MÜSLÜMAN
BİR AİLENİN NİTELİKLERİ
1) Aile meşru nikah temeline dayanır. Nikah müessesesi
bütün semavî dinlerde korunmuş ve evlilikle ilgili birtakım prensipler konulmuştur.
İbn Abidîn (ö. 1252/1836) bu konuda şöyle demiştir. "Bizim için Hz. Adem
döneminden günümüze kadar meşru olmuş, daha sonra ve cennette de devam edecek nikah
ile imandan daha sürekli ibadet yoktur." (İbn
Abidîn, Reddü'l-Muhtar, II, 258.)
İslam nikahsız olarak bir arada yaşayanların topluluğunu, aile
yuvası saymamış ve mensuplarını evlenmeye teşvik etmiştir. Bu arada velilere ve
İslam toplumunun yöneticilerine aralarındaki bekarları evlendirme görevi
verilmiştir. (en-Nûr, 24/32.) Nikah gözü ve beli haramdan korur ve mü'minin üzerinden zina
töhmetini kaldırır. Diğer yandan zinanın yayılmasının yol açtığı frengi, bel
soğukluğu veya aids gibi hastalıklardan mü'minler, meşru evlilik yoluyla korunmuş
olurlar. Çocukların neseplerinin karışması da yine evlilikle önlenir.
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Dört şey peygamberlerin
sünnetlerindendir. Utanma, kokulanma, diş temizleme (misvak) ve evlenme" (Tirmizî, Nikah, 1; A.b. Hanbel, V, 421.) "Nikah benim sünnetimdir. Kim benim sünnetim!
işlemezse, benden değildir. Evleniniz, çünkü ben diğer ümmetlere karşı sizin
çokluğunuzla övünürüm. Kimin evlenmeye gücü yeterse evlensin. Evlenmeye gücü
yetmeyen ise oruca devam etsin. Çünkü oruç, kendisi için haramlara karşı koruyan
bir kalkandır." (İbn Mace, Nikah, 1,
Hadisin ravilerinden, İsa b. Meymün el-Medînî zayıf bir ravidir. Ancak bu hadisi
destekleyen başka sağlam nakil de vardır.)
2) Aile fertlerinin sağlam bir inanca ve günlük hayatta
güzel amellere sahip olmaları hedeflenir. İslam bu konuda aile reisine sorumluluk
yüklemiştir. Allah Teala şöyle buyurur: "Ey iman edenler! Kendinizi ve
ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlardan ateşten koruyun." (et-Tahrîm, 66/6.) Allah'ın
Rasulü de şöyle buyurmuştur: "Sizden her biriniz birer çobansınız ve her
biriniz güttüğünüzden sorumlusunuz. İslam devlet başkanı (imam) bir çobandır ve
yönettiği kişilerden sorumludur. Evin erkeği bir çobandır ve aile bireylerinden
sorumludur. Kadın, kocasının evi içinde bir çobandır ve güttüğünden sorumludur.
Hizmetçi, efendisinin malı üzerinde bir çobandır ve bunun yönetiminden
sorumludur." (bk. Buharî, Cum'a, 11,
Cenaiz, 32, İstikraz, 20, Vesaya, 9, itk, 17,19; Nikah, 81,90, Ahkam, 1; Müslim, İmare,
20; Ebu Davud, İmare, I, 13; Tirmizi, Cihad, 27)
İslam'da aileyi birbirine bağlayan asıl bağ iman birliğidir. Kan
bağı bundan sonra gelir. Bu yüzden imandan yoksun olan hısımlar aile bütünlüğü
dışına çıkmış olur. Nitekim, kendisine iman etmemiş olan oğlunu tufan'dan
kurtarmak için dua eden Nuh peygambere Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
"Ey Nuh! O, asla senin ailenden değildir. Çünkü onun
yaptığı kötü bir iştir. O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden
isteme." (Hûd, 11/46.)
Burada, Nuh (a.s)'ın kendi soyundan olan oğlu, imansızlık nedeniyle
aile dışında bırakılmıştır. Halbuki Hz. Muhammed (s.a.s), aralarında hiçbir
nesep bağı olmayan Selman el-Farisî'yi (ö. 36/656) kendi ailesinden saymıştır.
Diğer yandan özellikle Bedir savaşında birçok sahabi, en yakınları olan babalarına
veya oğullarına karşı savaşmışlardır.
3) Anne-baba ve çocuklar arasındaki ilişkiler karşılıklı
sevgi ve saygı esasına dayanır.
Hz. Peygamber kendi çocuklarına, torunlarına ve ashabının
çocuklarına karşı son derece şefkatli ve merhametli idiler. Ashabını da böyle
davranmaya teşvik etmiştir. Ebü Hureyre (r.a.)'den nakledildiğine göre bir gün
Allah'ın Rasülü, torunu Hz. Hasan'ı (ö. 50/670) öpmüştü: Orada hazır bulunan
el-Akra' b. Habis (r.a.) şöyle dedi: "Benim on tane çocuğum var, fakat onlardan
hiçbirisini öpmem". Hz. Peygamber ona baktı ve şöyle buyurdu: "Merhamet etmeyene merhamet olunmaz." (Buharî, Edeb, 18, 27;
Müslim, Fadail, 65; Ebü Davud, Edeb, 145; Tirmizî, Birr, 12.) Hz. Aişe'nin naklettiğine göre bir arabî Allah'ın elçisine
gelerek; "Siz küçük çocukları sevip öpüyorsunuz, biz onları öpmeyiz"
dedi. Hz. Peygamber ona şöyle buyurdu: "Allahü Teala senin kalbinden merhameti
çekip çıkarmışsa ben ne yapabilirim?" (Buharî,
Edeb, 18.)
Ebeveynin, çocuklarına acıyarak onları doğuştan gelen İslam
fıtratı üzere yetiştirmesi ve ebedî hayata hazırlaması gerekir. Hadiste şöyle
buyurulur: "Her doğan çocuk İslam fıtratı üzere doğar. Daha sonra
ana-babası onu yahudi, hıristiyan veya ateşperest yapar." (Buharî. Cenaiz. 80., Kader, 22,23,24; İbn Hanbel, II, 315,
346.) Ebü Hureyre yukarıdaki hadisi naklettikten
sonra şu ayeti okumuştur: "Ey Muhammedi Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah
insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah'ın yaratışında hiç
bir değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bunu
bilmezler." (er-Rum, 30/30; bk. Buhari,
Tefsiru Sure: 30/1) Hanîf; eğriliğe sapmaksızın
doğru yoldan giden demektir. Hz. İbrahim'in tevhîd yani "Allah'ı bir tanıma
dini" anlamında da kullanılır.
Diğer yandan çocukların da ana-babaya gerekli sevgi, saygı ve
itaati göstermesi gerekir. Özellikle yaşlılık devrelerinde bu daha çok önem
kazanır. Allahü Teala şöyle buyurur: "Rabbin yalnız kendisine kulluk etmenizi,
ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her
ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine "öf" bile deme; onları
azarlama; ikisine de güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçak gönüllülükle
üzerterine kanat ger ve; "Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl
yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et" diyerek dua et." (el-İsra, 17/23, 24; bk. Lok'man, 31/14,15.)
Abdullah b. Mes'ud (r.a), Rasülullah (s.a.s)'e hangi amelin daha
faziletli olduğunu sormuş ve Allah'ın Rasulü şu cevabı vermiştir: "Vaktinde
kılınan namaz"; Sonra hangisi sorusuna ise "ana-babaya iyilik
(birr)" diye cevap vermiştir. (Müslim,
İman, 137.) Birr (iyilik) terimi hadislerde;
kişinin göğsüne genişlik veren (A. b. Hanbel,
IV, 227) ruhun kendisi ile huzur bulduğu (Darimî, Büyû', 2; A. b. Hanbel, IV, 194) ve İslam'ın güzel ahlak olarak kabul ettiği (Tirmizî, Zühd, 53; Müslim, Birr, 14, 15; Darimî, Rikak, 73.) davranış ve hizmetleri kapsar.
Allah'ın Rasulü çeşitli hadislerde, ana-baba ile ilişiği kesmenin
büyük günahlardan olduğunu belirtmiştir. (bk.
Buharî, Edeb, 6, isti'zan, 35, Eyman, 16, istitabe, 1, Diyat, 2; Müslim, İman 143, 144;
Ebu Davud, Vesaya, 10; Tirmizî, Birr, 4, Büyü')
Haklı durumlar dışında ana-babayı üzen, onlara eza veren her fiil "ilişik
kesme" sayılmıştır. Bu duruma göre, masiyet (Allah'a isyan) sayılmayan
konularda ana-babaya itaat etmek vaciptir. Bu durumda onların emrine karşı gelmek ise
"ilişik kesme (ukük)" kapsamına girer.
İnsanların vereceği emirlere uymak, Allah'ın emir ve yasakları ile
çelişmemesi ön şartına bağlıdır. Ana-babaya itaat da bu prensiple sınırlıdır.
Enes b. Malik (r.a.), Rasülullah (s.a.s)'in şöyle buyurduğunu
nakletmiştir "Başı siyah üzüm gibi olan Habeşli bir köle bile size vali
tayin olunsa onu dinleyiniz ve itaat ediniz" Başka bir rivayette şöyle
buyurulur: "Ma'siyetle emredilmediği sürece, hoşuna gitse de gitmese de,
müslümanın (İslam devlet başkanını dinleyip itaat etmesi gerekir. Eğer ma'siyet
(Allah'a isyanı kapsayan) bir emir verilirse, dinleme ve itaat yoktur." (Buhari, Ahkam, 4; Müslim, İmare, 39)
Nitekim Hz. Ali'nin naklettiği seriyye (askeri müfreze) olayı da
yukarıdaki ilkeyi desteklemektedir. Nebî (s.a.s) askeri bir birlik (seriyye)
çıkarmış ve başlarına da Ensar'dan birisini komutan tayin ederek, kendisine itaat
edilmesini emretmişti. Gidilen yerde komutan bir konuda askerlere kızarak odun
toplatmış ve ateş yaktırarak içine girmelerini istemişti. Bir bölüm sahabiler
ateşe girmeye karar verip, ayakta, birbirine bakarak beklemeye başladılar ve ateş
sönünceye kadar o durumda kaldılar. Diğerleri, ise; "Biz Nebî (s.a.s)'e ateşten
kurtulmak için tabi olduk, şimdi nasıl ateşe girebiliriz?" dediler. Durum,
Allah'ın Rasülüne anlatılınca şöyle buyurdular:
"Eğer onlar ateşe girselerdi, bir daha sonsuza kadar
çıkamazlardı. Emirlere itaat ancak ma'ruf olan yani iyi ve güzel bilinen, İslam'a
uygun bulunan şeylerdedir." (Buharî,
Ahkam, 4, Cihad, 108; Müslim imare, 38; Ebü Davud, Cihad, 87; Tirmizî, Cihad, 29;
Nesaî, Bîa, 34; ibn Mace, Cihad, 40.)
Sonuç olarak oğul ve kızlar anne babaların İslam'a uygun olmayan
İslamî emir ve yasaklarla çelişen emir ve isteklerine uymak zorunda değildi
Ebeveyn'in çocuklarına namaz, oruç, hac, zekat gibi açık farzları işlememe veya
faizli muamele yapması, tesettürü bırakması gibi istekleri bunlar arasına
sayılabilir. Çocuğun, bu ve benzeri konularda ebeveynine itaat etmemesi sorumluluk
doğurmaz. Çocuğun inancını sarsacak konular da bu kapsama girer. Nitekim ayette
şöyle buyurulur: "Biz, insana, ana-babasına karşı iyi davranmasını tavsiye
etmişizdir. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana
ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme." (el-Ankebut, 29/8; bk. lokman, 31/14,15.)
4) Karı-koca arasındaki ilişkiler de karşılıklı sevgi,
saygı ve güzel muaşeret esasına dayanmalıdır.
Allahü Teala, aile yuvasının "iyi geçim" esasına
dayanması gerektiğini şöyle belirtir: "Eşlerinizle iyi geçininiz. Eğer
onlardan hoşlanmazsanız (biliniz ki), Allah'ın hakkınızda çok hayırlı kılacağı
bir şeyden de hoşlanmamış olabilirsiniz." (en-Nisa',4/19.)
Muaşeret; söz ve davranışların güç yettiği kadar güzel
olmasıdır. Allahın Rasülü şöyle buyurmuştur: "Sizin en hayırlıınız,
ailesine karşı en hayırlı olandır. Ben de aileme karşı hayırlı olanım."
(İbn Mace, Nikah, 50; Darimî, Nikah, 55.) Hz. Peygamber eşleriyle en güzel geçim halinde idi. Daima
güler yüzlü ve tatlı dilli idi. Aile fertlerine iltifat eder ve onların maişetini
geniş tutardı. Hz. Aişe, Allah elçisinin kendisi ile yaptığı bir yarışı şöyle
anlatır: "Rasülullah (s.a.s) benimle yarış yapmış ve ben onu geçmiştim. Bu,
benim bedence zayıf olduğum bir sırada olmuştu. Daha sonra ben kilo alınca yeniden
yarıştık, fakat bu kere o beni geçti." (İbn
Mace, Nikah, 50; A. b. Hanbel, VI, 129,182, 261, 280; bk. Ebu Davud, Cihad, 61; A. b.
Hanbel, VI, 264; İbn Kesîr, Tefsir, l, 369.)
Kadının kocasının meşru olan isteklerine uyması gerekir. Örfe ve
toplum değerlerine göre ev içinde kadına ait olması gereken iş ve hizmetler
"iyi geçim"in bir sonucu olarak kadın tarafından yapılmalıdır. Dengi
aileler hizmetçi çalıştırmıyorsa temizlik, çamaşır ve mutfak işleri kadına ait
işler arasında sayılabilir. Çocuklarının bakımı da bu kapsama girer. Kadın
ma'siyet sayılan emirlere uymaya zorlanamaz. (bk.
Buhari, Nikah, 94)
Allah'ın Rasülüne hangi kadının daha hayırlı olduğu sorulunca,
şu cevabı vermiştir: "Kocası kendisine bakınca, ona neşe ve sevinç verir,
emrederse itaat eder, kendi malı ve özel yaşantısı konusunda, kocasının sevmediği
şeyleri yapmaz." (A.b. Hanbel, II, 251,
432, 438; bk. Ebu Davud, Zekat, 32; ibn Mace, Nikah, 5.)
Sonuç olarak, dünya hayatını ömür boyu birlikte yaşamaya karar
veren eşler birbirinin değerini bilmeli, karşılıklı anlayış ve fedakarlık içinde
İslam'ın belirlediği ilkelere uyarak Yüce Allah'ın rızasını kazanmaya
çalışmalıdır. Ne kadının ve ne de erkeğin hayatı çekilmez hale getirmeye hakkı
yoktur. Eşlerin geçimsizliğinden özellikle aile içindeki dinî yaşantı zarar
görmeye başlamışsa, tarafların İslam'ın bu konuda getirdiği önlemleri alma hakkı
doğar. Öğüt, hafifçe dövme, yatakta yalnız bırakma, hakeme başvurma ve boşama
bunlar arasında sayılabilir. İleride bu önlemler üzerinde ayrıca duracağımız
için kısa geçiyoruz.
5) Aile içinde eve giriş ve çıkışlarda aşağıdaki
edeplerin gözetilmesi gerekir.
Eve girerken zile basmak, girince selam vermek, hal-hatır sormak,
çocukların ana-babalarına ait yatak odasına izinsiz girmemesi gibi edepler bunlar
arasında sayılabilir.
Kur'an-ı Kerîm'de başkasının evine giriş edebi şöyle
belirlenmiştir: "Ey iman edenler! Kendi evinizden başka evlere, kendinizi
tanıtıp ünsiyet kurmadan ve ev halkına selam vermeden girmeyin. Herhalde bunun, sizin
için daha iyi olduğunu düşünüp anlarsınız." (en-Nûr, 24/27.) Devamı olan ayetlerde
ise; evde kimse yoksa, izinsiz girilmemesi ve "geri dönün" denilirse, hemen
dönülmesi, ancak bu gidilen evde kendimize ait eşya bulunur, fakat o sırada evde kimse
oturmuyorsa buraya girmekte bir sakınca olmadığı belirtilir. (en-Nûr, 24/28, 29.)
Diğer yandan evin içinde birlikte yaşanan erginlik çağına
girmeyen çocukların, günün üç vaktinde, yatak odasına veya dinlenme yerine girerken
üç defa izin istemeleri esası getirilir. Bu üç vakit; sabah namazından önce,
öğleyin dinlenmek üzere yatıldığında veya yatsı namazından sonraki vakitlerdir.
Çünkü bu vakitlerde, kişinin giysilerini çıkarmış olması mümkündür. Evin ergin
çocuklarının da aynı şekilde izin isteyerek bu yerlere girebileceği ayrıca
vurgulanmıştır. (en-Nûr, 24/58, 59.)
Ailede evlenme ümidi kalmamış yaşlı kadınların, zinetlerini
açmamak şartıyla, yabancı erkeklerin yanında bazı giysilerini çıkarmalarının
mümkün ve caiz olduğu belirtilmiştir. (en-Nur,
24/60)
Ev içinde karı-kocanın yanına belli saatlerde izinsiz girmeyi
yasaklayan yukarıdaki ayetlerin inme sebebi şudur.
Mukatil bin Hayyan'a göre, ashab-ı kiramdan Esma binti Mürsed ile
kocası, Nebî (s.a.s)'e yemek hazırlamışlardı. Bu arada bir takım insanlar izinsiz
olarak içeri girmeye başlamıştı. Esma (r.anha) şöyle dedi: "Ey Allahın
Rasulü! Bu ne çirkin bir durum. Bir kadınla erkeğin yanına, ikisi bir örtü altında
iken çocukları izinsiz giriyor". Bunun üzerine yukarıdaki ayetler inmiştir. (bk. ibn Kesîr, Muhtasar, Tefsîr, İhtisar ve Tahk. M. Ali,
es-Sabünî, 7. baskı, Beyrut, 1402/1981, II, 618.)
Sonuç olarak İslam'ın getirdiği bu ev içi veya dışardan
gelenlerin görüşme edebi, insanların tecrübelerle ulaşabileceği en yararlı ve en
güvenli kurallardır. Günümüzde uygulanan kilit, kapı zili, diyafon hatta
görüntülü kamera sistemi vb. önlemler, görüşmelerde güveni sağlama gayesine
yöneliktir. İslam 15 asır önce görüşmelerdeki bu güvenlik sistemini kurmuştur.
Aynı sistem, dükkan, mağaza, depo, büro, fabrika vb. iş yerlerini de kapsamına
alır. Belki kapısı herkese açık olan yerler için "giriş izni" verilmiş
sayılır. İş yeri temsilcisi ile selam verilerek ünsiyet kurulmuş olur.
6) Aile fertleri, günün gerektirdiği bilgi, görgü, edep ve
tecrübe ile sürekli bir gelişmenin içinde bulunmalıdır.
İslam pratik ve dinamik bir dindir. Bu yüzden mü'minlerin sürekli maddi ve manevî bir
gelişmenin içinde olmalarını ister. Önce anne-baba çeşitli konulardaki bilgi ve
amel eksikliğini gidermeye çalışmalıdır. Çocuklar da günün şartlarına göre en
az lise düzeyinde bir eğitim görmeli, mümkün olursa yüksek öğrenim de
yaptırılmalıdır. Ancak yüksek öğrenim gören gençler yalnız devlet kapısına
güvenmemeli, kendi mesleğine uygun iş alanlarını kendi çabası ile meydana getirmeye
çalışmalıdır. Mesela; ziraat fakültesinin tarım bölümünü bitiren çiftlik
kurmanın, hayvancılık bölümünü bitiren hayvan çiftliği oluşturmanın yollarını
aramalıdır. Madencilik sektöründe uzmanlaşanın da, maden işletmesini bizzat kurarak
veya organize ederek işin başına geçmeyi hedeflemesi gerekir. Bir İslam toplumunda bu
gibi yatırımların yapılmasında sermaye önemli bir rol oynamaz. Kişinin güvenilir,
müteşebbis ve dürüst olması ve ufuklarının geniş bulunması yeterlidir. İslam'ın
ekonomik sistemi içindeki "Mudarebe (emek-sermaye ortaklığı)", "Muzaraa
(ziraat ortakçılığı)" ve "Muşarake (sermaye ortaklığı)" gibi
yöntemler işletmeciye gerekli olan sermayeyi sağlamak için yeterlidir. (bk. Hamdi Döndüren, Delilleriyle Ticaret ve İktisat İlmihali,
İstanbul 1993, s: 409-450, 606, 607,622-628.)
İslam, mü'minleri sürekli ilim talebine teşvik etmiştir. Kur'an-ı
Kerîm'de şöyle buyurulur: "De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?
Doğrusu ancak akıl sahipleri düşünüp fikir üretir." ( ez-Zümmer, 39/9) "De
ki: Rabbim! Benim ilmimi artır." (Taha,20/114.)
"Kulları içinden ancak alim olanlar, Allah'tan
(gereği gibi) korkarlar." (Fatır, 35/28.) "Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri
derece bakımından yükseltir." (el-Mücadele,
58/11.) Bu ayetin baş tarafında bir muaşeret
kaidesine dikkat çekilir. Bir mecliste, başkalarına yer açmak ve "kalkın"
denilince, yeni gelenlere yer vererek kalkmak, mü'mini edepli ve tevazu sahibi yapar.
Böylece iman ve ilimle tamamlanan edep ve tevazu mü'mini dünya ve ahirette yüksek
derecelere ulaştırır.
Hz. Peygamber (s.a.s)'in ilme teşvik eden pekçok hadisleri vardır.
Bir kaçını zikredeceğiz: "İlim edinmek için çalışmak her müslümana
farzdır." (İbn, Mace, Mukaddime, 17,
en-Nevevî, bu hadis için; anlam bakımından doğru ise de sened yönünden zayıftır,
demiştir.) "Bir topluluk Allah'ın
evlerinden bir evde toplanır, Allah'ın kitabını okur ve onu aralarında müzakere
ederlerse, melekler onları kuşatır, üzerlerine sekînet iner ve kendilerini ilahî
rahmet kaplar. Yüce Allah onları nezdindeki kimselerin yanında anar." (Ebü Davud, Vitr, 14; İbn Mace, Mukaddime, 17.) "Allah, hakkında
hayır murad ettiği kimseyi dinde fakih kılar."
(Buharî, İlm, 10,13; İbn Mace, Mukaddime, 17.)
İlimle uğraşan mü'min, ihtisas alanının zirvesine çıkmayı,
ticaret veya sanatla uğraşan da kendi alanında söz sahibi olmayı hedeflemelidir.
Çünkü mü'min "iki günü eşit olan zarardadır" prensibine uyar ve Allahü
Teala'nın; rnesleğinde derinleşen sanatkarı sevdiğini bilir. Diğer yandan ilim
edinmenin gayesi onunla amel etmektir. Bu yüzden çocukları pratik değeri olmayan ve
günlük yaşayışta amel yönü bulunmayan teorik ilimler yerine pratik ilimlere
yöneltmelidir.
Sonuç olarak bir ailede herkes kendi iş, çalışma ve meslek alanı
ne ise, öncelikle kendisine her gün gerekli olan İslamî bilgileri öğrenmesi gerekir.
Çiftci bununla, tüccar ticaretle, sarraf kendi mesleği ile ilgili esasları
öğrenmelidir. Hz. Ömer'in devlet başkanı olunca valilerine şu genelgeyi
yayınladığı nakledilir: "Bizim çarşı ve pazarlarımızda, ticaretin dini
esaslarını bilmeyen alış-veriş yapmasın." (Tirmizi,
Vitr, 21)
Günümüzde ileri ülkeler bilim, teknoloji ve tıp alanlarında
başdöndürücü bir gelişmenin içine girmişlerdir. İslam toplumları da bu
yarışın dışında kalamaz. Avrupa Ortaçağ karanlıklarını yaşarken İslam alemi
kültür ve medeniyette üstün durumda idi. Ancak günümüzde bilim ve teknoloji
üstünlüğünü ele geçiren batı ülkeleri, bu üstünlüğü, geri kalmış ülkeler
ve özellikle de İslam ülkeleri aleyhine kullanmaktadır. Bu yüzden İslam toplumları
tarihteki bu kültür ve medeniyet değerleri ile bağlarını koparmadan bunları yeni
bilgi, teknik, sanat ve becerilerle geliştirerek, yüzyılın medeniyetlerini aşmanın
yollarını bulmalıdır. Bu da ciddi çalışmakla, sabırla ve kendisine rakip olarak
aldığı, batılı firma ve kuruluşu aşmayı bir gaye ve ideal haline getirmekle
olabilir. Cenab-ı Hak isteyene istediğini, çalışana da çalıştığının
karşılığını verir. Hadiste; "İslam yücedir, onun üzerine
yücelinmez." (Buhari, Cenaiz, 79) buyurulmuştur.
7) Aile bireylerinin İslam ahlakı ile ahlaklanması
hedeflenmelidir.
İslam en son ve mükemmel bir din olduğu için en yüce ahlak
değerleri de onda toplanmıştır. Ahlak, arapça "huluk" sözcüğünün
çoğulu olup, sözlükte; huylar, seciyeler ve karakterler anlamına gelir. İslam
ahlakının esaslarını vahiy ve sünnet belirlemiştir. İslamı en güzel yaşayan ve
İslam ahlakının en iyi örneklerini veren Hz. Muhammed (s.a.s)'dir. Kur'an'da şöyle
buyurulur: "Sen en yüce bir ahlak üzeresin." (el-Kalem, 68/4.) "Şüphesiz,
Allah'ın Rasülünde, sizin için, Allah'ın rahmetini ve ahiretin nimetlerini
arzulayanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için güzel bir örnek vardır." (el-Ahzab.33/21.)
Hz. Peygamber (s.a.s) hem ahlaklı yaşamış ve hem de ashabını
ahlaklı olmaya çağırmıştır. Hadislerde şöyle buyurulur: "Ben ahlakın
güzelliklerini tamamlamak için gönderildim." (A.b. Hanbel, II, 381; Malik, Muvatta', Hüsnü'l-Hulk, 8.) "İnsanlara verilen şeylerin en hayırlısı güzel
ahlaktır." (A.b. Hanbel, IV, 278.) "Müminlerin iman bakımından en olgunu güzel ahlak
sahibi olanıdır." (Ebu Davud, Sünne, 14;
A. b. Hanbel, II, 250, 472, 527, V, 89, 99.) "Nebî
(s.a.s) insanlar arasında ahlakı en güzel olanı idi." (Buharî, Edeb, 112; Müslim, Edeb, 30; Ebu Davud, Edeb, 1.) Hz. Aişe'den;
"Allah'ın Nebîsinin ahlakı Kur'an idi" dediği nakledilmiştir. Başka bir
hadiste ahlakın özü şöyle belirlenmiştir: "Her dinin bir ahlakı vardır.
İslam'ın ahlakı ise utanmadan (haya) ibarettir." (İbn Mace, Zühd, 17; Malik, Muvatta, Hüsnü'l-Hulk, 9)
Sonuç olarak aile içinde çocukların yetişmesi ve eğitilmesi
sırasında İslam'ın bu yüce değerlerinin onlara telkin edilmesi veya bu değerleri
alabileceği kurs, okul, sohbet, seminer, kamp, konferans vb. yerleri tercihte aile
reislerinin gerekli istişare ve feraseti göstermesi beklenir. Çünkü çeşitli eğitim
kurumlarında yalnız pozitif ve tabiat bilimlerini okuyan gençlik, manevî ilim ve
değerlerden habersiz yetişirse, belki diploma sahibi olmakta, fakat "emanete
ehil" duruma gelememektedir. Allah korkusu ve ahiret inancı olmayan bir kimse,
hayatta ele geçirdiği makamları ve maddi imkanları kendi kişisel çıkarları için
kullanabilmekte ve toplum bundan ciddi yaralar almaktadır. Bu yüzden günün
gerektirdiği bilgi ve tecrübeleri kazanan imanlı gençlik, aynı zamanda sabır,
tevekkül, haya, tevazu, edep gibi güzel huyları alır ve kibir, ucub, hased, kin ve
yalancılık gibi kötü huyları da bırakırsa İslam toplumunun özlediği ve ihtiyaç
duyduğu emanet ehilleri yetişmiş olur. İşte mü'min bir ailenin, çocuklarını
böyle bir eğitimden geçirmesi ve ömür boyu güzel ahlak üzere bulunmayı hedeflemesi
gerekir. Bu yolda gösterilecek gayretin, sonuç versin veya vermesin, sahibine ecir
kazandıracağında şüphe yoktur.