HEVÂ
HEVES
Allahû
Teâla (cc) gerek kendi hukukunu gerek yaratmış olduğu canlıların hukukunu
muhafaza etmek üzere, insanlardan misak almıştır. Yeryüzündeki insanlık tarihi
tek bir ümmet dönemi ile başlamıştır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "İnsanlar
bir tek ümmetti. (Kimi iman etmek, kimi küfre sapmak sûretiyle ihtilafa
düştüler) Binaenaleyh Allah müjdeciler ve inzar ediciler olarak peygamberler
gönderdi ve onlar birlikte, insanların ihtilâfa düştükleri şeyler hakkında
aralarında hüküm vermek için, hak (ve gerçek kitaplar da indirdi. Kendilerine
apaçık deliller geldikten sonra, aralarında olan bağy'den (hasedlerinden ve
hevâlarından) dolayı ihtilâfa düşenler, o kitap verilenlerden başkası değildir.
İşte Allah (böylece iman edenleri, kendi iradesiyle hakkında ihtilafâ
düştükleri (meselelerde) hakka ulaştırdı. Allah kimi dilerse onu sırat-ı
müstakîme ulaştırır?"ı hükmü beyan buyurulmuştur. Fahrüddin-i Razi:
"Âyetle ilgili birkaç mesele vardır. Keffâl, `Ümmet, bir kısmı bir kısmına
uyan, aynı şey üzerinde ittifak eden bir topluluktur.'. Bu kelime el-i'timan
(uymak) masdarından alınmıştır." demiştir. Âyet, insanların bir tek ümmet
olduklarını gösterir. Fakat hak üzere mi, bâtıl üzere mi olduğuna delâlet
etmez. Bu hususta müfessirler ihtilâf ederek, şu üç görüşü söylemişlerdir. Birinci
görüş: "İnsanlar iman ve hak üzere olan, tek bir din üzere idiler."
Bu görüş, çoğu muhakkîk âlimin görüşüdür. Bunun böyle olduğuna şunlar delalet
eder: (a) Keffâl'in söylediği şu husus: `Bunun delili, bu ifadeden sonra
"Allah müjdeciler ve inzar ediciler olarak peygamberler gönderdi ve
onlarla birlikte, insanların ihtilafa düştükleri şeyler hakkında aralarında
hüküm vermek için, hak (ve gerçek) kitaplar da indirdi" âyetinin gelmiş
olmasıdır. Bu âyet, peygamberlerin ancak ihtilâf esnasında gönderilmediklerine
delâlet eder. Bu husus "insanlar ancak tek bir ümmet idiler de ihtilâfa
düştüler." (Yunus sûresi:l9) âyeti ile kuvvet bulur. Ve yine İbni Mes'ud
(r.a)'dan rivayet edilen şu kıraatı ile de mânâ kuvvet kâzanır(...) Fe
be'asellahu'n-nebiyyiyne cümlesinin başındaki "fe" harfi;
peygamberin, insanlar arasında ihtilâf çıkmasından sonra gönderilmelerini
gerektirir. Eğer insanlar, peygamber gelmeden önce küfür üzere tek bir ümmet
olsalardı, peygamberlerin onlar ihtilâfa düşmeden önce gönderilmeleri evlâ
olurdu. Çünkü peygamberler; insanların bir kısmı hak üzere, bir kısmı da bâtıl
üzere iken peygamber olarak gönderildiklerine göre bütün insanların bâtıl ve
küfür üzere oldukları bir sırada peygamber olarak gönderilmeleri daha evlâ
olur. Keffâl (r.a)'in söylediği bu görüş, bu hususta çok güzel bir
görüştür."2 diyerek meseleyi izah etmiştir.
Şurası
muhakkaktır ki; insanların "iman üzere, tek bir ümmet halinde iken"
ihtilâfa düşmelerinde, hevâlarına uymalarının büyük payı vardır.. Nitekim Hz.
Âdem (a.s)'m oğlu Kabil; hevâ ve hevesine uyarak kardeşi Habil'i öldürmüştür.
Ayet-i Kerime'de: "Nihayet nefsi, kardeşini öldürmeye (isteyerek) uymuş da
onu (Habil'i) öldürmüştü. Bu yüzden ziyana uğrayanlardan olmuştu"3 hükmü
beyan buyurulmuş ve nefsin hevâsına dikkat çekilmiştir. Bu girişten sonra
"hevâ" kelimesi üzerinde duralım.
Hevâ
kelimesi: He-Ve-Ye fül kökünden gelir, masdar şekilleri "Hüviyyen,
hevyanen, heven"dir. Lûgatta: "Yukarıdan, şahinin inişi gibi hızla
süzülüp inmek, fırlamak, düşmek, mahvolmak ve rüzgâr gibi esmek, batmak ve kabm
boş olması" gibi mânâlara gelir. Ayrıca gökle yer arasmdaki iklime de
"hava" denilmiştir. Hüviyye; yüksek bir yerden aşağıya düşmek
mânâsınadır. Kur'ân-ı Kerîm'de "Kıyamet gününün dehşet ve azameti tasvir
olunurken: Amma kimin de tartıları hafif gelirse, artık onun anası hâviye
(uçurum) dir (fe ümmühü haviye). Onun mahiyetini sana bildiren nedir? (O)
Harareti müthiş bir ateştir." buyurulmuştur. Korkunç bir uçuruma
fırlatılan ve mahvolan insanın dramı haber verilmiştir. "Fe ümmühü
haviye" nin mahiyeti; müstekbirlerin ve müşriklerin (anne kucağına gider
gibi) cehennem çukuruna gidecekleridir. Hevâ; "değersiz, neticesiz ve boş
kuruntular" mânâsına da gelir. Kur'ân-ı Kerîm'de bu mahiyette de
kullanılmıştır.5
İslâmî
ıstılâhta; "nefsin şehvetlere eğilimi, keyfe ve rahata düşkünlüğü ve
(vahyi hafife alarak) diline geldiği gibi konuşması" hevâya tâbi olmak,
şeklinde ifade edilmiştir. Genel olarak insanlar yeryüzünde; ya vahye ve ilme
tâbi olurlar, veya hevâ ve hevese!.. Şimdi her iki hâli, delilleriyle birlikte
gündeme getirelim:
Resûl-i
Ekrem (sav)'in; hevâ ve hevesine göre söz söylemediği ve mutlaka kendisine
vahyedileni tebliğ ettiği sabittir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "Ve o
(rasûl) kendi hevâsından söz söylemez (ve mâ yentıkû ani'l-hevâ). O (Kur'ân ve
din hususundaki emirleri) ilkâ edile gelen vahiyden başka bir şey
değildir."6 hükmü beyan buyurulmuştur. Yine bir başka âyet-i kerimede:
"(Ve şu emri indirdik) Aralarında Allah'ın indirdiği (vahy) ile hükmet!..
Onların hevâlarına (ehvâ-ehum) uyma!"(7) emri verilmiştir. Dikkat
edilirse; vahiyle hükmetmek emredilirken, hevâya uymamak noktasında uyarı
sözkonusudur. Devlet yönetimi ve insanlar arasındaki diğer meselelerde de vahye
tâbi olunması, hassaten belirtilmiştir. Nitekim: "Ey Davud!.. Biz seni yeryüzüne
halife yaptık!. O halde insanlar arasında hak ve adâletle hükmet (Sakın) hevâ
ve hevesine tâbi olma ki (lâ tettebi'ıl-hevâ), bu seni Allah yolundan saptırır.
Hesap gününü unuttukları için, Allah yolundan sapanlara (hevâ ve heveslerine
tâbi olanlar) çetin bir azab vardır."(8) âyetinde, bu husus sarihtir.
Müşriklerin
ve kâfirlerin temel vasıfları ise,hevâlarına ve zanlarına tâbi olmalarıdır.
Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "Bu (putlar) sizin ve atalarınızın taktığınız
adlardan başkası değildir. Allah onlara hiç bir hüccet indirmedi. Onlar,
kuruntudan ve nefislerinin arzu ettiği hevâdan başkasına tâbi
olmuyorlar..."9 hükmü beyan buyurulmuştu. Hevâ ve heveslerine tâbi
olanlar; belirli bir süre sonra, ifrata giderek, hevâlarını ilâh haline
getirebiliyorlar. Herşeyin kendilerine boyun eğmesini ve keyiflerinin tatminini
arzuluyorlar. Kur'ân-ı Kerîm'de; "Gördün mü o hevâ ve hevesini ilâh edinen
kimseyi (eraeyte minettehaze ilâhehû hevâh)? Şimdi sen onun üzerine vekil
(bekçi) mi olacaksın? Yoksa onların çoğunu hakikaten (söz) dinlerler, yahud
akıllanırlar ı sanıyorsun? Onlar, başka değil, dört ayaklı hayvanlar
gibidirler. Belki yol itibariyle daha sapıktırlar."1o buyurulmuş ve
onların sıfatı izah edilmiştir.
Hevâlarını
ilâh edinen kimselerin çoğunlukta olduğu ülkelerde; fesad, fuhuş, bağy ve fitne
alabildiğine yükselir. Zulmün, haksızlığın ve işkencenin her çeşidi gündeme
girer. Bu manzara ile karşılaşan ve hesap gününü düşünen mü'minlerin, hevâsını
ilâh edinenlere karşı mücadele etmeleri farzdır. Eğer güçleri yetmiyorsâ (ve
cemaat halinde iseler) hicret ibadetini düşünmelidirler. Çünkü hevâlarını ilâh
edinen kimselere itaat etmek; imtihanın mahiyetini kavrayamayanların
yapabileceği bir ameldir. Hesap gününü düşünen mü'minler, vahye ve ilme tabi
olarak yaşamak ve imtihanı kazanmak gayretindedirler.
KAYNAKLAR
(1)
Bakara sûresi: 213.
(2)
Fahrüddin-i Razi, Mefatihû'l Gayb (Tefsir-i Kehir), Ank.1989, Akçağ Yay. c. V.
sh. 59.
(3)
Maide sûresi: 30 (4) Karia sûresi: 8-11.
(5)
Bkz. Râğıb el-Isfahanî, el-Müfredat fi Garibi'I Kur'ân, İst.1986, Kahraman Yay,
sh.196-797.
(6)
Necm sûresi: 3-4.
(7)
Maide sûresi: 49.
(8)
Saad sûresi: 26
(9)
Necm sûresi: 23
(10)
Furkan sûresi: 43.