BİD'AT
Resûl-i
Ekrem (sav)'in devr-i saadetlerinde izledikleri yol ve Hülâfa-i Raşidin
dönemindeki tatbikat "sünnet" kavramı ile açıklanabilir. Zira bizzat
Resûl-i Ekrem (sav)'in "Benim ve raşid halifelerin sünnetine
sarılın"(1) buyurduğu sabittir.
Hûlefa-i Raşidin döneminden sonra İslâm'a sokulmaya çalışılan itikâdî ve siyasî
doktrinler bid'at hükmündedirler. Bunların bir çoğunu bid'at-ı hasene olarak
nitelendirmeye çalışanlar, Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Dinimizden olmayan
herhangi bir şeyi uyduranın ortaya koyduğu merduttur. Her bid'at
dalâlettir"(2) hükmünü dikkate almıyorlar, demektir.
Halkı
müslüman ülkelerin uğradığı felâketlerin temelinde bid'atler yatmaktadır.
Çünkü, bid'at, sünnetin zıddıdır(3). Her bid'atın; mutlaka bir sünneti ortadan
kaldırdığı dikkate alınırsa, işin vehameti daha kolay kavranır. Zira bid'at
çıkarma arzusu; tam ve kâmil olan İslâm nizamında noksanlık veya fazlalık
varmış vehmine dayanır. Bu vehim ise, "Bugün dininizi kemâle erdirdim. Üzerinizdeki
nimetimi tamamladım ve size din olarak müslümanlığı (verip ondan) hoşnut
oldum"(4) âyet-i kerimesinden şüpheyi beraberinde getirir. Bunun itikâdi
yönden insanı hangi noktaya getireceği basiret sahiplerince malûmdur. Kaldı ki,
İslâm'da olmayan herhangi birşeyi, İslâm'a sokmaya çalışmak veya hükümlerin bir
kısmının çıkarılmasını arzu etmek, küfrü beraberinde getirir. Ehl-i Sünnet'in
bütün müctehid imamları: "Kur'ân-ı Kerim'den olduğu sabit olan herhangi
bir harfi, bir kelimeyi veya bir âyeti inkâr eden kimsenin küfrü üzerinde"
ittifak etmişlerdir(5). Ayrıca, "delâlet-i ve subûti kat'i olan mütevatir
bir sünneti inkâr etmek de" insanı küfre sürükler(6). İmam-ı A'zam Ebû
Hanife (rha)'nin "Bid'atçının arkasında namaz kılmayın"(7) buyurduğu
dikkate alınırsa, mesele kolayca kavranır.
Bu
girişten sonra; .İslâm ûlemasının mezhepleri niçin ehl-i sünnet ve ehl-i bid'at
diye taksim ettiğini kavramamak mümkün müdür? (8) Halk arasında "Dört Hak
Mezhep" kavramı; ehl-i bid'atla mücadele veren İslâm ûlemasının gayretiyle
yerleşmiştir. ancak "ehl-i kıble'nin tekfır edilemiyeceği"(9)
yolundeki külli kaide ve ehl-i kıble ıstılâhı unutulunca; her önüne geleni
tekfır eden, hâricî mantığı yeniden gündeme girmiştir. Tabii bu arada;
ideolojik taarruzlar sonucu, "ehl-i sünnetin akaidi" ile hiçbir
alâkası kalmayan tiplere de rastlamak mümkündür. Ancak bu tipler; "ehl-i
sünnet akaidi"nin verasetle kendilerine geçtiği vehmine kapılmışlardır.
Dikkat edilirse; kahir ekseriyeti "ehl-i sünnet” olduğu farzedilen İslâm
topraklarında müstekbirlere ait ideolojik hareketler güç kazanmıştır. Bu durumu
nasıl izah edebiliriz? Türkiye'de Latin harfleriyle yayınlanan birçok eserde
bid'at-ı hasene kavramı ortaya atılmış ve müslümanların zihinleri
bulandırılmıştır. Felsefi kelâmın öncüsü sayılan "Mutezile" mezhebine
mensup müelliflerin eserlerinde bid'at-ı hasene kavramı mevcuddur(10).
Mütercimler, tercüme ettikleri eserlerin kime ait olduğuna veya faydalandıkları
kaynakların mahiyetlerine dikkat etmeden bid'at-ı hasene kavramının yaygınlaşmasına
vesile olmuşlardır.
Bu arada
sünnet ile bid'at arasında "uzlaşma" ortamı meydana getirmeye gayret
eden bazı tipler: "Başta uçak ve otobüs olmak üzere, bir çok nakil
vasıtaları Resûl-i Ekrem (sav) zamanında yoktu. Bunlar da bid'attır, bunlar da
mı reddedilecek?" gibi demagojilerle saf zihinleri bozmuşlardır. Bu
mantığın ne kadar sefil olduğu şuradan bellidir ki; ilim ve teknik, Kur ân,
sünnet ve icma ile övülmüş iki alandır. Mü'minlerin yerde ve gökte rızık
aramaları, Allah (cc)'ın dinine düşman olan kâfırlere karşı hafif ve ağır bütün
silâhları hazırlamaları farz-ı kifâye olan bir ibadettir. Eğer İslâm toprakları
işgal edilirse, cihad farz-ı ayn hâle geleceği için, cihad vasıtalarının da
imâli farz olur. Kaldı ki, uçak ve otobüs, dine sokulmuş vasıtalar değil ki,
bid'at kavramı içine girsin!...
Bid'at-ı
hasene kavramını Hz. Ömer (ra)' in teravih namazı ile ilgili uygulamasına
dayandıran ve bizzat onun dilinden "İşte en güzel bid'at" cümlesi ile
tanımlayanlar, yanılmaktadırlar. İmam-ı Ebû Yusuf (rha) İmam-ı A'zam (rha)'a:
"Teravih namazı için, Hz. Ömer (ra)'in yaptığı ictihadın hükmü
nedir?" diye sorduğunda İmam-ı Â'zam (rha) "Teravih namazı sünnet-i
müekkededir. Bu sebeple kimse bid'attır diyemez. Resûl-i Ekrem (sav) zamanında
olan ve onun bizzat yaptığı işi, düzenli ve devamlı hâle getirmiştir"
cevabını verir. Gerçekten Resûl-i Ekrem (sav)'in sahabe-i kirama imamlık
yaparak teravih kıldırdığı sabittir(11). Kaldı ki; sahabe-i kiramın icmaını
bid'at-ı hasene diye nitelendirmek, selim akıl sahiplerinin yapabileceği bir
cinayet değildir.
İmam-ı
Gazzalî: "Bid'atı red ve ondan el çekmek, beğenilmiş sünnettir. Her bid'at
mezmum (zem edilmiş) ve delâlettir"(12) ·buyurmaktadır. Ayrıca el-Mustasfa
isimli usûl kitabında, din emniyetinin sağlanabilmesi için, bid'at ehlinin
cezalandırılmasını şart koşmaktadır(13). Müceddid-i elfi sani İmam-ı Rabbani de
Mektubat isimli ünlü eserinde "bid'atın hasenesi olmaz, hepsi
mezmumdur"(14) buyuruyor. Bütün bu izahlardan sonra şunu söylemek
mümkündür: Modernistlerin büyük bir çoğunluğu, hevâ ve heveslerine uyarak
bid'at-ı hasene kavramını kullanmakta, ehl-i sünnet mü’minleri, müstevlîlerin
esiri haline getirmektedirler. Bu tuzağa, feraset sahibi mü'minler
düşmemelidirler.
KAYNAKLAR
(1) Sünen-i
İbn-i Mace, İst:1401 Çağn Yay. c. I, sh.16, Had. No: 42. Ayrıca, Ahmed b.
Hanbel, el-Müsned, . c. IV, sh.126-127; Sünen-i Darimi, Mukaddime,16, c. I, sh.
45; Molla Hüsrev, Dürerû'l Hükkâm fi Şerhû'l Ahkdm, İst. 1307, c. I, sh. 119 (Gcırer
ve Dürer Tercümesi, İst.1979, Eser Yay. c. I, sh. 206).
(2)
Sahih-i Müslim, İst.1401, Çağrı Yayını, sh. 592, Had. No: 867 K. Cuma: 43.
(Türkçe: Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, İst. 1977, c. IV, sh. 2416 Had.IV no:43'e
müracaat).
(3) İbn-i
Manzur, Lisanû'l Arab, Beyrut: ty. c. VIII, sh. 6 vd; İslam Ansiklopedisi, lst.
1979 (5. bsm) c. II,sh. 599.
(4)
Kur'ân-ı Kerim, Maide Sûresi: 3.
(5) Şeyh
Nizamüddin ve bir heyet, el-Fetevâ-ı Hindiyye, Beyrut:1400, c. II, sh. 266 vd;
el-Heysemi, el-İ'lam bi Kavatı'il İslam, b. Halebi Mtb.1951, c. II, sh. 42.
(6) Molla
Husrev Serhi Mirkat el-Vüsul İst:1979, sh. 24.
(7)
İmam-ı Â'zam, Fıkh-ı Ekber (Aliyyü'l Kari Şerhi)
(8)
Taftazani, Şerhû'l Akaid, İst.1980, sh. 95.
(9)
İmam-ı A'zam, Fıkh-ı Ekber·, (Aliyyü'l Kari Şerhi) İst:1979, sh. 424.
(10) el-Cahiz,
el-Havavaıı, Kahire:1357, c. I, sh. 86 vd.
(11)
İbn-i Abidin, Reddü'I Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar, Mısır:1972 c. t, sh. 591.
(12) Gazzalî, el-Camlû'l Avam, İst:1978 (ikinci
bab) sh. 78·
(13)
İmam-ı Gazali, el-Musıasjiı nıin İlmû'I Usül, Beyrut:
(14) İmam
ı Rabbani el-Mektubat, İst: 1978, Çağrı Yayını. c. I, sh. 121 Mektub No:186
(Mektubat-ı Rabbani, İst.1977, Çile Yayın. c.1, sh. 391). İmam-ı Rabbanî
"bid'at-ı hasene" kavramına itirazla şunu kaydeder: "Ulemadan
bazıları, namazda niyyet için kalben dileyerek, dille söylemeyi bid'at-ı hasene
diye anlatmıştır. Bu bid'at, sünnet bir yana, farzı dahi kaldırmaktadır. Şundan
ki, insanların pek çoğu bu durumda, niyyet işinde yalnız dille olanı ile
yetinecektir. İşte o zaman dahi namazın farzlarından biri olan kalble niyet,
tamamen bırakılacak, namaz dahi fesada girecektir. Kalan bid'atler dahi,
anlatılan bu manâya göre kıyas edilebilir.” buyurulmaktadır.