MELE-MUTREF
İnsan o
halde yaratılmıştır ki, yalnız başına (vahşi olarak) yaşayamaz. Birbirlerinin
yardımına daima muhtaçtırlar. Bunun iki temel sebebi vardır. Birincisi:
Neslinin devam edebilmesidir. Zira mukabil cins ile muaşeret (erkek-kadın
arasındaki ilişki) olmayınca, neslin devamı mümkün değildir. İkincisi: Giyecek,
yiyecek ve diğer ihtiyaçların (rızkın) temini, çocukların büyütülmesi ve
eğitimi gibi işlerde, birbirlerine muhtaçtırlar. Tek tek ferdlerin bir toplum
olması ve bu toplumun belli bir nizamın içerisinde devamını zarurettir. Sevgi;
insan varlığının devamı ve bir nizam içerisinde kaynaşmaları için gereklidir.
İnsanların; kuvvet, zekâ, eğitim, yaş ve sağlık açısından farklı oldukları
(tabii bir eşitliğin bulunmadığı) sabittir. Ayrıca toplumda meydana getirilen
siyasî farklılaşma ve ekonomik dengesizlikler, sürekli bir mücadele ortamını
meydana getirmektedir. İşte bu noktada karşımıza siyaset ve devlet kavramları
çıkmaktadır. Siyaset kelimesi; emr, nehiy ve terbiye gibi manalara gelen sase
fiilinden masdardır. Bu kavramı kısaca ve genel olarak tanımlamak gerekirse;
"iktidarı elde etme, iktidarı kullanma veya iktidarı kullanmaya katılma faaliyetidir"
diyebiliriz. Dikkat edilirse, insan ilişkilerinin temelinde "iktidar
unsuru" vardır. Eğer bir iktidar ilişkisi müessese haline gelmiş, herkes
tarafından kabul edilmiş meşrû-hukukî bir mahiyet kazanmışsa, bu tür iktidara
otorite denilebilir. Tıpkı siyaset gibi, devlet terimi de günlük hayatımızda
sık kullanılan ve üzerinde çok söz edilen konulardan birisidir. Bütün
toplumlarda siyasî iktidar, devlet denen müessese içinde oluşmakta ve
"kuvvet kullanma" tekelini elinde bulundurmaktadır. Günümüzde devlet
denince göze çarpan ilk unsur, büyük bir ihtimalle, kamu hizmetleri olacaktır.
Yani devlet toplumda birçok hizmeti (güvenlik, sağlık, eğitim, ulaşım vb. gibi)
yerine getiren bir kurum olarak düşünülmektedir. Fakat bir takım hizmetleri
yerine getirmek, devlet müessesesinin ayırt edici niteliği olarak
değerlendirilemez (daha doğrusu değerlendirilmelidir). Devletin, diğer
müesseselerden farklı olan niteliği, "egemenlik-hâkimiyet" hakkını
kullanan müessese olmasıdır. Büyük mütefekkir Farabi'ye göre iki türlü devlet
vardır: Birincisi: Mutlak siyasete, vahye dayanan devlet (es-siyasetu'lfâdıla).
İkincisi: İnsanların hevâ ve heveslerine dayanan devlet
(es-siyasetu'l-cahiliyye). Siyaset tabiatı gereği çeşitlidir. Bundan dolayı pek
çok fiilin müşterek ismidir. Fâdıl siyaset ile, cahil siyasetler arasında
müştereklik yoktur. "Fâdıl" ya da "mutlak" siyaset tek,
cahil siyasetlerin ise çok olduğu belirtilmiştir.
Bir
toplumda siyasî iktidarın yapısı ve kullanılış şekli siyasî sistemi (rejimi)
belirlemektedir. Siyasî sistemi belirleyen esas, iktidarın hangi usûlle
teşekkül ettiği ve nasıl kullanıldığıdır. Meselâ; bir krallıkla, bir demokrasi,
farklı siyasî sistemlerdir. İktidar yetkisini tek bir kişinin kullanması, bir
grubun (siyasî parti) veya toplumun tamamının kullanması, farklı siyasî
sistemleri gündeme getirir. Ayrıca iktidar yetkisi, sadece yönetenlerin
çıkarlarına göre kullanılabileceği gibi, bütün toplumun menfaatlerine göre de
kullanılabilir. Bütün bunlar dikkate alındığı zaman siyaset, otorite ve devlet
terimlerinin, önemli meseleleri gündeme getirdiği kavranır. Bu girişten sonra,
Kur'ân-ı Kerîm'de yer alan mele ve mutref kavramlarına geçebiliriz. Zira bu
kavramlar, yukarıda izah ettiğimiz meselelerle ilgilidir. Mele: toplum
hayatıyla ilgili görüş sahibi olan topluluk veya bir görüş üzerinde birleşmiş
cemaat mânâsınadır. "Me-Le-E" fiiliyle ilgili olup, bu fiilin mânâsı
"yerini tamamen kaplayan veya dolduran" şeklinde ifade edilmiştir.2
Her toplumda değişik sebeplerle öne fırlayan ve insanlar tarafından görüşlerine
itibar edilen kimseler vardır. İşte bunların tamamına mele denilmiştir. Şurası
muhakkaktır ki, siyasî sistemin yapısı ve toplumu meydana getiren ferdlerin
inancı mele ismi verilen topluluğun teşekkülünde büyük rol oynamaktadır.
Meselâ, demokratik bir toplumda parti liderleri ve yöneticileri mele durumuna
geçer. İslâmî bir toplumda; peygamberlerin vârisleri durumunda olan ûlema ve
muttaki yöneticiler mele topluluğunu oluşturur. Dolayısıyle demokratik bir
toplumda İslâm âlimlerinin mele olması mümkün olmadığı gibi, İslâmî, bir
toplumda da diğerleri mele haline gelemez. Dikkat edilirse mele terimi, müsbet
veya menfi bir değer belirtmekten ziyade, sosyal bir vakıayı izah için
kullanılmaktadır.
Kur'ân-ı
Kerîm'de, müşrik topluluklarının önde gelen ve mü'minlere işkence eden
melesinden bahsedildiği gibi, Allah'ın, Rasûllerine yardım eden mele
topluluğundan da bahsedilmiştir. Şimdi bunları kısaca gözden geçirelim.
Hz.
Sâlih (as), Semud kavmini uyarmış ve "Ey kavmim!.. Allah'a ibadet ediniz.
Sizin ondan başka hiçbir ilâhınız yoktur. Size Rabbinizden apaçık bir mu'cize
gelmiştir!.."3 diyerek, İslâm'a davet etmiştir. Şirk düzeninin kendilerine
sağladığı imkânlarla güçlenen kitleler bu tebliğden rahatsız olmuşlardır.
Nitekim: "Onun (Sâlih'in) kavminden istikbarda bulunan mele de;
kendilerince hor görülenlere, onların içinden iman etmiş olanlarâ şöyle
dediler: `Siz Sâlih'in hakikaten Rabbi katından gönderilmiş bir peygamber
olduğunu biliyor musunuz? Onlar da `Biz, dediler, doğrusu onunla ne
gönderildiyse ona iman edicileriz. (Yine) O kibirlenen kimseler (mele): `Biz
doğrusu, o sizin iman ettiğinizi inkâr ile kâfir olanlarız dediler." Hz.
Nuh (as)'ın tebliğini reddeden ve onunla mücadele eden mele topluluğu, gayet
küstahdır. Yapmadıkları zulüm ve tezvirat kalmamıştır. Nitekim: "Bunun
üzerine (Nuh'un) kavminden küfredenlerin elebaşları (melesi): `Biz seni
kendimiz gibi bir insandan başka olarak görmüyoruz. Sana basit ve zahiri
görüşlü, en aşağı tabakamızdan (ayak takımından) başkasının tâbi olduğunu
görmüyoruz. Sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü dahi kabil etmiyoruz. Biz seni
bilakis yalancılardan sayıyoruz" dediler."5 âyetinde bu husus izah
buyurulmuştur.
Hz.
Şuayb (as), insanları İslâm'a davet ettiğinde, karşısında müşrik düzenin
melesini bulmuştur. Tehditlerinin mahiyeti şudur: "Ya sizi bu ülkeden
süreriz, ya tekrar bizim dinimize (şirke) dönersiniz. Zira, onlar müşrik
düzenin sağladığı imkânlarla gerek servet, gerek iktidar açısından oldukça
imtiyazlı bir noktadadırlar. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm de: "Onun (Şuayb'ın)
kavminden (iman etmeyi kibirlerine yediremeyen) kodamanlar (mele) şöyle
dediler: `Ey Şuayb!.. Seni beraberindeki iman edenleri ya muhakkak
memleketimizden çıkaracağız, yahud mutlaka bizim milletimize (dinimize, şirke)
döneceksiniz!.. O (Şuayb) `Ya istemesek de mi? dedi."6 hükmü beyan
buyurmuştur.
Bütün
siyasî sistemlerde, kitleleri peşinden sürükleyen ve toplumu yönlendiren
kimseler vardır. Bu kimselerin mutlaka kötü insanlar olması gerekmez. Nitekim
Hz. Süleyman (as)'ın çevresinde; Allahû Teâla (cc)'nın dinine hizmet gayesiyle
bulunan ve gerektiğinde görüşlerini söyleyen mele topluluğu vardır. Bunlar
samimiyetle ve ihlâsla, Hz. Süleyman (as)'a yardım etmektedirler. Kur'ân-ı
Kerîm'de: "(Süleyman) `Ey mele!.. Onun tahtını kendileri (Allah'a)
teslimiyet göstererek gelmelerinden evvel, hanginiz bana getirir? dedi."
âyetiyle, bu husus haber verilmiştir. Resûl-i Ekrem (sav)'in çevresinde; başta
Hz. Ebu Bekir (ra) olmak üzere Hz. Ömer (ra), Hz. Osman (ra), Hz. Ali (ra) ve
diğer fakih sahabeler vardır. Bunlar Allahû Teâla (cc)'nın dinine ihlâsla
hizmet edebilmek için, Resûl-i Ekrem (sav)'le müşaverede bulunmuşlardır.
Dolayısıyla bir mele özelliğini taşımaktadırlar.
Kur'ân-ı
Kerîm'de; sadece yeryüzünde bulunan mele değil, gökleri dolduran "mele-i
âla"dan da bahsedilmiştir. nitekim "(Ey Peygamber) De ki: `Bu
(Kur'ân) en büyük bir haberdir ki , siz ondan yüz çeviricilersiniz. Mele-i alâ
olanlar aralarında münazara ederlerken, benim hiç bir bilgim yoktu. Ben ancak
gelecek tehlikeleri apaçık haber verici (bir peygamber) olduğum içindir ki, (o
ilim) bana vahy olunuyor."s âyetinde, bu husus sarih olarak
bildirilmiştir.
Mele
kavramı ile birlikte ele alınması gereken bir kavram da mütrefdir. Çünkü bir
toplumun ileri gelenleri (melesi); ya ilim, ya servet sebebiyle insanların
dikkatlerini üzerine çekerler. Şirkin siyasî iktidar haline geldiği
toplumlarda, dünyevî ihtiras ve şehvet duyguları ön plana geçer. Kitleler,
midelerinin ve şehvetlerinin esiri haline gelirler. İhtiraslarını tatmin
edebilmek için, maddî iınkânlara sahip olmak mecburiyetindedirler. İşte bu
noktada karşımıza mutrefiyn (refah içinde yüzen ve azgınlaşan kimseler)
çıkmaktadır. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de: "Onun kavminden, kendilerine refah
verdiğimiz (etrafnâhum) halde küfreden, âhirete kavuşmayı yalanlayan bir gürûh (mele)
dedi ki: `Bu sizin gibi bir beşerden başkası değildir. Sizin yediklerinizden
yiyor, sizin içtiklerinizden içiyor. Eğer kendiniz gibi bir insana boyun eğecek
olursanız, andolsun ki bu takdirde siz mutlaka hüsrana düşenlerden
olursunuz." hükmü beyan buyurulmuştur. Dikkat edilirse; bu âyet-i
kerim'de, melenin en önemli vasfı, refah sebebiyle azgınlaşmasıdır. Şimdi
mutref kelimesi üzerinde duralım. Arapça Te-Ri-Fe"den (fül şeklinde:
etrafa) gelir. Lûgatta; sulu ve taze oldu, kendine has bolluk içine girdi
mânâsınadır. Bu fiilden türeyen turfa, az bulunan ve kıymetli olan şey
demektir. Türkçe'de "turfanda sebze veya turfanda meyve" şeklinde
halen kullanılmaktadır. Yine aynı kökten türeyen teraffeh, nimette ve rızıkta
bolluk, refah mânasına gelir. Etrafe, fazla nimet verilip azdırıldı, refah
sebebiyle şımartıldı, zenginlikten çılgına döndü demektir. Şirkin siyasî sistem
haline geldiği toplumlarda (müşrik düzenlerde); insanların temel hedefi, hangi
yolla olursa olsun dünya nimetlerini elde etmektir. Servetin ve sermayenin
belirli ellerde toplanması teşvik edilir. Cahîli sermaye, yeryüzünde fitne
çıkarma ve fesadı yayma noktasında korkunç bir silahtır. Büyük servet sahibi
olan müşrikler; yatırım sahalarını "sadece ve sadece kâr elde etme"
esasına göre tesbit ederler. Eğer beyaz kadın ticareti; zaruri olan bir
hastahaneden daha fazla kazanç getiriyorsa mesele bitmiştir. Derhal beyaz kadın
ticaretine başlar, içki, kumâr, tefecilik ve diğer gayrimeşrû kazanç yolları,
toplum hayatını derinden sarsar. Bir tarafta korkunç sermaye sahipleri
(Karunlar), diğer tarafta bir dilim ekmeğe muhtaç insanlar vardır. Hesap gününü
unutan müslümanlar bile; sermaye sahiplerine karşı zaaf duymaya ve onların
görüşlerine değer vermeye başlarlar. İşte refah sebebiyle azgınlaşan kimselerin
mele (ileri gelenler) haline geçişi, bu şekilde tahhakkuk eder. Halbuki cahili
sermaye sahipleri; talan, vurgun ve haram olan kazançlarını koruyabilmek için,
İslâm'a karşı savaşırlar. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "Biz hangi memlekete
(beldeye) gelecek tehlikeleri haber verici bir peygamber gönderdik ise, mutlaka
oranın refah erbabı (mutrefûha): `Biz sizin gönderdiğiniz şeyleri inkâr
edicileriz' dediler. Ve `biz mallar itibariyle de evlâd itibariyle de daha
çoğuz. Biz azaba uğratılacak da değiliz. dediler. De ki: `Şüphesiz Rabbim kimi
dilerse onun rızkını genişletir. Kimi de dilerse (onunkini) daraltır. Fakat
insanların çoğu (bunu) bilmezler. Sizi huzurumuza yaklaştıracak ne mallarınız,
ne evlâdlarınız değildir. Ancak iman edip de, sâlih amel (ve hareketlerde)
bulunanlar müstesna!.. Çünkü onlar için yaptıklarına mukabil kat kat mükâfat
vardır ve onlar emin ve yüksek makamdadırlar." hükmü beyan buyurulmuştur. Refah sebebiyle azgınlaşanlar ve
mallarının kendilerini ölümsüzleştireceğini zannedenler, fısk-ü fücûrun
yayılmasını arzu ederler. Ayrıca elde ettikleri imtiyazları kaybetmemek için,
İslâm'a karşı savaşmayı ihmal etmezler. Mele ve mutref kavramlarının, siyasî
sistemde ayrı düşünülmesi mümkün değildir. Bu incelik iyi anlaşılmalıdır.
Türkiye'de; cahili sermayeye sahip olan kesimler (mutrefiyn) ve zâlim
politikanın simsarları (mele) İslâm'a karşı savaştadırlar.
KAYNAKLAR
(1)
Geniş Bilgi için bkz. Dr. Bayraktar Bayrakli, Farabi'de Devlet Felsefesi,
İstanbul 1983, Doğuş Yay., sh.13-14.
(2)
Râğıb el-Isfahani, el-Müfredaı fi Garibi'l Kur'ân, İst.1986, Kahraman Yay., sh.
719.
(3)
A'râf sûresi: 73.
(4)
A'râf sûresi: 75-76.
(5) Hûd
sûresi: 27.
(6)
A'râf sûresi: 88.
(7)
Neml sûresi: 38.
(8)
Saad sûresi: 67-70.
(9)
Mü'minun sûresi: 33-34.
(10)
Sebe sûresi: 34-37.