...
Main Page
CV
Publications
Online Arts
Yeni Binyil Articles
Photo Gallery
Poems
Links
Contact
Search
 

Mülkiyeliler Birliği İstanbul Şubesi tarafından organize edilen sohbet programından...

 

Prof. Dr. Yahya Sezai Tezel ile Sohbet

 “İnsan Tasarımımızı Değiştirmeliyiz.”

 14 Nisan 2001 tarihinde “Cumartesi Buluşmaları”nın konuğu değerli hocamız Prof. Dr. Yahya Sezai Tezel’di. Salonumuz yine kalabalık, dinleyiciler yine aktifti. Ancak, bu buluşmayı kaçıranlar neleri kaçırdıklarını bilebilseler diye düşünmeden edemedim toplantı boyunca. Hocamızın enerjisi, heyecanı, her birimizin belki bir kıyısından yakalayıp adını tam koyamadığı konularda önümüze açtığı pencereler iki saat için zamanı unutturdu bize. Bu sohbetin ancak bir bölümünü özetleyerek aktarıyoruz sizlere.

 Prof. Dr. Yahya Sezai Tezel “Türkiye’yi anlayabildiğime dair duygularım giderek azalıyor,” diye başladı sözlerine. Ve devam etti: Dünyayı anlayabiliyorum da, Türkiye’yi içinde bulunduğumuz siyasi kültürü, siyasi ortamı anlayabildiğime dair kanaatim zayıflıyor. Onun için belki birlikte düşünme egzersizi yaparız diye geldim bu toplantıya. Türkiye, Cumhuriyet döneminin en ciddi, siyasi, iktisadi, kültürel, toplumsal krizini geçiriyor. Türkiye’yi çocukluğumdan beri çok merak ederek yaşadım. Ancak son zamanlarda Türkiye’yi düşünmekten korkuyorum.

 Doğru düşünmeyi öğrenmek

 Galiba biz Türkler bir anlamda düşünmeyi hem sevmiyoruz, hem de bilmiyoruz. Türkiye’deki sıkıntıların önemli bir nedeni, ancak düşünülerek yaşanılabilecek çağda, elit kadrolar da dahil düşünmeyi sevmememiz ve bilmememiz. Dil kullanan her insanın düşündüğünü söyleyebiliriz. Düşünmenin bu tarzı esnemek gibi refleks halinde yaptığımız bir işlem. Günlük hayatımızda sürekli bir biçimde bazı şeyler zihnimizden geçerek düşünürüz, eylemlerimizi istesek de, istemesek de planlarız. Bunu her insan yapar, okuma yazma bilen de, bilmeyen de. Bir de matematikteki gibi, felsefedeki gibi düşünmek var. Yani kafa yorarak, sıkıntı çekerek öğrenilebilecek ve öğrenilmemişse yerine bir şey ikame edilemeyen düşünmek. Bu düşünce eylemi öğrenilmesi gereken bir süreç. Ayrıca insanın kendi egosunu, nefsini parantez içine alıp arka plana attığı bir süreç.

 İşte bu anlamda düşünmeyi bilmiyoruz. Formel eğitimimiz insanlara düşünmeyi değil düşünmemeyi öğretiyor. Eğitim alsak da, kendi egomuzun parantez içine alınıp rafa kaldırılmadığı, dışımızdaki gerçekliğe öğrenilmiş, kazanılmış reflekslerle bakmayı bilmeyen ve sevmeyen bir insan topluluğu isek; içinde yaşadığımız krizleri, öznesi, yaratıcısı olduğumuz, bizim de sorumluluğunu taşıdığımız olaylar gibi anlamıyoruz. Çünkü, eğitimle kazanılabilecek, bir toplumu, kültürü, siyasal sistemi doğru analiz edebilme yeteneğini geliştirmemişiz. Çünkü, nefsimizi “ben”i parantez içine alarak, sanki “ben” yokmuşum, önemsizmişim gibi Türkiye, toplum, siyaset, ekonomi üstüne düşünmeyi bilmiyoruz.

 Biz bunu hep yapıyoruz.

 Dünyada gıpta ettiğimiz yerlerde insan hakları, adalet, hukuk, yüksek refah düzeyi gibi durumlar var. Bir de bizim durumumuz var. Bu durumun bizim aleyhimize olduğunu 1718’de farketmişiz. Şu anda aynı noktadayız. O tarihlerden beri ne kadar az değişmiş. Ülkenin acze düşmesi, dışardan adamlara ihtiyaç duyma, dış borçlar vesaire. Ziya Paşa’nın dediği gibi:

 “Dolaştım mülk-i İslamı / Viraneler gördüm.

Gezdim diyar-ı küfrü / Kaşaneler gördüm.”

Neredeyse 300 yıldır hiçbir şey değişmemiş.

Onlar kaşanede, biz viranedeyiz.

 Demokrasi ve insan malzememiz

 Demokrasi ortalama insan malzemesinin seviyesinde bir siyasi program getirir. Yurttaşının ortalama eğitim süresi – o da verilebilmişse – 3,5 yıl olan bir yerde, yani Türkiye’de bu insan malzemesiyle kaşaneler ülkesi kurulamayacağı ortada.

 Başımıza gelen hadiseleri anlayabilmemiz için kullanma alışkanlığına sahip olduğumuz aletlerimizin belki bir kısmı, belki de tamamı elverişsiz. Yeni gözlüklere ihtiyacımız var. John Rawls adında çok önemli bir siyaset felsefecisinin “Bir Adalet Kuramı” kitabında, “Bir adil toplum nasıl üretilir?” diye bir anayasal egzersiz var. Öyle bir toplumsal sözleşme yapalım ki hem adil, hem istikrarlı olsun. Söylediği şu: İyi bir toplumsal sözleşme gerçekleştirmemiz için, kamusal alanla ilgili oluşturacağımız önerilerimize bir “bilememe, cehalet türünün” arkasından bakmamız lazım. Önerdiğimiz kuralların başkalarını nasıl etkileyeceğini göremeyeceğiz. Çünkü kamusal alanla ilgili bir öneri “beni nasıl etkileyecektir” diye önerilmez. Bizler, bu toprağın malzemeleri olan insanlar ise kamusal alan diye bir şeyi tanımıyoruz. Kamusal alan diye bir şeyi tanımıyoruz. Kamusal alan diye ürettiğimiz her şey aslında özel çıkar ittifakları, koalisyonları, çeteleri.

 Böyle gelmiş, böyle gider

 Türkiye’de herkes, kuralları kendisi hariç başka insanlar için uygulanacak kurallar olarak düşünüyor. Tutarsızlık ulusal kültürümüzün bir parçası. Bu yüzden “böyle gelmiş böyle gider”, “bize bir şey olmaz” gibi bir kültür ürettik. İki büyük problemimiz var: Kinisizm ve Nepotizm. Yani birbirimize güvenmemek ve kan bağıyla, sosyal ilişkilerle adam kayırma. Kamu düzenimiz adam kayırmaya dayalı.

Herkes dünyayı değiştirmek ister

kimse kendini değiştirmek istemez

 Bizim kültürümüz, insana tek başına kendisi için değer olarak bakmıyor. “İnsan, aklıyla içinde yaşadığı kainatı ve toplumsal düzeni anlayamaz” diyor. Çünkü insan Tanrıya kölelik için var ve içinde yaşadığı toplumsal düzen kainatın uzantısı. Bakın siyasi başkanlarımıza. Kendi kendisini idare etmek için örgütlenmiş bir toplumun yetkilerini kullanan bizden birileri mi, yoksa her biri kendisini idare etmek için örgütlenmiş bir toplumun yetkilerini kullanan bizden birileri mi, yoksa her birisini “zillullah-ı ruyi zemin” sanan modern çağ padişahları mı?

 Avrupa Birliği’ne üye olmak istiyoruz. Avrupa’nın özendiğimiz değerleri var. İnsanların dil, din, mezhepleri ne olursa olsun yasal düzeyde eşitliği, kadın erkek eşitliği , devleti insanların kendi kendini yönetmesi için örgütlenmesi şeklinde gören bir gelenek.

 Uzandığımız bu değerlere ancak insan malzememizi değiştirerek ulaşabiliriz. Kendisini “zillullah-ı ruyi zemin” sanan adamlara kulluk yapan, 6-8 aylık Bakanlık için her türlü değeri unutan adamlarla bu mümkün değil.

 Benden sonrası

 Toplumların, kültürlerin değişmesinin bir ritmi var. Bu ritm, bir insanın kendi ömür ritminden bağımsız. İnsan beklediği iyiliklerin kendi ömür aralığında gerçekleşme şansının olmadığını görebiliyorsa bundan korkmamalı. İnandığı değerlere yönelik değişimlerin ortaya çıkması için belki kendisinin hiç meyvesini göremeyeceği ağaçları dikmesi lazım. Bizim kendimizi idaremizin kalitesi ve başarısı, insan malzememizin ortalamasının değişmesinden bağımsız bir değişme ritmine sahip olamaz. Hedefimiz, ortak bir kamusal alanı kendisinin özgür iradesiyle tercih ettiği, içinde yaşamak istediği kamusal alan olarak gören, birbirine güvenen ve gençlerin içinde yaşamak istediği bir siyasal-kamusal alanı üretmek olmalı. Bunun için de, insan tasarımımızı değiştirmemiz lazım. Önce kendimizden başlayarak.

 

 

Gülseren Karaçizmeli tarafından kaleme alınmıştır.

                     

            

..