HÜKÜM
Allahû
Teâla (cc)'nın kanunlarında herhangi bir değişiklik olmaz. İslâm ûleması buna
sünnetûllah veya âdetûllah adını vermiştir. İnsan anne rahminden, hiçbir şey
bilmediği halde dünyaya gelir. İlk yılları tam bir zaaf içerisindedir. Annesi
onu sevgi ve merhametle bağrına basar, korur ve büyütür. Çocuk bülûğa erdikten
sonra güçlenir ve belli bir meslek sahibi olur. Nihayet belli bir süre sonra
evlenir. Eğer Allahû Teâla (cc) imtihan için ona çoluk çocuk verirse, o da bir
anne veya baba olur. Derken ihtiyarlık gelip çatar... Bu sünnetûllah; Hz. Âdem
(as)'dan beri hep böyle devam etmektedir. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de:
"Allah sizi bir zaaftan yaratan, sonra diğer bir zaaf ardından kuvvet
veren, sonra kuvvetin ardından da yine zaafa (ve ihtiyarlığa) getirendir. Allah
ne dilerse yaratır"ı buyurulmuştur. Dikkat edilirse, insanın geçirdiği
devreler, kuvvet ve zaaf dönemleri sarih olarak ortaya konulmuştur 2 Bilindiği
gibi insanlar, yaratılış itibariyle birbirine bağımlıdırlar. Dolayısıyla
cemiyet halinde yaşamak durumundadırlar. Cemiyetin düzeni ise, bir takım
emirlerin ve hükümlerin çevresinde teşekkül eder. Bu noktada karşımıza:
"Hüküm nedir? Hükmetme hakkı kime aittir?" gibi sualler çıkacaktır.
Şimdi bu konuyu ele alalım.
Hukm Arapça
bir kelime olup Ha-Ke-Me fiilinden mastardır. Lûgatta; karar vermek, birşeyi
diğer bir şeye ispat veya nefy sûretiyle isnat etme, güç ve tahakküm gibi
mânâlara gelir. Araplar atı gemlemeye de hukm demişlerdir. Dolayısıyla
"zaptu rapt altına alıp, terbiye etme, boyun eğdirme" mânâsı
sözkonusudur. Hâkim, mahkeme ve hakem gibi, günümüzde sık sık kullanılan
kelimeler, aynı kökten gelir.3
"Hüküm
sahibi" denildiği zaman, Türkçe'de kullanıldığı şekliyle, "hâkimiyet
ve egemenlik" kelimeleri gündeme girer.
"Hâkimiyet
kayıtsız ve şartsız ulusundur"(!) sloganında; yönetme ve hüküm koyma
hakkının kime ait olduğu noktasında bir tercih vardır. Bu tercih "ulusun
gücünün üstünde, hiçbir gücün olmadığını" iddia ve ifade eder. (Lâ
ilâhe!.)
İslâmî
ıstılâhta; "mükellefin fillerine iktiza (talep, tağyir veya tavsiye
yoluyla taalluk) eden hitab-ı ilâhinin eserine hüküm denilir" şeklinde
tarif edilmiştir. Çoğulu ahkâmdır.
Kur'ân-ı
Kerîm'de, Resûl-i Ekrem (sav)'e hitaben: "(Ve şu emri indirdik) İnsanlar
arasında, Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmet!. Sakın onların (insanların)
hevâ ve heveslerine uyma."4 emri verilmiştir. Dolayısıyla hiç kimsenin,
Allah'ın indirdiği hükümlere mukabil olmak ve hükümlerin yerine geçmek üzere
hüküm icad etme hakkı yoktur. İnsanların hevâ ve heveslerinden kaynaklanan
hükümlere cahiliyye hükmü denilmiştir. Kelime-i şahadeti ikrar ve tasdik eden
bir kimse, kayıtsız ve şartsız olarak, Allahû Teâla (cc)'nın ve Resûl-i Ekrem
(sav)'in hükümlerine tâbi olmuştur. Nitekim bir âyet-i kerimede: "Aralarında
hüküm verilmek üzere Allah'a ve Rasûlü'ne çağrıldıkları zaman, iman edenlerin
sözü âncak `işittik ve itaat ettik demeleridir. İşte asıl muradına erenler
bunlardır."5 buyurulmuştur. Esasen arzularını İslâm'a tâbi kılmayan
kimselerin imam iddiaları bir vehimden ibarettir. Zira Resûl-i Ekrem (sav)'in:
"Nefsim yed-i kudretinde olan Allahû Teâla (cc)'ya yemin olsun ki,
arzusunu İslâm'a tâbi kılmayan kimse iman etmiş olmaz."6 buyurduğu
sabittir.
Şimdi
konuya değişik bir açıdan bakalım. Kur'ân-ı Kerim'de "Dinde zorlama
(ikrah) yoktur. Hakikat iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır. Artık kim
tâgût'u tanımayıp da A1lah'a iman ederse, o muhakkak kopması mümkün olmayan en
sağlam kulpa yapışmıştır. Allah, hakkı ile işitici ve her şeyi kemaliyle
bilicidir."7 hükmü beyan buyurulmuştur. Dolayısıyla insan için iki yol
mevcuttur. Birincisi: Allahû Teâla (cc)'ya iman etmek ve hayatını İslâmî
hükümlere göre düzene koymak. İkincisi: Tâgût'a kalben teslim olup, hevâ ve
heveslerine göre yaşamak!.. Bu iki yolun dışında, üçüncü bir yoldan söz etmek
mümkün değildir. Tâgût kelimesi; tuğyan etmek (azgınlaşarak isyan etmek)
mânâsınadır. Kendisi için tayin edilmiş olan sınırın dışına taşan her şey
tâgûttur. İslâmî ıstılâhta; Allahû Teâla (cc) indirdiği hükümlere mukabil olmak
ve onların yerine geçmek üzere hüküm icad eden her güçe tâgût ismi verilmiştir.
İmaın-ı Kurtubi: "Tâgût kelimesi; tâğa yetgû kökünden müennes olarak
türetilmiştir. Haddi aşıp, kendisine çizilen sınırların dışına çıktığı andaki
durumu izah için kullanılır. Tâgût kelimesinin aslının, tuğyandan alınmış
olduğu da zikredilmiştir. Bu kelime türemeksizin bile bu mahiyeti ifade ediyor.
Cevherî diyor ki: "Tâgût sapıklıkta önderlik (liderlik) eden herkese
şamildir. Çoğulu ise tevâğit gelir."s diyerek, meseleyi izah etmektedir.
Dolayısıyla tâgûtî güçlerin icad ettiği hükümlere cahiliyye hükümleri demek
mümkündür. Nitekim bir âyet-i kerimede:"Onlar hâlâ cahiliyye (devri)nin
hükmünü mü arıyorlar? Şüphesiz yakîn sahibi (gerçek iman ve ilim sahibi) bir
kavm indinde, hükmedici olarak Allah'dan daha güzel kim vardır."9
buyurulmuştur. Cahiliyye devrinin hükmünden maksad; "Darû'n-Nedve"
isimli mecliste, insanların hevâ ve heveslerinden (ideolojilerinden) yola
çıkılarak hazırlanan ve bütün zümreleri bağlayıcı olan kanunlardır.
Sonuç olarak
şunu söyleyebiliriz: Hz. Âdem (as)'dan itibaren bütün peygamberler insanları,
Allahû Teâla (cc)'nın emirlerine ve hükümlerine göre yaşamaya dâvet
etmişlerdir. Bu davet, peygamberlerin vârisleri olan âlimler tarafından
kıyamete kadar devam edecektir. Kur'ân-ı Kerim'de Hz. Yusuf (as)'ın kıssası
beyan edilirken bütün insanlığa şu hatırlatma yapılmıştır:"Sizin Allahû
Teâla (ec)'yı bırakıp da taptıklarınız kendinizin ve atalarmızm takmış olduğu
(kuru) isimlerden başkası değildir. Allah bunlara hiçbir hüccet indirmemiştir.
Hüküm sadece ve sadece Allah'a mahsustur. (O'ndan başkasına ait değildir)
Allah, kendisinden gayrisine ibadet etmemizi emretmemiştir. Doğrusu din işte
budur. Fakat insanların çoğu bilmezler."10
Unutmayalım
ki, hüküm ve emir Allahû Teâla (cc)'ya mahsustur. Hesap gününü düşünen her
insan yeryüzünde, Allahû Teâla (cc)'nın emirlerini tebliğ ve hükümlerini infaza
me'mur kılındığını asla unutmamalıdır.
KAYNAKLAR
(1) Rûm
sûresi: 54.
(2)
Mecmuatû't Tefasir, İst. 1979, Çağrı yay., c. V, sh. 53 vd.
(3)
Geniş bilgi için bkz./ Râğıb el-Isfahani, el-Müfredat fi Garib'il Kur'ân,
(4)
Maide sûresi: 49.
(5) Nûr
sûresi: 51.
(6)
İbn-i Kesir, Tefsirû'l Kur'ân'il Aziym, Beyrut 1979, c. III, sh. 490.
(7)
Bakara sûresi: 256.
(8)
İmam-ı Kurtubi, el-Camü li Ahkâm'il Kur'ân, Kahire 1976, c, III, sh. 281.
(9)
Maide sûresi:`50
(10)
Yusuf sûresi: 40.