NİFAK-MÜNAFIK
İslâm
toplumunu felç eden ve mü'minlerin amansız düşmanı olan münafıkların vasıflan
iyi bilinmelidir. Nifak hareketi; Medine'de, İslâm devleti kurulduktan sonra
başlamıştır. İslâm'ın Mekke döneminde münafık yoktur. Zira o dönemde; Resûl-i
Ekrem (sav)'in tebliğini "işittik ve iman ettik" diyerek kabul
edenleri, büyük tehlikeler bekliyordu. Müşrik rejimin ileri gelenleri, işkence
ve zulümle, İslâm'ı durdurmayı planlamışlardı. Medine'de İslâm devleti
kurulunca, güç dengeleri değişti. Hicret'ten önce "Yesrib" diye
anılan beldede Evs ve Hazreç kabileleri vardı. Ayrıca bir kısım yahudiler
ikamet ediyordu. Hazreç kabilesi; hem nüfûs, hem maddi güç olarak Evs
kabilesinden daha kuvvetliydi. Hz. Peygamber (sav) Mekke'den Yesrib'e (Medine'ye)
hicret etmesinden az önce; Hazreçliler ve Evsliler, Hazreç'in lideri olan
Abdullah İbn-i Übey İbn Selûl'e taç giydirip onu kral yapma hazırlığı
içindeydiler.ı Hz. Peygamber (sav) hicret ettikten sonra; Hazreç ve Evs
kabilesine mensup müslümanlar, daha önceki kararlarını değiştirdiler. Hiç kimse
Abdullah İbn-i Übey İbn Selûl'e yüz vermiyordu. Ancak çevresinde belli bir
topluluk vardı. Abdullah İbn-i Übey İbn Selûl; Bedir savaşına kadar bekledi...
Bedir'den sonra müslümanların iyice güçlendiğini görünce, müslüman oldu...
Fakat kalbinde Rasûl-i Ekrem (sav)'e ve İslâm'a karşı belli bir kin vardı. Zira
Hz. Peygamber (sav)'e kendisinin krallığını elinden almış gözüyle bakıyor ve
fırsat kolluyordu. Kendisi önemli bir kişi olduğu için, onun hareketleri, zaman
zaman müslümanlar için tehlikeli durumlar arzetmiştir. Münafıkların büyük bir
kısmı, onun emri altında ve çizdiği planlarla hareket ediyorlardı. Bu girişten
sonra; nifak ve münafık kavramlarını izaha gayret edelim.
Nifak
kelimesi Ne-Fe-Ka fül kökünden gelir. Bu fiilin çeşitli anlamları vardır. İbn-i
Side'nin beyanına göre nifak; bir vecihten İslâm'a girip, bir vecihten
çıkmaktır. Bu kelime "nâfikaaû'l yerbû" (ova sıçanının deliği)
tabirinden alınmıştır. Bazıları "nefak"dan alındığını söylemişlerdir.
Nifak; yer altında bulunan ve bir ucundan girilip, diğer ucundan çıkılan işlek
yol (tünel) mânâsına gelir.2 Böyle bir tünelin sahibi; onun içerisinde nasıl
gizlenirse, münafık da İslâm'ın perdesi altında öylece gizlenir. İslâmî
ıstılâhta: "Diliyle iman izhar eden, buna mukabil kalbinde küfrü sabit
olan kimseye münafık denilir."3 şeklinde tarif edilmiştir. Dolayısıyla
kalbi tasdik bulunmadığı için, itikaden kâfir hükmündedir. Nitekim Kur'ân-ı
Kerîm'de: "insanlardan mü'min olmadıkları halde, `Allah'a ve ahiret gününe
iman ettik' diyenler vardır." hükmü beyan buyurulmuştur. Müfessirler, bu
âyetin münafıkların nitelikleri hakkında olduğunda ittifak etmişlerdir Kalbinde
nifak hastalığını taşıyan kimseler (münafıklar); tıpkı köstebekler gibi,
yeraltı faaliyetlerinde bulunmayı meslek edinmişlerdir. İslâm ûleması
"Aslî kâfirin küfrü mü, yoksa münafıkın küfrü mü daha çirkindir?"
sualine cevap verirken farklı noktalar üzerinde durmuşlardır.
İmam
Fahrüddin-i Razi: "Bir kısmı, aslî kâfirin küfrünün daha çirkin olduğunu
söylemişlerdir. Çünkü onlara göre; kâfir olan kimse kalben cahil, lisanen de
yalancıdır. Münafık ise, kalben cahil, lisanen ise sadıktır. Diğerleri ise,
`Münafık da lisanen yalancıdır' demişlerdir. Çünkü, münafık o inanç üzere
olmadığı halde imanı olduğunu söylemiştir. İşte bu sebepten ötürü Kur'ân-ı
Kerîm'de: `Allah şehâdet eder ki, münafıklar muhakkak yalancıdırlar.'
(Münafıkûn sûresi:l) buyurulmuştur. Sonra münafık kâfire nisbetle, çirkin bazı
şeylerle de muttasıftır.
a) O,
insanların düşüncelerini karıştırmaya yeltenmişken, kâfir buna yönelmiştir.
b)
Kâfir kendisinin yalan söylemesine râzı olmamış, bundan kaçınmış ve sadece
doğruyu söylemeye razı olmuşken, münafık ise yalan söylemeyi tercih etmiştir.
c)
Münafık; aslî kafirin aksine, küfrüne bir de alay etmeyi ilave etmiştir.
Küfrünün fazla olmasından dolayı Cenabı Hak: `Muhakkak ki münafıklar, ateşin en
alt tabakasındadırlar.' (Nisa sûresi:l45) buyurmuştur.
d)
Kâfir, erkeklik tabiatı üzerindedir.
e)
Mücahid; `Cenab-ı Hakk'ın dört âyette mü'minleri zikrettiğini, sonra iki âyetle
kâfirlerden bahsettiğini, üçüncü olarak da on üç âyetle münafıklardan
sözettiğini; bunun ise münafıkların suçlarının daha büyük olduğuna delâlet
ettiğini' söylemiştir. Bu, uzak bir görüştür. Çünkü münafıkların haberlerinin
çok anlatılması, onların günahlarının büyük olmasını gerektirmez. Eğer bunların
suçları büyükse, bu başka sebeplerden dolayıdır. Bu da onların (münafıkların)
küfürlerine başkalarını aldatmak, alay etmek ve buna mümasil başka gailelerin
peşinde koşmak gibi günahları eklemeleridir. Buna şu şekilde cevap vermek de
mümkündür: `Onların (münafıkların) haberlerinin çokça anlatılması, bunların
şerlerini savuşturmaya verilen ehemmiyetin, kâfirlerin şerlerini savuşturmaya
gösterilen çabadan daha fazla olduğuna delalet eder. İşte bu onların
günahlarının, kâfirlerinkinden daha büyük olduğuna delâlet eder.'6 diyerek,
önemli incelikleri gündeme getirmiştir.
Şimdi
münafıkların bazı vasıflarını; kat'i nassları esas alarak izaha gayret edelim.
1.
Münafıklar; hem korkaktırlar, hem yalancıdırlar:
"Hakikat
onlar (münafıklar) sizden olduklarına dair Allah'a yemin de ederler. Halbuki
onlar sizden değildir. Fakat onlar öyle bir kavmdir ki, daima korkarlar."
"Münafıklar,
kalplerinde olanı kendilerine açıkça haber verecek bir sûrenin tepelerine
indirilmesinden daima endişe ederler."
2.
Münafıklar kötülüğü emrederler:
"Münafık
erkekler de, münafık kadınlar da birbirinin (tamamlayıcı) parçasıdırlar. Onlar
kötülüğü emrederler, iyilikten vazgeçirmeye uğraşırlar. Ellerini (cimrilikle
sımsıkı) yumarlar. Onlar Allah'ı unuttular, O da onları unuttu. Şüphesiz ki
münafıklar fâsıkların ta kendileridir."o
3.
Münafıklar kendilerini akıllı sanırlar ve güzel konu,surlar:
"İki
ordu karşılaştığı gün size gelen musibet Allah'ın emriyle idi. (Bu Allah'ın)
mü'minleri ayırdetmesi, münafık olanları da açığa vurması içindi. Berikilere:
`Gelin, Allah yolunda muharebe edin, yahud (hiç olmazsa düşmanın ailenize
saldırmasını) önleyin denildi de: `Biz muharebe etmeyi bilseydik, elbette
arkanızdan gelirdik dediler. Onlar o gün imandan ziyade küfre yakındılar.
Ağızlarıyla kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Onlar ne gizlerlerse, Allah çok
iyi bilicidir. Kendileri (evlerinde) oturarak kardeşlerine: `Eğer bizi
dinleselerdi ölmeyeceklerdi diyen o adamlara de ki: `Öyle ise kendi nefislerinizden
ölümü geri çevirin!.." 10
"İnsanlardan
öyle kimseler vardır ki, onun (bu) dünya hayatına ait sözü hoşunuza gider ve o,
kalbinde olana Allah'ı şahid getirir. Halbuki o (münafık) düşmanların en
yamanıdır. O, yer yüzünde iş başına geçti mi, orada fesad çıkarmaya, ekini ve
nesli kökünden kurutmaya koşar. Allah fesadı sevmez." 11
"Onları
gördüğün zaman gövdeleri (görünüşleri, kıyafetleri belki) hoşuna gider. Eğer
konuşurlarsa (güzel konuştukları için) sözlerini dinlersin. Sanki giydirilmiş odunlar
gibidir onlar. Her gürültüyü kendi aleyhlerinde sanırlar. (asıl ve gerçek)
düşman onlardır. O halde onlardan (münafıklardan) sakın!.."12.
4)
Münafıklar daima tuzak kurmayı düşünürler:
"Bir
de mü'minlere zarar vermek, küfrü kuvvetlendirmek, mü'minler arasında tefrika
düşürmek için ve bundan evvel Allahu Teala'ya ve Rasûlü'ne savaş açan kimseyi
beklemek maksadıyla bir mescid yaptılar. Ve; `Biz bu mescidi ancak iyilik için
bina ettik' diye yemin edeceklerdir. Allahu Teala şehadet eder ki, onlar yeminlerinde
yalancıdırlar."13
5.
Münafıklar meşakkatten kaçarlar ve ikbâle koşarlar:
"İşte
kalplerinde bir (nifak marazı bulunan kimselerin; `Felâketin bize (dönüp)
çarpmasından korkuyoruz' diyerek, aralarında konuştuklarını görüyorsun. Belki
Allah fetih veya kendi katından bir emir getirecek de, onlar, yüreklerinde
gizledikleri şeye karşı pişman kimseler olacaklardır."14
"(Ey
münafıklar) Siz de tıpkı kendinizden evvelkiler gibisiniz. Onlar kuvvetçe
sizden daha yamandı. Malları ve evlâtları daha çoktu. (Bu dünyadaki) nasipleri
kadar (zevkten) faidelenmek istediler. İşte sizden evvelkiler nasıl öyle
nasiplerince yaşamak istedilerse, siz de yine kısmetinizce (zevkten) faide
aradınız. Siz de (o batağa) dalanlar gibi daldınız."15
"Allah'ın
Peygamberi'ne muhalefet için (savaştan) geri kalan (münafıklar) oturmalarıyla
sevindiler. Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad etmeyi çirkin gördüler
ve `bu sıcakta harbe çıkmayın dediler. De ki: `Cehennemin ateşi daha sıcak!
İyice bilmiş olsalardı."16
Şurası muhakkaktır
ki; nifak kalbe ait bir hastalıktır ve münafık akaid açısından kâfirdir. Ancak
kalben iman etmediği halde, diliyle kelime-i şehadeti ikrar ettiği için,
dünyevî hükümler açısından müslümanların tâbi olduğu hukuka tâbidirler.
Dolayısıyla müslümanların iktidar olduğu toplumlarda, münafıkların sayısı hızla
yükselir. Kâfirlerin gâlip, müslümanların mahkûm durumda olduğu cemiyetlerde
ise, durum farklıdır. Zira o durumda, dünyaya şehvetle bağlı olan ve
keyiflerine göre yaşamak isteyen kimseler (münafıklar) gerçek inançlarını
açıklamaktan çekinmezler.
Hesap
gününü düşünen bir mü'min, Resûl-i Ekrem (sav)'in nifak âlameti olarak
zikrettiği amelleri kendi nefsinde görürse, derhal tedavi yolunu seçmelidir.
Nitekim bir hadis-i şerifte: Dört şey, her kimde bulunursa hâlis münafık olur.
Her kimde bunların bir parçası bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendisinde
münafıklıktan bir haslet kalmış olur. (Bunlar da) Kendisine bir şey emanet
edildiği zaman hıyânet etmek, söz söylerken yala:ı söylemek, ahdettiği zaman ahdini
tutmamak, hûsumet zamanında da hak'dan ayrılmaktır."(17). buyurulmuştur.
Münafıkların
vasıfları ve nifak âlametleri kat'i nasslarla sabittir. Ancak herhangi bir
şahsın münafık olduğunu söylemek mümkün değildir. Resûl-i Ekrem (sav)'in
münafıkları bilmesi ve sır kâtibi Hz. Huzeyfe'ye söylemesi, vahiyle ilgili bir
hâdisedir. Nitekim Hz. Huzeyfe (ra): "Nifak, ancak Nebi (sav) zamanında
mevcut (belirli) idi. Bugün ise (vahiy kesildiği için) nifak, imandan sonra
küfürdür." diyerek bu inceliğe işaret etmiştir. Her müslüman; kalbî bir
hastalık olan nifakın mahiyetini ve nifak alametlerini iyice öğrenmelidir.
Elbette ilim, amel etmek içindir. Nifak alâmetlerini kendi nefsinde gören her
mükellef bu hastalıktan kurtulmanın yollarını aramalıdır.
KAYNAKLAR
(1)
İbn-i Kesir, Tefsirû'l Kur'ân'il Azim, Beyrut 1969, c. I, sh. 47. Aynca
Abdû's-Selâm İbn-i Hişam, Tehzibû Siret-i ibn-i Hişam, Beyrut 1972, c. II,
sh.17.
(2)
Geniş bilgi için bkz. Râğıb el-Isfahani, Müfredat, İst. 1986, Kahraman Yay. sh.
766. Ayrıca Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercemesi ve Şerhi, İst. 1973, c.
I, sh. 312.
(3)
Seyyid Şerif Cürcani, et-Ta'rifat, İstanbul ty., Kaynak Yay., sh. 245.
(4)
Bakara Sûresi: 8.
(5) Mecmuatu't-Tefasir,
Ist. 1401, Çağrı Yay., c. I, sh.54-55. Ayrıca, Tefsir-i Mücahid, Katar 1976,
sh. 69, İbn-i Kesir, a.g.e., c. I, sh. 47.
(7)
Tevbe Sûresi: 56.
(8)
Tevbe Sûresi: 64.
(9)
Tevbe Sûresi: 67.
(10)
AI-i İmran Sûresi:166-168.
(11)
Bakara Sûresi: 212.
(12)
Münafikûn Sûresi: 4.
(13)
Tevbe Sûresi:107.
(14)
Maide Sûresi: 52.
(15)
Tevbe Sûresi: 69.
(16)
Tevbe Sûresi: 81.
(17)
Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim.