FISK-FÂSIK
İnsanın
nefsini hesaba çekmesi sanıldığı kadar kolay değildir. Çevre kültürün baskısı
altında kalan akıl ve daima kötülüğü emreden nefis, meşrû (İslâmî) olmayan
amelleri gündeme getirir. Bir İslâm mütefekkiri: "Her günah tıpkı şarap
gibi insanları sarhoş etseydi, yeryüzünde ayık gezen hiç kimseyi
göremezdin." diyerek önemli bir noktaya işaret etmiştir. Sırat-ı mustakime
riayet eden bir mü'min, değişik sebep ve saiklerin etkisi altında gayrımeşrû
amellerde bulunabilir. İşte bu noktada karşımıza fısk kavramı çıkar. Şimdi bu
kelimeyi ve kavramı izaha gayret edelim.
Fısk
Arapça olup; Fe-Se-Ka fiilinden masdardır. Cahiliyye döneminde, daha ziyade
bitkiler ve hayvanlar için kullanılan bir sözcüktür. Kabuklu yemişler için
"kabuğundan çıkmak" veya hayvanlar için "deliğinden çıkmak"
şeklinde kullanılmıştır. Deliğinden çıkıp zarar verdiği için fareye füvevsık
denilir. Çoğulu fevâsıktır. Fahruddin-i
Razi: "Fısk zararlı olan bir çıkıştır. Yaş hurma kabuğundan çıktığı zaman
fesagati'r rutbetû'denilir. Şeriat dilinde (ıstılâh olarak) fısk, Allah'a itaat
etmekten çıkıp Allah'a karşı isyan etme haline girmekten ibarettir."2
diyerek, meseleyi izaha gayret eder. Sahih-i Buhari Muhtasarı, Tecrid-i Sarih
Tercemesi ve Şerhi isimli eserde: "Fısk lâfzı, hak yoldan çıkmak mânâsına,
şer'i bir ıstılâhtır. Kehf Sûresi'nin 50. âyetinde (fesaka an emri rabbih)
`Şeytan Rabbinin emrinden çıktı' kavl-i şerifine göre, hûrucun mahiyeti umûmidir."3
hükmü kayıtlıdır. İbn-i Abidin Reddu'l-Muhtar isimli eserinde: "Fâsık,
doğru yoldan çıkan mânâsınadır. İhtimal ondan murad; içki içen, zina eden ve
faiz yiyen gibi, büyük günahları irtikap edendir. Bercendi de dahi böyle
denilmiştir."4 diyerek, fıskı "büyük günahları irtikap" olarak
tarif etmiştir. Fûkahadan bazıları; "günahları küçük görmek ve onlarda
ısrar etmek de fısktır" hükmünü benimsemişlerdir. Genel olarak fıskın üç
mertebesi vardır:
Birincisi:
Günahı çirkin kabul etmekle beraber; yine de zaman zaman, şeytanın vesvesesine
veya nefsine uyup günah işlemektir. İradesi zayıf olan insanlarda bu hâl
tekerrür eder.
İkincisi:
Günah olduğunu kabul ve ikrar ettiği halde, sık sık aynı haramları işlemektir.
İçki müptelâlarında veya kumar düşkünlerinde bu hâl görülür.
Üçüncüsü:
Haram olduğunu inkâr edip, ısrarla yâpmaktır. Bu üçüncü hâl, insanı küfre
götüren fısktır. Fıskın birinci ve ikinci mertebelerinde bulunan mükellefin;
günahı bırakması ve tevbe etmesi esastır. Üçüncü mertebede bulunan mükellefin ise,
tecdid-i iman etmesi ve İslâm'a teslim olması şarttır. Bu izahtan sonra şunu
söylemek mümkündür: Her fâsık kâfir değildir. Ancak her kâfir mutlaka fâsıktır.
Firaset sahibi mü'minler, buradaki inceliği kolayca kavrayabilirler.
Hâriciler
ve Mu'tezile mezhebinin önde gelen liderleri "iman; kalb ile tasdik, dil
ile ikrar ve erkânıyla ameldir" diyerek, farklı bir yol ve anlayışa sahip
olmuşlardır. Dürri'l-Muhtar da; hâricilerle ilgili olarak şu hükümler
kayıtlıdır: "Bunlar kendilerince hak olan bir tevilden dolayı müslüman
hükümdarın (Hz. Ali'nin) küfür ve bâtıl üzerinde bulunduğunu söyleyerek onunla
savaşmanın vacip olduğunu iddia eden ve biz ehl-i sünnetin kanlarını, mallarını
almayı ve kadınlarını esir etmeyi helâl gören, Peygamber efendimizin ashab-ı
kiramını küfre nisbet eden, asker ve kuvvet sahibi bir taifedir." İbn-i
Âbidin, bu metni izah ederken: "Bunlar vaktiyle Hz. Ali'ye karşı çıkan
kimselerdir... `Bir tevilden dolayı...' Yani Hz. Ali (ra) ve ona tâbi olanlar
harpte hakemin hükmüne râzı oldukları için kâfir olmuşlardır. Çünkü hüküm ancak
Allah'a mahsustur, diye gerçeğe muhalif olarak tevil ettikleri bir delilden
dolayı Hz. Ali nin ordusunda bulunan bir takım kimseler, ona karşı isyan
etmişlerdir. Bunlara hâriciler adı verilmiştir. Bunların mezhebine göre, büyük
günah işleyen kâfirdir. Hakem tayin etmek de büyük günahtır. `Peygamber
efendimizin ashab-ı kiramını küfre nisbet eden...' Bu ifade hâriciliğin şartını
beyan etmek için olmayıp, Hz. Ali'ye karşı çıkanları beyan etmek içindir. Yoksa
Hâricilerin karşı çıktıkları hükümdarın küfrüne inanmaları kifayet eder"5
diyerek, hâricilerin mantığını ortaya koymuştur. Hâricilerin bir kısmına göre
"büyük günah işleyen herkes kıfirdir", diğer bir kısmına göre ise,
"ister büyük, ister küçük olsun, günah işleyen herkes kâfirdir." Bu
anlayış günümüzde de değişik biçimlerde ortaya çıkmaktadır. Mu'tezile
mezhebinin liderleri ise: "Fâsık olan kimse, ne müslümandır, ne kâfirdir.
İkisinin arasında bir menzili vardır (el-menzile beynel-menzileteyn). Fâsıkın
hükmü budur" demişlerdir. Bunlar ehl-i sünnetin dışındaki fırkalardır.
Şimdi
fıskı zâhir olan kimselerin (fâsıkların) nasıl bir muameleye tâbi tutulacakları
üzerinde duralım.
Kur'ân-ı
Kerîm'de: "Ey iman edenler!.. Eğer bir fâsık, size bir haber getirirse, onu
tahkik edin. (Aksi takdirde) bilmeyerek bir kavme sataşırsınız da yaptığınıza
pişman olursunuz." hükmü beyan buyurulmuştur. İmam-ı Kurtubî: "Fâsık
olduğu kat'i olarak tesbit olunan kimsenin haberleri geçersizdir. kabul
edilemez. Çünkü haber emanettir. Fısk ise, haberin iptalinin (geçersiz
olmasının) delilidir."(7) şeklinde tefsir etmiştir. Aynı konuda İmam-ı
Cessâs'ın tesbiti şudur: "Âyette geçen tahkik edin, emri, fâsıkın
şehadetinin kabul edilmemesinin delilidir. Çünkü şahidlik, bildiğini haber
vermekten ibarettir. Fâsık olan kimsenin şahidliği kabul edilmediği gibi, diğer
hususlardaki haberleri de kabul edilmez."(8)
İslâm
âlimleri "kimlerin şahidliğinin kabul edileceği veya edilmeyeceğini"
izah ederken; fâsık üzerinde hassasiyetle durmuşlardır. Genellikle şahidlerde
aranan adâlet şartı üzerinde durulmuş ve adâleti düşüren amellere ağırlık
verilmiştir. Feteva-ı Hindiyye'de bu konuyla ilgili birçok tarif yapıldıktan
sonra "Şehaddette adâletin izahı konusunda söylenen sözlerin en güzeli
İmam-ı Yusuf'a aittir. Demiştir ki; `Şâhidlerin âdil olmasından murad, büyük
günahları işlememesi ve küçük günahları işlemekte de ısrar etmemesidir.' Nihaye
de de böyledir. Büyük günahların tasnifi ve mahiyeti konusunda da ihtilaf
edilmiştir. Bunlar içerisinde en sahih olanı Şemsu'l-eimme Hulvânî'nin
izahıdır. Hulvânî'ye göre: `Allahû Teâla (cc)'nın kat'i nasslarla haram kıldığı
ve müslümanların indinde şen'i (çirkin ve kötü) görülen hususlar büyük
günahlardandır. Kezâ mürüvveti ve keremi terketmek dahi, büyük günahlardandır.
Ayrıca günah işlenmesine ve fısk-ı fücûra yardımcı olmak, insanları buna teşvik
etmek de büyük günahlar arasındadır. Muhiyt"de de böyledir.."9 hükmü,
müftabih kavil kaydedilmiştir.
Sonuç
olarak şunu söylemek mümkündür; fısk İslâmî hududları kabul etmekle birlikte,
farzları terk veya haramları irtikap eden mükellefin içine düştüğü felâkettir.
Kur'ân-ı Kerîm'de fâsıkların zemmedildiği ve azapla inzar edildiği malûmdur.
Hesap gününü düşünen her mükellef, şer'i emirleri edâ etmek ve nehiylerden
şiddetle kaçınmak sûretiyle, fısk hastalığından kurtulabilir. Fısk, ferdî bir
hadisedir. Fâsıkların, bir araya gelmesi ve şer'i hududları kitle halinde
tahrip etmesi, "fesâdı" gündeme getirir. Dolayısıyla fısk ile fesad
arasında, böyle bir incelik vadır. Fâsıkların ve müfsidlerin çoğunluğu teşkil
ettiği toplumlarda; tâgûtî güçlerin iktidar olması ve Hizbu'ş-şeytan'ın hızla
gelişmesi kaçınılmazdır. Günümüzde bu hakikat, daha açık bir şekilde
görülmektedir.
KAYNAKLAR
(1)
Bkz., Râğıb el-Isfahani, e1-Müfredat fi Garib'il Kur'ân, İst.1986, Kahraman
Yay, sh. 572.
(2)
Fahrüddin-i Razi, Mefatihû'l Gayb (Tefsir-i Kebir), Ank.1988, Akçağ Yay. c.
III, sh. 29.
(3)
Zebidî, Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, Ank.1975,
c. XII, sh.137.
(4)
İbn-i Abidin, Reddü'l-Muhtar, İst. 1982, Şamil Yay, c. II, sh. 408.
(6)
Hucurât sûresi: 6.
(7)
İmam-ı Kurtubi, el-Camü li Ahkâmi'l Kur'ân, Kahire I967, c. XVl, sh: 316.
(8)
İmam-ı Cessas, el-Ahkâmû'l Kur'ân, Beyrut 1335, c. III, sh. 398.
(9)
Şeyh Nizamüddin ve Heyet, el-Feteva-ı Hindiyye, Beyrut 1400, c. III, sh. 540
vd. (Türkçe nüsha: Ank. 1985 Akçağ Yay. c. VI, sh. 485-486).