HİCRET
Bir
müslümanın temel hedefi Allahû Teâla (cc)'ya ihlâsla ibadet edebilmek. Ruhlar
âleminde gerçekleşen misaka ve o misakın tabii sonucu olan emânete, hakkı ile
riayet edebildiği müddetçe, yeryüzünün neresinde olursa olsun yaşayabilir.
Elbette hangi halde bulunursa bulunsun, insanları, Allahû Teâla (cc)'nın dinine
davet etmeye devam edecektir. Herhangi bir devlet, müslümanların ibadet
etmelerine karışmaz ve tebliğ hususundaki gayretlerini sınırlamazsa mesele
yoktur. Ancak bütün bunları kanunla yasaklar ve ibadet ettikleri için
müslümanlara zulüm ederse, durum ne olacaktır? Bu suale cevap verebilmek için
hicret kavramını açıklamak durumundayız.
Hecr
veya hecran; insanın başkasından (bedenen, kalben veya dille) ayrılması
demektir. Hicret; ayrılma, terketme ve göç etme mânâlarına gelir. Seyyid Şerif
Cürcanî: "Küfür ahkâmının tatbik edildiği beldeden, dânî'l-İslâm'a intikâl
etmeye hicret denilir." Tarifini esas almıştır. Râğıb el-İsf_ahanî,
Müfredat isimli eserinde şu noktalar üzerinde durur: "Hecr veya hicran;
insanın başkasından ayrılmasıdır. Bu bedenle, kalple veya dille olabilir.
Allahû Teâla (cc): "Şerlerinden, serkeşliklerinden yıldığınız kadınlara
gelince; onlara öğüt verin (vazgeçmezlerse), kendilerini yataklarında yalnız
bırakın (vehcürûhunne)" buyurmuştur. Burada kullanılan vehcürûhunne ifadesi,
onlara yaklaşmamaktan kinayedir. Furkan sûresindeki "Peygamber dedi ki:
`Ey Rabbim! Kavmim hakikat şu Kur'ân'ı metrûk (mehcûr) bir şey
edindiler."2 mealindeki âyette, kalp ile hecr veya hem kalp, hem lisan ile
hecr sözkonusudur. "Onlardan güzel bir şekilde ayrıl."3 mealindeki
âyette, üç türlü hecr (ayrılma) muhtemeldir. Bununla beraber; müşriklere iyi
davranmakla birlikte mümkün olursa her üç şekilde de (beden, kalp ve dil)
ayrılmanın (hecr etmenin) yollarını aramaya davet edilmektedir. "Uzun bir
müddet benden ayrıl (vehcurni), git!"4 mealindeki ayette de böyledir.
"Âzâb(a götürecek şeyleri) terket (fehcûr)!"5 Burada da bütün
şekilleriyle ayrı kalmaya teşvik vardır. Muhaceret, başkasıyla ilişkiyi kesip,
onu terketmektir (...) Denildi ki; şehvetlerden, kötü huylardan ve günahlardan
uzaklaşmak, olanları terk ve reddetmek de, hicretin gereğidir.'(6)
Hz.
Âdem (a.s) ile başlayan tevhid mücadelesi; tâgûtî güçlerin zulmü sebebiyle,
hicret eden muttaki insanların ızdırabını gündeme getirmiştir. Kâfirler ve
müstekbirler daima zorbalığa başvurmuşlar. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de; Hz. Şuayb
(a.s)'ın kıssası beyan edilirken, kavminin önde gelen (mele) müstekbirlerinin
teklifi haber verilmiştir: "Onun (Şuayb'ın) kavminden iman etmeyi
kibirlerine yediremeyen kodamanlar (devlet adamları) şöyle dedi: `Ey Şuayb,
seni ve beraberindeki iman edenleri ya muhakkak memleketimizden çıkaracağız, ya
mutlaka bizim dinimize (küfre ve şirke) döneceksiniz! O (Şuayb): `Ya istemesek
de mi? dedi."(7)
Hz.
Musa (a.s)'ın kıssasında da kâfirlerin ne derece zorba olduğu açıklanmaktadır.
Nitekim Fir'avun, Hz. Musa (a.s)'ya hitaben: "Yemin ederim ki; eğer benden
başka bir ilâh edinirsen, seni muhakkak ve muhakkak zindana atılanlardan
ederim.'s tehdidinde bulunmuştur. Esasen bütün tâgûtî iktidarlarda, Fir'avun
kompleksini tesbit etmek mümkündür. Tarih boyunca, birçok peygamber ve muttaki
mü'min, sadece ve sadece Allahû Teâla (cc)'ya ibadet edebilmek için hicret
etmişlerdir. Şimdi bu konu üzerinde kısaca duralım:
1. Hz.
İbrahim'in Hicreti:
Heykelperest
bir kavme, İslâm'ı tebliğ etmeye gayret eden Hz. İbrahim (a.s) birçok işkenceye
uğramıştır. Sabırla ve metanetle yürüttüğü nübüvvet görevinin sonucu, hicretle
noktalanmıştır. Şimdi hicret etmeden önceki son durumu Kur'ân-ı Kerîm'den
öğrenelim:
"...
Bundan dolayı kavminin cevabı: `Öldürün onu, yahut yakın onu! demelerinden
başka (bir şey) olmadı. Allah da onu (İbrahim'i) ateşten kurtardı. Şüphe yok ki
bunda iman edecek zümreler için herhalde ibretler vardır. De ki: `Siz dünya
hayatında birbirinizle (müşriklik hususunda) dost olduğunuz için Allah'ı
bırakıp ancak heykellere tutundunuz. (Fakat) bilâhare kıyamet gününde kiminiz
kiminize küfür, kiminiz kiminize lânet edecektir. Barınacağınız yer ise
ateştir. Sizin (o vakit) hiçbir yardımcınız da yoktur. Bunun üzerine kendisine
Lût iman etti. (İbrahim) dedi ki: `Hakikat ben Rabbime hicret edeceğim. Şüphe
yok ki mutlak ve galib, tam hüküm ve hikmet sahibi O'dur."9
Böylece
Kur'ân-ı Kerîm; Hz. İbrahim (a.s)'ın dini yaymak gayesiyle, kavminden
uzaklaşmaya karar verdiğini bildirmektedir.
2.
Ashab-ı Kehfin Hicreti:
Kâfir
ve zâlim bir yönetime itaat etmekten hayâ ederek, bir mağaraya hicret eden
Ashab-ı Kehf nasıl unutulabilir? Allahû Teâla (cc) onlardan râzı olmuş ve
Kur'ân-ı Kerîm'de "genç yiğitler" olarak taltif etmiştir. Kıyamete
kadar hayırla anılacaklardır. Şimdi kısaca onların kıssasını nakledelim:
"(Şimdi)
Sana onların kıssalarını (hakiki bir şekilde) anlatalım: Hakikat onlar
Rablerine iman eden genç yiğitlerdi. Biz de onların hidâyetini artırmıştık!. Ve
(kâfir hükümdarın karşısına dikilip) de: `Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin
Rabbidir. Biz ondan başkasına Allah demeyiz. (Eğer dersek) o zaman andolsun ki,
hakikatten uzaklaşmış oluruz. Şunlar, şu bizim kavmimiz O'ndan (Allahû Teâlâ
dan) başkasını ilâhlar edindiler. Bunların üzerine bari, açık bir bürhan
getirselerdi ya!.. Artık Allah'a karşı yalan yere iftira edenlerden daha zâlim
(daha kâfir) kimdir?' dedikleri zaman onların kalplerini (sabır ve sebat ile
tamamen hakka) bağlamıştık. (Orılar birbirlerine şöyle demişlerdi) Madem ki biz
onlardan ve Allah'dan başka tapmakta olduklarından ayrıldık (hicret ettik), o
halde mağaraya çekilelim ki, Rabbimiz bize rahmetinden genişlik versin,
işimizde de faide hazırlasın." 1 Böylece onlar (Ashab-ı Kehf); tâgûtî bir
iktidarın yönetimi altında yaşayıp, imanlarını gizlemekten haya etmişler ve
mağarada İslâm'ı yaşamaya çalışmışlardır. Kâfirlerden ve zâlimlerden uzaklaşan
(hicret eden) Ashab-ı Kehf'in, İslâm'ı yaşama hususunda gösterdiği gayreti
takdir etmemek mümkün müdür? Güçlerini (ve sayılarını) bahane ederek tâgûtî
yönetimlere boyun eğen, cihadı ve hicreti unutan insanların, Ashab-ı Kehfi
hatırlaması kolay değildir.
Tâgûtî
iktidarların baskısı ve çevre şartları sebebiyle, İslâmî bir hayat yaşayamayan
her mükellef, mutlaka hicret etmek mecburiyetindedir. Ayrıca müslümanların;
kâfirlerin ordularına katılmaya ve küfrün güçlenmesi için savaşmaya mecbur
edildikleri durumlarda, mutlaka hicret etmeleri gerekir. Nitekim Kur'ân-ı
Kerîm'de, müslüman oldukları ve hicrete güçleri yettiği halde bu ibadeti
terkedenler uyarılmışlardır.
"Öz
nefislerinin zâlimleri olarak canlarını alacağı kimselere melekler derler ki:
`Ne işte idiniz? (İslâm için ne yapıyordunuz?)' Onlar: `Biz yeryüzünde
(İslâm'ın emirlerini tatbikten) âcizlerdik' derler. Melekler de: `Peki!..
Allah'ın arzı (yeryüzü) geniş değil miydi? Siz de oradan (İslâmî bir hayat
yaşayamadığınız yerden) hicret edeydiniz ya!' derler. İşte onların durağı
(varacağı yer) cehennemdir. O ne kötü bir yerdir. Erkeklerden, kadınlardan,
çocuklardan zaaf ve acz içerisinde bırakılıp da, hiçbir çareye gücü yetmeyen ve
(hicrete) bir yol bulamayanlar müstesnadır. Zira onlar (acz ve zaaf içerisinde
olanlar) Allah'ın affedeceğini umabilirler?"2
Mekke'de,
müslüman oldukları halde (hicret etmeye imkânları da varken) "imanlarını
gizleyen ve İslâm'ın emirlerini edâ edemeyen" kimseler hakkında inen bu
ayet, hicretin önemini bildirmektedir. Şimdi konuya değişik bir açıdan bakalım:
"Hicret ibadetinin edâ edilebilmesi için kâmil mânâda bir dârû'l-İslâm'ın
bulunması şarttır" diyerek kendilerini ma'zur görenler haklı mıdırlar?
Bilindiği gibi sahabe-i kiram'ın ilk hicret ettiği ülke Habeşistan'dır. İmam-ı
Serahsi "Mekke'yi" şu şekilde tarif etmektedir: "O dönemde
Mekke; şirk ahkâmının tatbik edildiği bir dâru’ş şirk idi."13 Malûm olduğu
üzere; birinci ve ikinci Habeşistan hicretinin edâ edildiği dönemde, yeryüzünde
dâru'l-İslâm vasfına haiz bir belde yoktur. Dolayısıyla "hicret ibadetini
edâ edebilmek için, kâmil mânâda bir dâru'l İslâm'ın bulunması şarttır"
iddiası tutarlı değildir. Nitekim Hafız İbn-i Hacer el-Askalanî ye göre, hicret
iki çeşittir. Birincisi: İşkence ve korku diyarından, güven diyarına hicret!..
Tıpkı Habeşistan'a ve Resûl-i Ekrem (sav)'in hicretinden önce Mekke'den
Medine'ye yapılan hicret gibi!.. İkincisi: Küfür diyarından İslâm diyarına
hicret. Bunun misali ise şudur: Peygamber efendimizin (sav) Medine'ye hicret
ederek İslâm devletini kurduktan sonra yapılan hicret... Ancak Mekke
fethedildikten sonra Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Fetihden sonra hicret yoktur.
Ancak cihad ve niyet vardır."ı4 emri gereğince; Mekke-Medine arasındaki
hicreti kaldırmıştır. Fûkaha, hadiste geçen fetihden maksadın, Mekke'nin fethi
olduğunda müttefiktir. Abdullah İbn-i Ömer (r.a): "Yeryüzünde küfür diyarı
var olup, kâfirlerle savaş sürdüğü müddetçe, hicret devam edecektir. Zira
Resûl-i Ekrem (sav) `Düşmanla cihad devam ettiği müddetçe, hicret devam
edecektir' buyurmuştur. Bu hadise göre; hicretin farz olduğu küfür diyarı,
(müslümanlarla) savaşın devam ettiği beldedir. Küfür diyarındaki müslüman;
baskı ve zulüm altında tutulur, dinini açığa vuramaz ve (küfrün orduları
safında) savaşa götürülür" diyerek, hicretin hangi hâlde farz olduğunu
izah etmiştir.
Savaş
sözkonusu olmadığı ve İslâmî hükümleri edâ edebildiği müddetçe, hicret ibadeti
farz olmaz. Mükellefin durumuna göre müstehap veya mübah olabilir.
Sonuç
olarak: Kelime-i Şehadeti ikrar ve tasdik eden her mükellef, Allahû Teâla
(cc)'nın kitabında ve Resûl-i Ekrem (sav)'in sünnetinde yer alan her hükmün
"Mutlak Hakikat" olduğunu tasdik etmiştir. Hakikate göre amel etmek
ve bâtılı terketmek farzdır. Tâgûtî iktidarların hâkim, müslümanların mahkûm
durumunda olduğu beldelerde; İslâm cemaatinin kurulması şarttır. Müslüman ya
İslâmî devletin, ya da İslâmî cemaatin içerisinde ibadetlerini hakkı ile edâ
edebilir. Bu iki halin dışında, üçüncü bir hâli gündeme getirmek mümkün
değildir.
KAYNAKLAR
(1)
Seyyid Şerif Cürcanî, et-Ta'rifat, İstanbul ty, Kaynak Yay., sh. 256.
(2)
Furkan süresi: 30.
(3)
Müzzemmil sûresi:10
(4)
Meryem sûresi: 47.
(5)
Müddessir sûresi: 5.
(6)
Râğıb el-Isfahani, el-Müfredat fi Garibi'l-Kur'ân, İst.,1986, Kahraman Yay.,
sh. 782.
(7)
A'raf sûresi: 29
(8) Şuara
sûresi: 29.
(9)
Ankebût sûresi: 24-26.
(10)
İbn-i Kesir, Tefsirû'l Kur'an'il-Aziym, Beyrut 1986, c. III, sh. 410
(11)
Kehf sûresi: İ3-16.
(12)
Nisa sûresi: 97-99.
(13)
İmam-ı Serahsî, el-Mebsut, Beyrut: ty., c. XIV, sh. 57.
(14)
Sahih-i Buharî, Sahih-i Müslim, Sürıeni-i Tirmizî ve Sünen-i Nesaî.