkaç gün daha buradaysan görüşebilir miyiz diye sorduğunda, genç durakladı önce, sonra inanamadı bu duyduklarına, kimden aldı numaramı acaba diye içinden geçirirken birden istemeden yarın sabah ben seni evden alırım deyi verdi farkına varmadan ve telefonu kapattı. Güzel kız anlatıyordu hayallerini; kötülüğünü ve acımasızlığını görmemişti ki dünyanın. Seni dedi iki yıl önce çarşıdaki kuyumcuların orada görmüştüm, istemeden içim gitti sana bakınca, daha bir şey anlayamamıştım, bu his karşısında, sonra zaman ilerledikçe seni görmek isteği artmaya başladı ve çeşitli yerlerde seni görmek için planlar kurdum, kardeşinin arkadaşları ile tanıştım ve seni sürekli olarak takip etmeye çalıştım diyerek anlatıyordu. Sonra birden ortadan kayboldun ve tam onbeş ay sonra tekrar gördüm seni. Biranda dünyalar belim oldu zannettim deyip ayrılma vaktinin yaklaştığını söyledi. Genç kolundaki Omega marka altın saate bakıp 01.00 olduğunu gördüğünde, mutluluktan mıdır nedir zamanda nasıl geçti deyi verdi birden. Çok mutluydu bu öğleden bu yana. Hayatında kaybettiği anları geri almak için kendi kendisiyle uğraş veriyordu. Ne hale gelmişti son üç yılda, yemek yemiyor, düzenli uyumuyor ve önemlisi işine zamanında gitmiyordu. Artık bunlar onbeş ay geride kaldı diyerek, üstü açık buz beyazı Mercedes ile bir tur attılar şehrin hala uyumamış caddelerinde ve güzel kızı evine bıraktı. Sabah olmuyordu sanki, neden ben seni alırım diye kendisine kızsa da uyumadan sabahı etmişti. Gün ağarırken şehrin sabahçı lokantalarında bir çorba içtikten sonra 07.30 gibi onun evinin önündeki durağa gitti. Birkaç dakika sonra ilerideki aralıklardan görününce yanına gitti ve yanındaki kapıyı açarak içeri davet etti. Uzun zaman olmuştu konuşmayalı, son kez on ay önce telefonda konuşmuşlardı. Biraz sıkılarak da olsa kız lafa başladı. Aramadığım için yanlış anlama, sadece senin aklını karıştırıp bir şeyler düşünmeni ve umutlanmanı istemediğim için aramadım dedi. Daha doğrusu aramak istedim ama senden ve çevrendeki insanlardan korktum dedi. Lafa genç kör bıçak gibi bağırarak yalan yalan dedi ve ben en az on kere mektup bir o kadarda kart yazdım hiç birine cevap vermedin. Telefon açtığımda hep konuştun, hiç isteksiz değildin. Sadece son on ay içinde bir mektup bile yazmadın diye bağırıyordu ki birden kırmızı ışığın yandığın görerek aniden arabayı durdurdu. Derin bir nefes alan kız bende en az senin kadar sıkıntı çektim ne olur birazda beni anla, bak yaşım neredeye otuz oldu ve hala bir yuva kuramadım, ben evlenmek ve mutlu olmak istemez miyim demesi üzerine genç birden arabayı olduğu yerde geri dönderip geldikleri yöne doğru sürmeye başladı. Biraz ilerideki demir yolunun buğday silolarına dönen makası arasında ki çamların yanında arabayı kenara çekip sen beni sevdiğini mi söylüyorsun diyerek kızın dudaklarından öpmeye başladı. Birden kendisin geri çeken genç, biraz utanarak da olsa pardon diyebildi. Birkaç dakika konuşmadan sadece ilerideki dallara konan serçelere baktılar. Birbirlerine oyun yaparak uçmalarını izlediler, genç arabayı çalıştırıp kestirmeden anayola çıtı ve ben seni artık işyerine bırakayım dedi. Başını sallayarak suskunluğunu sürdüren kız kapıyı açıp inerken ben seni sonra ararım diyebildi sadece.

Ayrılığın acısını üzerinden atmak istercesine yeni sevdiğinin yanında olmayı arzuluyordu.

Yalnızlığın çileli saatlerine artık katlanamıyordu, kalıcı birlikteliklerin ve tatların özlemini duyuyordu. Kapısının her çaldığında, sabaha bırakıp gidecek biri mi diye sorarak açıyordu kilitleri. Zamanını iyi kullanıyordu artık. Ertesi sabah güzel kızı telefonla arayıp nasıl olduğunu sordu ve yapacak bir işi yoksa birlikte bir yerlere piknik yapmaya gidelim dedi, teklifine sevinçle karşılık alan gencin zihni birden aydınlandı. Akşamı zor etti. Mesai çoktan bitmiş, evin yolunu semt pazarının içinden geçerek biraz uzatmıştı. Birkaç kilo sebze, meyve ve bir azda mantar almıştı. Eve girer girmez type bir klasik Türk Sanat Müziği kasti koydu ve doğruca mutfağa yönlendi. Aldıklarını teker teker yerlerine yerleştirdikten sonra, ne yapayım diye düşünürken çalan kapı zilinin sesini duydu. Açtığı kapıdan içeri o güzel kız giriverdi birden bire. Elinde birkaç şişe meyve suyu ve bir Coca Cola vardı. Hiçbir şey söylemeden bunları buzdolabının raflarına yerleştirdikten sonra, “ne içtiğini bilmediğim için hepsinden birer tane aldın” deyi verdi. Aklı karışmış olan genç mantar yapacaktım, sende istermisin dedi. “Karnım bir kurt kadar aç, ne olsa yerim” dedi ve “bu çalan Itrîden mi?” diye sordu. Sen nereden biliyorsun küçük şey dedi ve aldığı mantarları yıkamaya başladı. Yaklaşık yarım saat sonra yemeği yapmıştı, bu arada güzel kız özenerek bütün çekmeceleri ve dolapları açıp kapatarak sofrayı kurmuştu. Yemek yerken masada sadece bardaklar vardı, içleri boştu. Neden bir şey çıkartmadın dedi delikanlı. Ne içersin diyerek bir den atıldı kız. Ben Şeftali suyu içecektim; sen ne içersin dedi. “aynısından” deyi verdi delikanlı. Yemek yerken typede bu kez Mozart’ın bir klasiği çalıyordu. Sohbet edecekleri bir konu açmak için her şeyi denediler ama bir türlü birkaç kelimeden fazla konuşamadan yeniden suskunlukların içine boğulu veriyorlardı. Sofra toplandıktan sonra genişçe olan salona geçtiler, kitaplara bakan güzel kız birkaç tanesini eline aldıktan sonra bunları hep okudun mu diye sordu. Evet yanıtı basit ve yalın bir şekilde dökülü verdi odanın içerisine. Kitapların içinden Montegue’nin Denemelerini alan kız birkaç sayfa okuduktan sonra, “ bu adam ne diye bu kadar aşktan korkmuş diye sordu. Delikanlı birkaç dize okudu ezberinden,

AŞKIN KİTABI

....

Anlamak için ya uzun zaman yaşamak, yada sevip de ayrılığın acısını çekmek gerekli, bütün dünyanın yükü sadece sevenlerin omuzlarına yükünü bindirdiğinde anlarsın sevginin ne kadar nankör ve ne kadar gerekli olduğunu, Zamanı geldikçe görür ve hissedersin zamanın nasıl boşa geçtiğini ve acımasızlığın ne kadar keskin olduğunu. Her geçen güne sitem eden insanın canından bir parça, yüreğinden kanın çekildiği ve aklının mamasızlıklar peşinde koşmaya başladığı anda bil ki aşık olmuşsun ve birini seviyorsun; diyerek anlatıyordu ki güzel kız birden bire “ben o zaman aşığım sana” dedi. Delikanlı ayağa kalkıp kızın başını iki eli ile tutarak, “sen daha her şeyi görmedin ve dünyanın kötülükleri arasında uzun uzadıya bir şeyleri yaşamadın, daha çok göreceklerin ve yaşayacakların var” dedi, ve kızın alnından öpüp az önce kalktığı kanepeye oturttu ve kitabın içerisinden birkaç sayfayı ayak üstü okudu. “Nerede kalmıştım” diye devam etti, “Seneler geçtikçe insanlar birisine bağlanmak ve yanında olmak için can atar, isteklerine ulaşamadıkça hırçınlık başlar kimilerinde, bazıları da içine kapanır ve tüm dünyasını kilitler, kırılmış kalplerini onarmak için hiçbir şey yapmadan sadece unutabilmek için kaybettikleri sevgileri her şeyi ben yapayım derler. Gözleri kapalı bir kuş yavrusu gibi boşuna çabalayıp dururlar. Zamanda bende yıkılmışlıkların arasında, sevgiyi ve sevgiliyi arayıp durdum, tam üç yıl ümitsizce kendimi bir o yana bir bu yana savurmasına izin verdim hayatın. Sonunda bıkıp usandım ve şimdi karşımda sen varsın, ben de galiba seni seviyorum” dedi. Ardından “bak ben şimdiye kadar kimseye seni seviyorum demedim, belki yaptığım hatada buradan kaynaklanıyordu, bunu hala çözemedim” dedi ve Radyoda bir yerleri aramaya başladı. Bulmuştu aradığı yeri galiba derken, “seninle birlikteyken çok rahatım deyi verdi güzel kız. Zamanımıydı yeni başlangıçların arasında bilinmezliklerin arsında bocalarken, eski sevgileri deşip ortaya dökmek neye yarardı diye içinden geçiren genç, bende senin yanında gerçekten çok rahatım derken radyoda çok kısık bir ses çıkartan bir istasyonun “All ways I love you” şarkısını buluverdi. Birden genç kızı kucaklayıp boş olan salonun ortayerine çekip dans etmeye başladılar. Hayallerini anlatmak için sabırsızlanan genç kız birden küçükken hep yapmak istediği ancak bir türlü izin vermedikleri için oynayamadığı tüm oyunları anlattı. Bir kere bile olsun bir köye gitmemiş, televizyonda veya fotoğrafta gördüğü hayvanların hiç birisine elini dahi süremediğini söylemişti. Genç seni yarın istersen yakındaki köylerden birisine götüreyim diye teklif etti. Kız bunu sevinçle kabul ederek dans etmeye devam ettiler. Sürekli slow müzik çalıyordu radyo. Bir an yorulduklarını hissederek bir kenara düştüler. Koltuğun yumuşaklığı kendilerin rahatlatmıştı. Uzak ufuklardan gelerek birbirleri ile buluşan gençler kendilerine birer bardak meyve suyu hazırlayıp yüreklerindeki yangını söndürmek istercesine yavaş yavaş içtiler. Elindeki bardağı bırakacak yer ararken delikanlı, birden yerinden kalkan kız bardakları alarak hızla mutfağa gitti ve saatler önce yemek yedikleri sofrayı toplayıp bulaşıkları yıkamaya başladı. Delikanlıda arkasından gitti mutfağa “ben sonra hallederim dedi ise de bir türlü dinletemedi, “sen her zaman evindesin ve yıkaya bilirsin” diyerek zorla kenardaki sandalyelerden birisine oturttu ve evde annesinin makinede bulaşık yıkarken çok yorulduğuna söylenmesine bir anlam veremediğini anlattı. Birden

“sevmek ne kadar mantıksız gibi görünse de, insanın doğası gereği bir özlem bir arzu duyuyor. Çevresindekilere baktıkça, bir gün bende sevdayı tadacak bu hisleri öğrenebilecek miyim diyerek umutlarını yaşatmak istiyor. Çaresizlikten midir yoksa sevda gözünün kapalı olmasından mı nedir bilinmez, zamanı gelmeden bir türlü insan aradığını bulamıyor dünyada. Bir dut ağacının kalın gövdesi yıllarca sevenlere, acı çekenlere gölge edip dururken, insanlardan bir şey beklemeden onlara meyvelerin sunarak ağızlarına bir tat bir güzellik sunuyor. Gövdesine kazınmış olan isimler belki bir gün kendisini hatırlar ve bir kez yanından geçerken mutlu bir tebessümle kendisine bakarlar diye bekler durur. İhtişamla salınan dlları arasında güneşi ve yağmuru aralayan salkım söğüt belki yüzlerce sevdalıya gölge oldu, altında onlarcası ağladı, onlarcası güldü bilinmez, yine yapraklarını bir sağa bir sola savurarak yeni aşklar, yeni yeni aşıklar bekliyor. Saatlerin geçip gitmesine aldırmadan umutlarını söyleyen diller bir gün huzuru ve güveni ararken geçmişlerinden ürken insanlar hayatlarını bir kaplumbağa misali hep kabuklarının içinden dışarı çıkmadan ufacık bir pencereden dünyaya yavaş yavaş ilerleyerek bakıyorlar. Korkmamalı aslında hiçbir şeyden ve sözden deniliyor ama ne çare insanı yine bezdiriyor ve kaçırıyor aşk bazen” diye bir şeyler anlatırken oturmaktan olsa gerek biraz miskinleşmeye başlayan yüreği bulaşığı bitirip yanına oturup ellerini tutan kıza bir kez daha tebessümle bakıp hadi seni evine bırakayım,şimdi seni merak ederler demesi ile sonlanmıştı.

Yola çıktıklarında arabayı kız sürüyordu. “bak ben kimseye arabamı vermem, ama sen farklısın, şansını iyi değerlendir” diyen delikanlının sol elini tutup küçük bir öpücük kondurdu. Evininin önünde arabadan aşağı inen kıza kapıya kadar eşlik etti ve sonra geriye arabasına dönen delikanlı genç kızın camdan el sallamasını görene kadar kapının önünde bekledi.

İlerleyen saatler karanlığını yine üzerine almış, bilinmezliklerin anahtarlarını bir o kapıda bir bu kapıda deniyordu. Son açılan kapı sevdayı yeni baştan arayan gencin kapısıydı. Umutlarını üç yıl sakladığı kıza yeniden rastlamıştı evine dönerken. Biran tanıma geç yanından dediyse de, yine de yanında duruverdi. “Hadi seni eve bırakayım” dedi, açık kapıdan binen kız “senin bu saatte buralarda işin ne” sorusuna cevap verirken biraz setçe “dolaşıyordum” deyi verdi genç adam.