HELÂL-HARAM
İnsanın
kendi nefsine karşı sorumluluklarını, insan eşya ilişkilerini ve insanın
birbiri ile olan ilişkilerini izah edebilmek için, öncelikle teklif ve mükellef
kavramlarını izah etmek durumundayız. Allahû Teâla (cc)'nın imtihan için beyan
buyurduğu emir ve nehiylerin tamamına teklif adı verilmiştir. Malûm olduğu
üzere, insanın lehindeki ve aleyhindeki haklarına sahip olabilmesine de
"ehliyet" denilmiştir. Allah Teâla (cc)'nın tekliflerine muhatap
olabilmek için ehliyet şarttır. İslâm'ın emir ve yasakları karşısında sorumlu
olan insana (erkek veya kadın) mükellef denilir. Her mükellefin, yapmak veya
yapmamak hususunda sorumlu tutulduğu amelleri ef al-i mükellefin (mükellef olan
kimsenin fiilleri) şeklinde ifade etmek mümkündür. Bu noktada karşımıza hüküm
vezen (hâkim) ve hükme muhatab olan (mahkûm) çıkar. Kelime-i şehadeti ikrar ve
tasdik eden her insan, Allahû Teâla (cc)'nın Hakim-i Mutlak olduğunu ve O'nun
her emrini "işittim ve itaat ettim" tavrıyla karşılayacağını taahhüt
etmiştir. Dolayısıyla helâl ve haram hudutları, imtihan hayatının en önemli
unsurlarıdır. Zira bir kimse; helâlin haram olduğuna veya haramın helâl
olduğuna inanırsa kâfir olur. ı Bu sebeple; her mükellefin; "helâl"
ve "haram" hususunda ilim sahibi olması farz-ı ayndır. Bu girişten
sonra meselemize geçebiliriz.
Önce
kelime üzerinde duralım. Helâl kelimesi; Halleyehıllû-hıllen-hâlen fiil
kökünden masdardır. Lûgatte; düğümü çözmek, yükü indirnıek, borcu ödemek ve
ağırlıktan kurtulmak gibi manâlara gelir.2 İmam Fahrüddin-i Razi: "Helâl,
kendisinden mahzurluk düğümü çözülen mübah demektir. Bu kelimenin aslı akd
(düğümlemek) kelimesinin zıddı olan hall (çözmek) masdarıdır."3 diyerek,
meseleye açıklık getirmiştir. nitekim İslâm ümmetinin işlerini düzene koyan
kimseler ehl-i hal ve'1- akd denilmiştir. İslâmî ıstılâhta "yapılması caiz
olan bütün ameller ve yenilmesi-içilmesi mübah olan bütün nimetler" helâl
kavramı ile açıklanmıştır.
Kur'ân-ı
Kerîm'de halle kelimesi, muhtelif âyetlerde geçmektedir. Şimdi birkaç misal
verelim:
"(Musa)
Dedi ki: `Rabbim, benim göğsüme genişlik ver. İşimi kolaylaştır. Dilimden şu
düğümü çöz ki (ûhlûl) sözümü iyi anlasınlar."4
"Allah'ın
nimetlerine bedel (olarak) küfrü ihtiyar edenleri ve kavimlerini de helâk
yurduna (cehenneme) indirip sokanları (ehallû) görmedin mi? onlar oraya
gireceklerdir. Orası ne körü bir karargâhtır."5
"Allah
yeminlerimizin (keffaretle) çözülmesini (tehillete) size farz kılmıştır. Allah
sizin velinizdir ve O, hakkı ile bilendir Tam hüküm ve hikmet sahibidir."6
Bir
padişahı veya sultanı tahtından indirmeye hall denilir. Türkçe'de kullanılan
halletmek (meseleyi çözmek) aynı kökten gelmektedir. Günümüzde en çok
kullanılan (ve sık sık başvurulan) ihtilâl kelimesi de halde fülinin ifti'âl
babındandır. İktidarı (şöyle veya böyle) indirmek mânâsınadır. Yine
hastahanelerde sık sık kullanılan tahlil (çözme, analiz etme) kelimesi aynı
kökten gelir.
Haram;
Ha-Ra-Me kökünden gelir ve sebep ne olursa olsun, yapılması yasak olan şeydir.
Bir kimsenin herhangi bir şeyden yoksun olmasına "mahrumiyet"
denilmiştir. Hacc ve ûmre ibadeti esnasında giyilen özel kıyafete de ihram
denilmiştir. Lûgatta ihram; "ayaklar altına alınmayan bir hürmete
girdi" mânâsına gelen ahrame fiilinin masdarıdır. Haram kelimesinde masdar
olarak hürmet ve muhterem kelimeleri türetilmiştir. Bilindiği gibi insan,
yeryüzünde Allahû Teâla (cc)'nın halifesi olması hasebiyle, hürmet edilmesi
gereken bir varlıktır. İnsanı öldürmek veya haksız yere her hangi bir uzvuna
zarar vermek "haram"dır. Dolayısıyla muhterem; "zarar verilmesi
haram olan, saygı duyulması gereken" insan mânâsınadır.s İslâmî ıstılâhta:
"Kat'i nasslarla işlenilmesi yasaklanan fiillere haram denilir"
şeklinde tarif edilmiştir. Haramın sabit olması için, kat'i ve şüphesiz bir
delil şarttır. Zira Kur'ân-ı Kerîm'de: "Dillerinizin yalan yere
vasıflandıra geldiği şeyler için: `Şu helâldir bu haramdır demeyin. Çünkü (bu
suretle) Allah'a karşı yalan düzmüş olursunuz. Allah'a yalan düzenler ise,
şüphe yoktur ki, asla felâh bulamazlar."9 hükmü beyan buyurulmuştur. Hesap
gününü düşünen her mükellef; "helâl" ve "haram"
kelimelerini kulanırken, mutlaka delile dayanmak durumundadır.
Haram
olan fiiller liaynihi ve li-gayrihi olmak üzere ikiye ayrılırlar. İnsanların
can, mal, nesil, akıl ve din emniyetini tahrip eden füller li-aynihi haram
sınıfına girer: Adam öldürmek, eşkiyalık (yol kesme) ve hırsızlık yapmak şarap
içmek, domuz eti yemek zina etmek, mü'min ve muhsan kadınlara zina isnadında
bulunmak... Li gayrihi haram ise; bizzat haram olmadığı halde, bir başka saik
sebebiyle haram haline gelmektir. Mesela: Elma yemek haram değildir, helâldir.
Ancak bir başkasına ait bahçeden, sahibinin izini olmaksızın alınan elmayı
yemek haramdır.
Yeryüzünde
yaşayan bütün insanlar için "müşterek helâller" ve "müşterek
haramlar" vardır. Esasen bir şeyin helâl veya haram olarak
nitelendirilebilmesi için tek ölçü vahydir. Nitekim İbn-i Abidin: "Hiçbir
şey akıl ile haram olmaz. Yani bir şeyin haram olduğuna akıl hüküm veremez. Bir
şeyin haram olduğuna hüküm vermek ancak Allahû Teâlâ ya (cc) mahsustur (...)
Bir şeyin güzel veya çirkin olduğunu isbat eden şeriattır. Akıl ise, güzellik
ve çirkinliği idrak etmek için vasıtadır."1o diyerek önemli bir inceliği
gündeme getirmiştir.
Kur'ân-ı
Kerîm'de: "Ey iman edenler!.. Allah'ın size helâl ettiği temiz ve güzel
şeyleri (nefsinize) haram kılmayın. (Sakın) haddi aşmayın. Çünkü Allah haddi
aşanları sevmez." hükmü beyan buyurulmuştur. İbn-i Abbas (ra),
"haramı helâl etmek ne kadar tehlikeli ise, helâlin haram olduğunu söylemek
de aynıdır" demiştir. Esasen helâl ve haram hududlarını, hevâ ve
heveslerine göre tayin etmeye gayret edenlerle cihad etmek emredilmiştir.
"Kendilerine
kitap verilenlerden ne Allah'a ne ahiret gününe inanınayan, Allah'm ve
rasûlü'nün haram ettiği şeyleri haram tanımayan, İslâm dininini din olarak
kabul etmeyen kimselerle zelil ve hakir olup, kendi elleriyle cizye verecekleri
zamana kadar muharebe (savaş) edin."12
Dürri'l-Muhtâr'da,
"Cizye, mülhidlerin dediği gibi, müslümanlarm kâfirlerin küfrüne râzı olmaları
değildir. Bilâkis cizye, kâfirlerin küfürleri üzere kalmalarının cezasıdır.
İmânâ davet etmek için kâfirlere cizyesiz mühlet vermek caiz olduğu takdirde,
cizye ile mühlet vermek evveliyetle caizdir. Nitekim Allahû Teâla (cc)'nin
"Kâfirlere, zelil ve hakir olarak kendi elleriyle cizye verecekleri zamânâ
kadar onlarla muharebe ediniz" âyet-i kerimesi ve Peygamberi efendimizin
Hacer mecûsiIerinden, Necran hıristiyanlarından cizye alıp kendilerini dinleri
üzerinde bırakmaları da cizyenin caiz olduğunun delilidir."13 hükmü
kayıtlıdır.
İnsanlardan
bir zümrenin veya siyasî iktidarın "helâl" ve "haram"
hududlarını değiştirmesi sözkonusu olamaz. Eğer bu fiil tahakkuk eder ve diğer
insanlar râzı olurlarsa, Allahû Teâla (cc)'yı inkâr ederek yeni bir ilâha
(tâgûta) inanmış olurlar. Sünen-i Tirmizi de kayıtlı olan şu hadis-i şerif
meseleyi kavramamızı kolaylaştırmaktadır. Adiy b. Hatem (r.a)'den rivayet
edilen hadis şudur: "Henüz İslâm'a girmeden önce, Resûl-i Ekrem (sav)'in:
`Onlar Allah'ı bırakıp bilginlerini, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih'i ilâhlar
edindiler.' I4 âyetini okuduğunu işittim. Bunun üzerine: `Yâ Muhammed!.. Onlar,
bunlara ibadet etmediler' şeklinde itirazda bulundum. Bunun üzerine Resûl-i
Ekrem (sav); `Gerçi onlar bunlara ibadet etmiyorlardı. Fakat bunlar herhangi
bir şeyi onlara (helâl) kıldıkları vakit, onu helâl kabul ediyorlar veya
herhangi bir şeyi onlara (haram) kıldıkları vakit, onu haram kabul
ediyorlardı.' buyurdu."
Hevâ ve
heveslerini ilah edinen ve keyiflerine göre helâl ve haram sınırlarını tesbit
eden zümrelere itaat edenler büyük bir tehlike içerisindedirler. Nitekim
Kur'ân-ı Kerîm'de: "Üzerlerine Allah'ın ismi anılmadan boğazlananlardan
yemeyin. Çünkü bu muhakkak ki bir fısktır. Hakikaten şeytanlar sizinle mücadele
etmeleri için dostlarına (evliyalarına) mutlaka telkinde bulunurlar. Eğer,
onlara (müşriklere) itaat ederseniz, şüphesiz siz de müşriklerden
olursunuz."16 hükmü beyan buyurulmuştur. İmam-ı Kurtubî; "Müşrikler
müslümanlarla mücadele ederek şöyle derlerdi: `Size ne oluyor ki, Allah'ın
öldürdüğünü (eceliyle ölen, meyte) yemiyorsunuz, fakat bizzat sizin
öldürdüğünüzü (kestiğinizi) yiyorsunuz?' diyorlı... Mücadele, delil göstermek
sûretiyle ve kuvvetle bir sözü geri çevirmektir. Eğer onlara (müşriklere) meytenin
yenmesinin heâl kılınması hususunda itaat ederseniz, siz de onlardan
olursunuz."(17) diyerek, meselenin inceliğine işaret etmiştir. Allahû
Teâla (cc)'nın haram kıldığı bir şeyi, helâl kılma konusunda gayret sarfeden ve
delil ileri süren müşriklere itaat etmek, onlardan (müşriklerden) olmayı
beraberinde getirmektedir.
Şurası
unutulmamaladır ki; haram ve helâl hudutları, kat'i nasslarla tesbit edilen
sınırlardır. İnsanlardan bir zümre (bilginler, rahipler, şahlar, meclisler,
vs.) insanlardan aldıklarını iddia ettikleri hak ve yetkilerle, bu hudutları
değiştiremezler. Eğer de ğiştirnıeye kalkarlarsa, mü'minlere düşen vazife,
meşrû her türlü vasıta ile cihad etmektir.
KAYNAKLAR
(1)
Molla Hüsrev, Dürerû'l-Hükkam fi Şerhi'l Gûreri'I Ahkâm, İst. 1307, c. I, sh.
324; Feteva-ı Hindiyye, Beyrut,1400, c. II, sh. 272; Şerh-i Akaidi'l Kesteli,
İst.1973, S. Bilici Yay. sh.191.
(2)
el-Müfredat, İst.1986, Kahraman Yay sh.182.
(3)
İmam Fahrüddin-i Razi, Tefsir-i Kebir (Mefatihû'l Gayb), Ank.1989, c. IV,
sh.198
(4)
Tâhâ sûresi: 25-28.
(5)
İbrahim sûresi: 28
(6)
Tahrim Sûresi: 2.
(7)
Râğıb el-Isfahani,a.g.e., sh.164-165.
(8) Her
müslüman muhteremdir. İslam'a karşı savaşanların (harbîlerin) canlarına ve
mallarına karşı hürmet ortadan kalkar. Fûkaha; gasb fiilinin teşekkülü için
"malın mütekavvim ve muhterem olmasını" şart görmüştür. Meseleyi izah
ederken, harbîlerin malının muhterem olmadığını beyan etmiştir.
(9)
Nahl sûresi:116.
(10)
İbn-i Abidin, Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar, İst.1983, Şamil Yay, c.
VIII, sh. 212.
(11)
Maide sûresi: 87.
(12)
Tevbe sûresi: 29
(13)
İbn-i Abidin, a.g.e., c. VIII, sh. 482.
(14)
Tevbe sûresi: 31
(15)
Sünen-i Tirmizi, İst. 1401, K. Tefsirû'l Kur'ân: 10, (Türkçe Nüsha, İst. ty.
Yunus Emre Yay. c. V, sh. 206 Had. No: 3292).
(16)
En'âm sûresi:121.
(17)
İmam-ı Kurtubi, el-Camü li Ahkâmi'I-Kur'ân, Kahire 1967, c. VII, sh. 77-78.