SİYASET
Emir, nehiy ve terbiye gibi mânâlara gelen siyaset kelimesi Arapçâ dır ve sase fülinden masdardır. İbn-i Abdin "siyaseti" şu şekilde tarif etmektedir: "Siyaset, halkı dünya ve ahirette kurtulacakları yola irşad etmekle, onların salâh ve manfaatlerine çalışmaktır."ı Bu tarifin devamında da; bütün İslâmî hükümlerin "iman" ve "siyaset" çevresinde döndüğünü beyan etmektedir.
Hz.
Âdem (as) ile başlayan tevhid mücadelesi, şer'i siyaset üzerine kurulmuştur.
Resul-i Ekrem (sav)'in: "Nefsim yed-i kudretinde olan Allahû Teâla (cc)'ya
yemin olsun ki, arzusunu İslâm'a tâbi kılmayan kimse iman etmiş olmaz."2
buyurduğu bilinmektedir. Dolayısıyla mü'minler; hevâ ve heveslerini bir kenara
bırakıp, İslâmî hükümlere kayıtsız ve şartsız teslim olmak
mecburiyetindedirler. İşte, bu kat'i teslimiyet, siyaset'tir. İslâm ûleması
ilimlerin en şereflisinin ilm-i siyaset olduğu hususunda ittifak etmiştir.
İçinde
yaşadığımız toplumda sürekli gündemde kalan meselelerin başında
"siyasetin" geldiği tartışılamaz. Esasen "demokratik-laik"
bütün toplumlarda siyasî hareketler insanları yakından ilgilendirir. Çünkü
hüküm koyma hakkının kayıtsız ve şartsız insana devredildiği, lâik toplumlarda
heva ve hevesler yaygınlaşır. Halkı müslüman olan ülkelerde "siyâset'ten
nefret" psikolojisi de yaygındır. Bilhassa müslümanlar, temelde yalana
dayandığı gerekçesi ile, siyasî hareketlere karşı ilgisizdirler.
"Siyaset'ten nefret" psikolojisini bir kaç yönden izah etmek
mümkündür. Birincisi; Hz. Hüseyin (ra)'in Kerbelâ'da feci şekilde şehid
edilmesinden sonra başlayan Melik-i Adûd dönemi mü'minlerin siyasî haklarını
engellemiştir. İmam-ı Azam Ebû Hanife (rha) başta olmak üzere birçok müctehid
imamın zindanlarda şehid edilmesi, ikrah-ı mülciye varan bir baskı ve kılıç
zoruyla alınan bey'atlar, ümmet-i Muhammed'i "siyasetten"
soğutmuştur. Dolayısiyle bütün muteber kaynaklarda "devlet kapısından uzak
kalmanın" fazileti üzerinde durulmuştur. İkincisi; Resûl-i Ekrem (sav)'den
geldiği malûm ve meşhur olan hükümlerin aksine olan itikadlar da,
"siyaset" kanalı ile gelişmiştir. Başta hariciler olmak üzere
"ehl-i sünnetten" ayrılan bütün fırkalar, siyasî bazı tezler ileri
sürerek taraftar toplama yolunu seçmişlerdir. Üçüncüsü; "siyaset"
kelimesinin Osmanlı döneminde ölüm mânâsına kullanılması da, nefret
psikolojisini geliştirmiştir. O dönemdeki herhangi bir fetvada yer alan;
"siyaset oluna" hükmü ta'ziren öldürülmeyi beraberinde getirmektedir.
Hevâ ve
heveslerine göre hükümler icad eden tiranların, krallarm ve meclislerin
sınırlarını çizdiği siyaset ise; siyaset-i zâlime hükmündedir. İbn-i Abidin:
"Siyaset-i zâlime, halkın haklarına zıt olan siyasettir ki, şeriat bunu
haram kılmıştır"3 diyerek meselenin ehemmiyetini ortaya koyuyor.
Dolayısıyle tâgûtî güçlerin anayasaları çerçevesi içerisindeki her türlü
siyaset, siyaset-i zâlime hükmündedir.
Sonuç
olarak; "Galû Bela dan beri müslümanım" diyen her mükellef, şer'i
şerifin hududları içerisinde dahil olan siyaset-i âdile hususunda hassas olmak
zorundadır. Zira imamet ve bey'at ile ilgili ilimler, her mükellef üzerine
farz-ı ayndır.
(Bkz:
Bey'at ve Hilâfet maddeleri).
KAYNAKLAR
(1)
İbn-i Abidin, Reddü’l Muhtar Ale’d Dürri'1 Muhtor, Terc., İst.1983, Şamil Yay.
c. VIII, sh.186.
(2)
İbn-i Kesir, Tefsirû'l Kuı'ân'il Azim, Beyrut: 1969, Dâru'1-Marife Neşri, c.
III, sh. 490.
(3)
İbn-i Abidin, a.g.e., c. VIII, sh.186.