HUDUD
Önce
kelime üzerinde duralım. Hudud, hadd kelimesinin çoğuludur ve Arapça'dır.
İmam-ı Merginani: "Hadd in lûgat mânâsı men etmektir. Kapıcılara haddad
denilmesinin sebebi de budur. Şer'i şerifte ise; Allahû Teâla (cc)'nın kendi
hukuku ile ilgili olarak takdir buyurduğu bir ûkubattır, cezadır" şeklinde
tarif etmektedir. Hadd kelimesi aynı zamanda "esirgemek" mânâsına da
gelir. Çünkü Allahû Teâla (cc) kullarını zarara uğradıkları şeylerden bunlarla
korumuş, esirgemiştir. İbn-i Abidin: "Hadd ler nesebi (nesil emniyetini),
malları, akılları, haysiyet ve namusu koruma gibi maslahat ve menfaati bütün
beşeriyete ait olduğu için meşrû kılınmıştır. Bu kelime haddlerin asıl
hükümlerini beyandır ki, insanların zarar görecekleri şeylerden men olup İslâm
beldelerinin fesad ve fitneden korunmasıdır. Fethû' l-Kadir'de zikredilmiştir
ki, gerçek olan bazı meşayıhın dedikleridir. Şöyle ki; hadd'ler zararları bütün
beşeriyete dokunan birtakım fena hareketlerden insanları alıkoyar. Bunlar
suçlular hakkında da birer ibret ve uyanma vesilesi teşkil eder ve ammenin
menfaatlerini tazannum bulunur."3 hükmünü zikretmektedir.
Kur'ân-ı
Kerîm'de, Allahû Teâla (cc)'nın hududlarma riayet hususunda bütün insanlar
uyarılmıştır. Bu ayet-i kerimelerdeki "Allahû Teâla (cc)'nın
hududları" kavramı, şer'î ceza manâsında değil, koyduğu hükümler
manâsınadır. Yani hem şer'î cezaları, hem de bütün diğer hükümleri içine alır.
Şimdi bunlardan bir kısmını zikredelim:
"İşte
bunlar Allahû Teâla (cc)'nın hududlarıdır. Kim Allah'a ve Resûlü'ne itaat
ederse, (Allah) onu altından ırmaklar akan cennetlere sokar ki, onlar orada
ebedi kalıcıdırlar. Bu en büyük saadettir."
"Kim
de Allah'a ve Resûlüne isyan eder, Allahû Teâla (cc)'nın hududlarını çiğneyip
geçerse onu da, içinde daim kalıcı olarak ateşe koyar. Onun için hor ve hakîr
edici bir âzâb vardır."5
"...Bu
Allahû Teâla (cc)'nın hududlarıdır. Sakın onlara (çiğneyip geçme hususunda)
yaklaşmayın. İşte Allah âyetlerini böylece insanlara açıklar. Ta ki
korunsunlar."6·
"
...Kim Allahû Teâla (cc)'nın hududlarını (çiğneyip) aşarsa, muhakkak ki kendisine
yazık etmiş olur."
Allahû
Teâla (cc)'nın indirdiği hükümlerin tamamı şer'î hududlardır. Dolayısıyle bütün
emir ve nehiylere emanet ismi verilmiştir. Kim Allahû Teâla (cc)'nın koyduğu
hududları tahrip ederse, emanete ihanet etmiş olur. Günümüzde Allahû Teâla
(cc)'nın koyduğu hududları çirkin görüp, kendi hevâ ve heveslerine göre
hududlar çizmeye çalışan siyasî güçler mevcuttur. Bunlar tıpkı Fir'avun gibi
"ilâhlığa" özenmektedirler. Kim bunların çizdiği hududları meşrû
sayarsa, kelime-i tevhidin mahiyetini inkâr etmiş olur. Şimdi Allahû Teâla
(cc)'nın çizmiş olduğu hududlara riyayet etmenin önemi üzerinde duralım:
Resûl-i
Ekrem (sav)'in: "Yeryüzünde tatbik edilen bir hadd cezası, yeryüzü halkı
için otuz sabah yağmuru yağmasından daha hayırlıdır."s buyurduğu
bilinmektedir. Esasen bir beldede hadd cezalarının tatbiki, o beldedeki
insanların Allahû Teâla (cc)'nın hukukuna riayet ettiklerinin en büyük
isbatıdır. Fûkaha "haddlerin ikame ve hükümlerin infaz edildiği yerlere
mısr (şehir) denir" tarifinde müttefiktir. Mü'minler, aralarında cereyan
edecek her türlü ihtilafı Allahû Teâla (cc)'nın indirdiği hükümlere göre çözmek
zorundadırlar. Yani her halûkârda şer'î hududları muhafaza etmek farzdır.
Kâfirlerin istilasına uğradıkları zamanlarda bile, içlerinden derhal bir vali
(velayet yetkisi olan kimse, emîr) ve bir kadı nasbetmeleri hepsinin üzerine
vaciptir.9 Nitekim İmam-ı Kasanî; şer'i şerife göre hükme bağlanmayan hiçbir
kaza (mahkeme), kaza hükmünde değildir"ıo hükmünü zikreder.
Önemli
konulardan birisi de, hadd î gerektiren herhangi bir suçu işleyen mü'minin
durumudur. Meselenin daha iyi kavranabilmesi için birkaç misal verelim. Resûl-i
Ekrem (sav)'in döneminde, evli bir müslüman zina ettiğini `ikrar' ediyor. Tabii
ki `recm' cezası tatbik edilecek, zira haddlerde, mevkii ve makamı ne olursa
olsun hiç kimsenin af ve şefaat yetkisi yoktur. Mutlaka tatbik edilmesi
farzdır. Recm cezası tatbik edildikten sonra, iki sahabe kendi aralarında
konuşurlarken: "Köpek gibi taşladıklarından" söz ediyorlar. Resûl-i
Ekrem (sav) bu konuşmaya şahid oluyor ve üzülerek susuyor. Bir müddet sonra
davul gibi şişmiş ve kokmuş bir eşek leşine rastlıyorlar. Resûl-i Ekrem (sav)
çevresinde bulunanlara: "Filân ve fûlan şahısları çağırın" emrini
veriyor. O iki şahıs yanına gelince: "Derhal ininiz ve şu eşek leşinden
yiyiniz!" buyuruyor. O iki sahabe tereddütle; "Ey Allah'ın Rasûlü, bu
leşi kim yer?" diye soruyorlar. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (sav):
"Sizin biraz evvel kardeşinizin aleyhinde yaptığınız dedikodu, şu pis leşi
yemekten daha çirkindir. Yemin ederim ki, cezasını çeken o suçlu kişi, şimdi
cennetin nehirlerinde yüzmektedir." buyuruyorlar. İşte Allahû Teâla
(cc)'nın hududlarına kendi rızası ile teslim olmanın mukâfaatı!.. Yine şarab
içtiği için hadd-i şürb cezasına çarptırılan bir sahabenin aleyhinde konuşan ve
ona hakaret edenlere hitaben Resûl-i Ekrem (sav): "O müslümana hakaret ve
lânet etmeyiniz. Vallahi bildiğim o kimsenin Allahû Teâla (cc)'yı ve Resûlü'nü
çok sevdiğidir"15 buyurarak suçlunun kat'iyyen tahkîr olunmayacağını ihtar
ediyor.
Sonuç
olarak "hududlar" Allahû Teâla (cc) nın hukukudur. Kendi hak ve
hukukları için, ölümü bile göze alan kimseler, hududların mahiyetini iyi
tefekkür etmelidirler. Ayrıca Allahû Teâla (cc)'nın hududlarını tahrip eden
tâgûtî güçlere karşı cihad etmenin farz-ı ayn olduğu asla unutulmamalıdır.
Hadlerin ikame ve hükümlerini infaz edilmediği her belde mü'min için
tehlikelidir. Çünkü zaruriyyat mertebesindeki emniyetler, ancak haddlerin
ikamesi ile sağlanır.
KAYNAKLAR
(1)
İmam-ı Merginanî, e1-Hidaye, Şerhu Bidayetü'l Mübtedi, Kahire:1965 c. II, sh.
94.
(2)
Abdi'l Latif ez-Zebidi, Teerid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, Ank.1975 (3. bsm.)
c. XII, sh. 250.
(3)
İbn-i Abidin, Reddü'l-Muhtar Ale'd-Dürri'I-Muhtar, Kahire 1972, c. III, sh.140
(Türkçe Nüsha, İst:1983 Şamil Yay., c. VIII, sh. 162.)
(4)
Nisâ sûresi:13.
(5)
Nisa sûresi:14.
(6)
Bakara sûresi:187.
(7)
Tevbe sûresi:1
(8)
Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, İst. 1401, Çağrı Yay. c. II, s. 402. Aynca aynı
mahiyette diğer bir rivayet için bkz., Sünen-i İbn-i Mace, İst. 1401. Çağn Yay.
c. II, sh. 848 Had. No: 2537-2538.
(9)
İbn-i Nüceym, el-Bahrû'r-Raik, Kahire 1311, c. VI, sh. 298.
(10)
İmam-ı Kasani, el-Bedaifı's-Senai fı Tertibi'ş-Şerai, Beyrut, 1974 (2. bsm.) c.
VIII sh.142.
(11)
İmam-ı Serahsî, el-Mebsut, Beyrut: ty., c. IX sh. 36. Ayrıca İbn-i Hümam,
Fethû'l Kadir, Beyrut 1316, c. IV, sh.113.
(12)
Sünen-i Ebû Davud, İstanbul 1401. Çağrı Yay., c. IV, sh. 580-581 Had. No: 4428.
(13)
Sahih-i Buhari, İstanbul 1401, Çağrı Yay., c. VIII, sh.14, K. Hudud: 5.