CAN
EMNİYETİ
Can
emniyeti izah edebilmek için, insana verilen değer üzerinde durmak
mecburiyetindeyiz. Bütün felsefı sistemler insanı; ya düşünen, ya konuşan
hayvan şeklinde tarif etmişlerdi. Dr. Alexis Carrel; "Felsefî ve bilimsel
ideolojiler, insanı tarif etmekten ve tanımaktan uzaktırlar" iddiası ile
Nobel Tıp Ödülü nü kazanmıştır(1). Bu da göstermektedir ki; bilimsel
ideolojilerin "ilkel insan" ve "karanlık çağ" teorileri,
ciddi bir temele dayanmamaktadır.
İslâm
dinine göre bütün insanlâr; Hz. Âdem (as) ile Hz. Havva'nın çocuklarıdırlar.
Resûl-i Ekrem (sav)'in "Ey insanlar! haberiniz olsun ki, Rabbiniz birdir.
Babanız da birdir. Biliniz ki Arabın Arap olmayan üzerinde, Arap olmayanın da
Arap üzerinde; kızıl derilinin siyah derili üzerinde, siyah derilinin de kızıl
derili üzerinde, hiçbir üstünlüğü ve fazileti yoktur. (Hepiniz eşitsiniz)
Üstünlük ve fazilet ancak takva sayesindedir... Tebliğ ettim mi?"(2)
buyurduğu bilinmektedir. Ayrıca insan yeryüzünde; Allahû Teâla (cc)'nın halifesi
hükmündedir ve bütün nimetler emrine verilmiştir.
İnsanların
can emniyetini sağlamak hususundaki titizlik, ona verilen değer ile yakından
alâkalıdır. Siyasî bir otorite meydana getirilmeden "can emniyetinin"
sağlanması mümkün değildir. Bu noktada karşımıza, İslâm fıkhının tab'a (bey'at
ve ahid ehli), lâik hukukun vatandaş diye isimlendirdiği mahiyet çıkar. İslâm
fıkhında mükellef olma noktasına gelen çocuk, mü'minlerin emirine (ulû'l-emr)
bey'at ederek, lehindeki ve aleyhindeki bütün haklara sahip olur. Lâik hukukun
sisteminde ise çocuk, daha doğar-doğmaz (herhangi bir irade belirtmeden) nüfûs
kütüğüne kaydedilerek "vatandaş" ilan edilir. Tabiî olarak her iki
halde, ferd, belirli bir siyasî otoriteye bağlı hale gelir. Hanefi fûkahası: "İnsan
için asıl olan hürriyettir"(3) umumî kaidesini benimsemiş ve "kat'i
nassla beyan edilmiş meşrû bir sebep olmadan, insanın kanını dökmek
haramdır" hükmünde ittifak etmiştir. Dolayısıyle "can emniyeti"
ve "hürriyet" isbata muhtaç değildir. Fıtri haklar cümlesindendir.
Kur'ân-ı
Kerim'de: "Kim bir mü'mini kasden öldürürse cezası, içinde ebedi kalmak
üzere cehennemdir. Allah ona (kasden öldürene) gâzab etmiştir, lânet etmiştir
ve çok büyük bir azab hazırlamıştır."(4) hükmü beyan buyurulmuştur.
Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Allahû Teâla (cc)'nın indinde; dünyanın yok
edilmesi, bir mü'mini öldürmekten daha ehven (hafif)dir"(5) hadisi, can
emniyetinin ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır.
Şurası
muhakkaktır ki; meşrû bir sebep yokken bir insanı öldürmek, bütün insanların can
emniyetini hiçe saymak demektir. Böyle bir fiilin en ağır şekilde
cezalandırılması, insana değer verme açısından zaruridir. Nitekim Kur'ân-ı
Kerîm'de: "Ey iman edenler!.. Maktüller (öldürenler) hakkında size kısas
farz kılındı. Hür hür ile, köle köle ile, dişi dişi ile! Fakat kimin (hangi
katilin) lehinde, maktulün kardeşi (velisi) tarafından cüz'i birşey affolunursa
(kısas düşer). Artık örfe uymak, ona (maktulün velisine) güzellikle ödemek
lâzımdır. Bu Rabbinizden bir hafifletme ve esirgemedir. O halde kim bu (afv ve
edâdan sonra) tecavüzde bulunursa, onun için pek acıklı bir azab vardır. Ey
selim akıl sahibleri!.. Kısasta sizin için umumi bir hayat vardır. Ta ki adam
öldürmekten sakınasınız." (6) hükmü beyan buyurulmuştur. Kısas; yapılan
bir fiilin, mislinin (aynısının) faile icra edilmesidir(7) Kısasta; bedel olma
mahiyeti vardır. Bu sebeple, kasden adam öldürmede kısas, öldürmenin misli
(aynı), ikinci öldürmedir. Yani öldürülene mukabil, katil (öldüren) öldürülür.
Molla Hüsrev: "Allahû Teâla (cc)'nın kısasta sizin için umumi bir hayat
vardır, âyeti; kasten adam öldürmede kısas cezasının tatbikine delalet eder.
Zira tefsir ve meani kitaplarında zikredildiği gibi âyetin mânâsı: Bir kimse
öldürdüğü takdirde, kendisinin de kısas yoluyla öldürüleceğini tefekkür , ister
istemez öldürmekten kendisini meneder. Şayet öldürmezse, kendisi de öldürülmez.
Bu durumda her ikisi de hayatta kalırlar. Bunun kasden öldürenlere mahsus
olduğu açıktır. Çünkü hataen öldüren kimse öldürülmez, diyet vermekle
kurtulur'(8) diyerek, konunun mahiyetini izah etmiştir.
İslâmî
yönetimde; "kısas" ve "diyet" sadece müslümanlarla ilgili
bir hüküm değildir. Bir müslüman, kasden ve teammüden bir gayrımüslimi
(zimmiyi) öldürürse, kendisine kısas tatbik edilir(9). Zira Resûl-i Ekrem (sav)
zimmet ehlinden bir gayrımüslimi öldüren kimseye kısas cezasını tatbik etmiş
ve; "Elbette ben zimmetim altında bulunanların hakkını almaya en
lâyığım"(10) buyurmuştur. Hz. Ali (ra): "Zimmet ehlinin
(gayrımüslimlerin) cizye vermesi, malları bizim mallarımız gibi, kanları bizim
kanlarımız gibi olması içindir"(11) diyerek, hukukî duruma dikkati
çekmiştir. Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Kâfire karşılık mü'min
öldürülmez" hadisi, zimmet akdi imzalamayan ve islâma karşı savaşan
harbîlerle ilgilidir. Çünkü harbînin (İslâm'a karşı savaşan kâfirin) kanı masûm
değildir. Müstemen dahi olsa harbîyi öldüren kimseye kısas cezası
uygulanmaz(12). Bu sebeble, dârû'l-İslâm'da ikamet eden (gayrımüslim) zimmî,
dârû'l-harp'te ikamet eden müstemen (emanlı) müslümandan, hukuk noktasından daha
üstündür(13). Zira darû'l-harp'te ikamet eden müslümanı öldürdüğü için kısas
cezası uygulanmaz. Fakat dârû'1-İslâm'da ikamet eden gayrimüslimi (zimmîyi)
öldüren kimse, kısas edilerek öldürülür!..
Resûl-i
Ekrem (sav)'in: "Hadd cezaları, darû'l harp'te tatbik edilmez"(14)
hadisi; Hz. Mekhul (rha)'den rivayet edilmiştir. Bu bir anlamda, hadd
cezalarının tatbik edilmediği toplumlarda, insanların birçok emniyetinin
bulunmayacağına işarettir. İmameyn'nin (rha) dârû' l-İslâm ve dârû' l-harb
tasnifinde; "İslâm ahkâmının tatbik edilip edilmemesini esas alması (bkz.:
Dâr anlayışı) önemli bir hadisedir. Esasen Allahû Teâla (cc)'nin mülkünde;
küfür ahkâmı ile hükmetmek ve insan haklarını ortadan kaldırmak, hiç kimseye
verilmemiş bir yetkidir. İslâm ahkâmının tatbik edilmediği bir beldede,
mü'minlerin emniyet içerisinde olduklarını iddia etmek mümkün değildir. Kaldı
ki; eğer o beldede mü'minler güçlü olsalardı, Allahû Teâla (cc)'nm hükmünü
tatbik hususunda, kat'iyyen zaafa düşmezlerdi. Başta ûkubat olmak üzere, muamelât
ve ferâiz, kat'i nassalarla sabit olan hükümlerdir. Bunların kıyamete kadar
bâki olduğu hususunda; tevatür ve sahabe-i kirâm'ın icması mevcuttur. Böyle bir
hakikatten şüphe etmek; başta beş vakit namaz olmak üzere, helâl ve haram
hududlarından şüphe etmek kadar tehlikelidir!.. Bu mahiyet dikkate alınarak,
içinde bulunduğumuz hal iyi tefekkür edilmelidir.
KAYNAKLAR
(1) Dr.
Alexis Carrel, İnsan Bu, Meçhûl, İst: 1971, sh. 23. vd.
(2)
İmam Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, İst:1401, Çağri yay. c. V, sh. 411.
(3)
İmam-ı Merginani, el-Hidaye Şerhû Bidayetü'l Mühtedi, Kahire; 1965, c. II,
sh.173. Ayrıca İmam-ı Kasani, el-Bedaiû's Senai, Beyrut: 1974 c. VI, sh. 196;
Molla Hüsrev, Dürerû'l Hükkâm, İst: 1307 c. II, sh.129.
(4)
Nisâ Sûresi:93.
(5)
Şeyh Muhammed b. Süleyman, Mercmuaû'I Enhur (Şerhû Damad), İst: 1316 bsk.
ofset: Beyrut: ty. D. İhya Yay. c. II, sh. 615.
(6)
Bakara Sûresi:187-179.
(7)
İmam-ı Kasani, a.g.e., c. VII, sh.241, Ayrıca İmam-ı Serahsi, el-Mebsuı,
Beyrut: ty., c. XXVI, sh. 60.
(8) Molla
Hüsrev, a.g.e., c. II, sh. 89.
(9)
İmam-ı Merginani, a.g.e., c. IV, sh.160.
(10)
Sahih-i Buhari, İst: 1401, c. VIII, sh. 42. K. Diyet: 22.
(11)
Molla Hüsrev, a.g.e., c. V, sh. 91.
(12)
İmam-ı Merginani, a.g.e., c. IV, sh..160. Ayrıca Şeyh Abdülgani el-Meydani,
el-Lübah'I fi Şerhi'l Kitap, Beyrut: 1400 c. III, sh. 144; İbn-i Hümam, Fethû'I
Kadir, Beyrut:1318, c. VIII, sh. 257 vd.
(13)
Molla Hüsrev, a.g.e., c. II, sh. 363.
(14)
İmam-ı Serahsi, a.g.e., c. IX, sh. 100. Ayrıca bkz. İmam-ı Merginani, a.g.e.,
c. II, sh.103.