|
Toplam Kalite Yönetimi
(TKY) ile ilgili düşüncelerin büyük çoğunluğu
üretim sektörü kökenlidir. Japonya'da 1950'lerde William E. Deming ve Joseph
Juran gibi Amerikalı bilim adamlarının öncülüğünde başlamıştır. Deming'e göre bu
yıllara kadar müşterinin ne istediğine bakmak yerine, uzmanların müşterinin
istediğini düşündüğü şeyleri üretmek eğilimi vardı. TKY ile birlikte müşteri
merkezli üretime geçilmiştir.
TKY'nin ana felsefesi
"sıfır hatalı üretim ve müşteri doyumudur". Burada kalite müşterilerin beklentisiyle başlar, tatmini ile devam eder.
Yeniden değerlendirme sonucu yeni beklentiler ve müşteri tatmini döngülünde
sürekli bir kalitedir. Burada müşteri kavramından iç müşteri olarak örgütün
işgörenleri, dış müşteri olarak da örgütün mal ve/veya hizmetinden yararlananlar
anlaşılmaktadır. Böylece örgütün ne alt kademedeki işgöreninden en tepe
yöneticiye, müşterilerden satıcılara kadar üretim ve tüketim sürecindeki
herkesin katılımıyla döngüsel bir şekilde gerçekleştirilen kalite, örgütlere
daima rekabet üstünlüğü sağlamaya başlamıştır. Bir diğer felsefe de bireysel
başarının örgütsel başarıya neden olacağıdır. Bu da ancak iç müşteri memnuniyeti
ile olur.
TKY’de iç müşteri
memnuniyetinde insanın önemli olduğu vurgusu, demokratik iş ortamı, eğitim ve
gelişim odaklarının varlığı, işin insancıllaştırılması gibi kavramlarla bir
yanılsama yaratmaya çalışılmakta ve böyle bir ortamda; verimlilik, karlılık,
rekabet üstünlüğü elde etme amaçlarını gerçekleştirmek için emeğin en "rasyonel"
kullanım yolları aranmaktadır. Böylelikle de günümüzde hem mal ve hizmet
sektöründe, hem de kamu yönetiminin çeşitli alanlarında sorunların çözümünü
sağlayacak bir felsefe olarak sunulmaktadır.
TKY kavramını ve
ilkelerini yeterince inceleyip tartışmadan, nasıl uygulanabileceği arayışına girmek sakıncalıdır. Bu
modelin yenilik, modernlik,
özgürleştiricilik, katılımcılık gibi olumlu ifadelerle sunulması bizi
yanıltabilir ve konunun uygulanabilir cazip bir yanı var gibi gelebilir. Ancak
bunun manipüle edilmiş bir esnek çalışma modeli olduğu unutulmamalıdır.
TKY,
sunulanların ve çağrıştırdığının ötesinde anlamlar içermektedir ve çok yönlü bir
bütünün sadece bir parçasıdır.
TKY kayramı ile aynı
dönemde gündeme gelen Esnek Üretim, Tam Zamanında Üretim (JiT), İnsan Kaynakları
Yönetim» (İKY) gibi kavramlar ve yöntemler birbirinden bağımsız gibi sunulsa da,
bunlar arasında organik bir bağlantı vardır. Bu kavramlar ekonomik ve sosyal
hayatın ve çalışma ilişkilerinin farklı alanlarını kapsayan ayrı ayrı
uygulamalar gibi görünse de aslında Kapitalist sistemin yaşadığı karlılık
krizinin çözümünü hedefleyen bütünsel bir yeniden yapılandırmanın teknolojik ve
yönetsel girişimleridir.
Bu tekil kavramların
bütün içindeki yerini ve bütün ile ilişkisini iyi kavrayamazsak ve sistemin
içindeki çok sayıdaki değişkenin bir tekini ele alıp incelersek, bu
değerlendirme ve analiz yaşanan çok kapsamlı değişimlerin algılanmasında
yetersiz kalır ve bizi hataya düşürür. Bu nedenle üretim sistemindeki değişmenin
(kapitalizmin karlılık krizine bağlı olarak) oluşum süreçlerini kısaca incelemek
doğru olur.
Kapitalizmin değişik
dönemlerde yaşadığı yapısal krizler,
ekonomik yapılandırma süreçlerinde ve bunun bir parçası olarak da üretim
,tekniklerinde, üretimin sosyal organizasyonunda değişimlere yol açmıştır. Şimdi
bu dönemleri kısaca inceleyelim:
1930'lu Yılların Krizi ve
Fordizm
1930'lu yıllarda kapitalist ekonominin yaşadığı
kriz, Fordist üretim biçimini ve bu üretim biçiminin hayata geçirilmesi için
gerekli düzenlemeleri gündeme getirmiştir. Fordist üretim biçiminde Taylor'ın
"Bilimsel Yönetim İlkeleri" kullanılmıştır. Tayfor'a göre, fabrika sahibi işi
planlar ve kiralanan yöneticiler işçileri yönlendirirdi. İş için önceden eğitim
almamış işçiler mekanik olarak hep aynı işi yapıyor ve yaptıkları iş için
düşünmeleri gerekmiyordu. Ayrıca zaman kaybın» önlemek için de bant sistemi
geliştirilmişti. Bu yöntemle tek amaçlı makinelere ve eğitimsiz-niteliksiz
işgücü kullanımına, işgücünün makine ile rutin ilişkisine bağlı olarak standart
malların üretimi hedeflenmiştir. Fabrika içindeki bu düzenlemenin yanı sıra,
üretim ile toplumsal tüketim normlarının birbirine eklenmesiyle de, toplumsal ve
ekonomik"* yaşam birbirine sıkıca bağlanmıştır. Keynesçi ekonomik politikaların
uygulanmasına bağlı olarak devlet; ekonomide müdahaleci, düzenleyici, doğrudan
yatırımcı rolünü üstlenmiştir. (Bu dönem anti-kapitalist yaklaşımların toplumda
kabul gördüğü dönemdir. Sosyalist ülkelerin varlığı ve umut olarak görülmesi
gibi nedenlerle refah devleti modeli uygulanmasına gidilmiş ve Keynesçi ekonomik
politikalar hayata geçirilmiştir.)
Bu rol bir yandan
kitlesel üretim için kitlesel talebi, bir yandan da sermayenin yatırım ve üretim
yapabileceği koşulları yaratmıştır. Emek açısından bunun anlamı ise
ayrıştırılmış, niteliksizleştirilmiş işlerin ortaya çıkardığı aşırı uzmanlaşma,
emeğin üretim sürecine yabancılaşması ve işgücünde verimsizliği
yaratmasıdır.
Fordizmin 1960'Iı
yıllarda yaşadığı sorunlar yeni bir krizi oluşturmuştur. Ekonomik büyüme
yavaşlamış, çok sayıda işçi işinden olmuş, toplam talep daralmış, gelir dağılımı
bozulmuş (satın alma güçlerindeki fark giderek büyüyen kesimlerin ortaya
çıkmasını yarattı), özel sektörde verimlilik ve karlılık düşmüş, enflasyon
artmıştır.
Fordist üretim büyük
miktarlarda üretimi ile buna cevap veremezdi. Stok bulundurma, izleme, denetim
ve kalite kontrolü maliyet olarak önemli tutarlara ulaştı. Maliyet avantajı elde
etme üzerine kurulu Fordist üretim için bu durum bir sorun oluşturdu. Rekabet
koşullarının giderek artması, daha önce pazarlama ve dağıtım faaliyetlerini
uluslar arası düzeyde sürdüren işletmelerin üretim faaliyetlerini de
uluslararasılaştırmasını, üretimin daha ucuz işgücünün bulunduğu ülkelere
kaydırılmasını gerektiriyordu. Bu gelişmeler rekabeti yoğunlaştırdı. İşletmeler
bu zor koşullarda faaliyetlerini sürdürmek ve ayakta kalabilmek için,
farklılaşan ürünler üretebilme ve bu farklılaşmayı sürdürecek dönüşümleri
gerçekleştirmek zorunda kaldı. Bu koşullara uyum sağlayabilmek için önerilen
araç ise, üretim sisteminin ve emeğin esnek örgütlenmesi oldu. Böylece
geliştirilen ekonomik model; devletin ekonomideki rolünün azaltılmasını, mal ve
para hareketlerinin tümüyle serbestleşmesini, ekonomilerin tamamıyla piyasaların
işlerliğine bırakılmasını, kamu işletmelerinin özelleştirilmesini, sosyal devlet
anlayışının reddini hedefleyen yeni-liberalizmdir. Bu yeni model, üretim sistemi
olarak Post-Fordist örgütlenme üzerinde yükselmiştir. Bu, Fordizmin kesin
hatlarla belirlenmiş üretim sistemi yerine; üretim sürecinde, emeğin
örgütlenmesinde ve piyasa koşullarında esneklik olarak ifade edilen esnek üretim
sistemidir. Bu felsefenin özünü kapitalizm ötesi bir dönemin başladığı tezi
oluşturur. Artık sanayi toplumunun üretim biçimlerinin ve üretim faktörlerinin
değiştiği; yani karşıtlık, uzlaşmazlık ve çatışmaya dayalı toplumsal sınıf
ilişkilerinin yerini sınıfların ortadan kalktığı bir sisteme bıraktığı ileri
sürülür. Bu sistemin temeli bilgi, esneklik, yaratıcılık ve
uzlaşmadır.
Bu görüşü savunanlar
mülkiyet ilişkisinin değişmediğini, ancak üretim içinde emeğin ve sermayenin
öneminin azaldığını, toplumsal sınıfları mülkiyetin değil, eğitim
farklılıklarının belirlediğini söylerler. Bunlara göre sanayi toplumu biyolojik
ve ekonomik ihtiyaçları doyurmuş, sıra sosyolojik ihtiyaçların teminine
gelmiştir. Bu anlayış, işletmelere ve yönetimine şu şekilde
yansımıştır:
1) Büyük işletmeler, kendilerine bağlı küçük ve orta ölçekli işletmeler
yaratıp, yaygınlaştırmışlardır
2) Geleneksel üretim faktörlerini kullanan işletmelerde bilgi ve
teknoloji belirleyici olmaya başlamıştır.
3) Büyük miktarda üretim yerine, değişen talebe göre üretim
yaygınlaşmıştır.
4) Emek-sermaye karşıtlığı yerini uyuma ve katılımcılığa
bırakmıştır.
5) İşletme verimliliğini artırmanın yolu üretim ve yönetim kalitesinden
geçer.
Buna göre, günümüzde üretim ve yönetim
sistemlerinin birbirini tamamlayan 3 anlayışa göre yeniden düzenlenmesi
gerekir:
1) Kitlesel üretim yerine küçük
miktarlı ve çeşitli tipte, farklı ürünlerin üretileceği
esnek üretim sistemi.
2) Bu üretimin
baskılı bir yöntem yerine, uzlaşmaya dayalı görüntüsel bir uyum ile, yani Toplam
Kalite Yönetimi (TKY) ile sağlanması.
3) Üretimde insan
ilişkilerinde örgütlü davranıştan bireysel davranışa geçişi sağlayacak, toplu
pazarlık sistemini işlevsizleştirecek İnsan Kaynakları Yönetimi(İKY)ni
uygulama.
Böylece bu 3 kavram arasında yakın bir ilişki vardır. Bunlar üretim
sisteminin teknik olarak düzenlenmesini, buna uygun yönetim anlayışının
oluşmasını ve çalışma ilişkilerinin buna uygun hale getirilmesini amaçlayan
araçlar olarak düzenlenmiştir. Yani günümüzde uygulamaya konulan bu anlayış
Post-Fordizmin örgütlenmesi üzerine yükseltilmiş esnek üretim
biçimidir.
Üretim sisteminin esnekleştirilmesinden ne anlıyoruz?
Üretim sisteminin esnekleştirilmesinden mal ve hizmetlerin en az
kaynakla, en kısa zamanda, en ucuz ve hatasız üretimi, üretimin müşteri talebine
uygun şekilde gerçekleştirilmesi ve tüm faktörleri en az masrafla ve en esnek
şekilde kullanıp, potansiyellerinin tümünden yararlanmayı
anlıyoruz.
Esnek üretim ile hangi hedeflere ulaşılacak?
1) Rekabet koşullarının
giderek artmakta olduğu piyasalarda farklılaşan ürünler üretilecek ve bu da
süreklileştirilecek.
2) Yüksek maliyetli
teknolojik yatırımlar mümkün olduğunca uzun süreli kullanılacak. Emeğin
üretkenliği sağlanacak.
3) Tam Zamanında Üretim
(JİT) ile stok maliyetlerinden tasarruf edilecek.
4) Finansal yükümlülükler
azaltılacak.
5) Emek denetim altına
alınacak, verimlilik ve karlılık artışı sağlanacak.
Esnek üretimin emek
üzerindeki etkisini şöyle açıklamak mümkündür (İKY’nin uygulanması):
Teknolojideki gelişmeler
emeğin daha fazla eğitimden geçirilmesini, belli bir işi yapan değil, çok
değişik işleri yapabilecek kişilerin yaratılmasını gerektirmektedir. Stoksuz ve
tam zamanında farklı ürünlerin oluşturulması, çalışan sayısında değişiklik
esnekliği yaratmış;işe alma ve işten çıkarmada işverene serbestlik
sağlamıştır.
Emeğin bu şekilde sayısal
esnekliği 3 tip çalışan yaratmıştır:
1) Tam zamanında çalışan, sürekli statüye sahip, işletmenin uzun vadeli
geleceği için merkezi önem taşıyan çekirdek işgücü. İş güvencesi, yükselme ve
beceri edinme şansı sadece bu kesimindir.
2) Tam zamanında çalışan, daha az nitelik gerektiren büro işleri ve
bedensel işleri yapanlar. Bu grubun yükselme olasılığı kısıtlıdır. İşgücü devri
hızlıdır.
3) Yan zamanlı ve/veya geçici olarak istihdam edilen çalışanlardan
oluşur.
Bu işgücü
kategorilerinden de anlaşılacağı gibi, işgücündeki sayısal esneklik iş
güvenliğini yok eder. Çalışma sürelerinin esnekliği işverene, talepteki
değişimlere paralel olarak işgücü çalışma sürelerinin belirlenmesi ve düzensiz
çalışma koşullarının gerektirebileceği tazminat v.b. yükümlülüklerden korunma
olanağı sunar. Çalışan açısından ise çalışma sürelerinin belirsizliği ücretinin
de belirsizliği anlamını taşır. Bu da işletmelerde ücret belirlemesinde toplu
sözleşmeyi gereksiz hale getirir. Bu da sendikal örgütlenmenin engellenmesine
yol açar.
Aynı zamanda emeğin esnek
örgütlenmesi; aynı işi yapan iki ki^inin kişisel performanslarının farklı olması
gerekçesi ile farklı ücret almasını sağlar. Yine aynı kişinin de aydan aya, ya
da yıldan yıla performansına bağlı olarak değişik ücret almasını sağlar.
Ücretteki farklılık kişisel performansa bağlı olmakla birlikte, işletme
performansına da bağlı olabilir. İşletmenin karlılığı düşerse kişisel performans
iyi bile olsa, ücret düşük olabilir.
Ücret esnekliği
örgütlenmeyi tümüyle ortadan kaldırarak, çalışanları kendileri ve iş
arkadaşlarıyla sürekli bir yanşa sokar. Bu da TKY felsefesinde "bireyleşme",
"özgürleşme" olarak ifade edilmektedir.
TKY felsefesinde kalite nasıl
algılanmaktadır?
Değişen piyasa koşullarıyla birlikte ürün miktarı
ve cinsinde değişim ürünün muayeneye dayalı kalite kontrolünü zorlaştırmış ve bu
kontrol işlemi sürecin içine dahil edilmiştir ve süreci gerçekleştirenler
tarafından yapılmasını gerektirmiştir. Yani çalışanlar kendi işlerinden
sorumludur ve kendilerinin denetimcisidir.
TKY üretim süreci içinde
tüm aşamaların çalışanlar tarafından kontrolü, bir sonraki aşamanın
ihtiyaçlarını karşılamak üzere üretim yapılması hedefini getirir. Bu durum her
bir üretim aşamasının kar/maliyet merkezi olarak tanımlanması ve üretimin her
bir aşaması için bir sonraki aşamanın "müşteri" olarak kabul edilmesi anlayışı
ile şekillenir. Üretimin her aşamasında çalışanlar müşterisinin gereksinimlerini
karşılayabilmek için hatasız üretimden sorumludur. Müşteri gereksinimlerini
karşılama ve bunu da "kaliteli üretim" ile gerçekleştirme kalite kontrolü
kavramının tasarımdan satış sonrası hizmetlere kadar tüm aşamaların içine yerleştirmekte, her bir çalışanı
kalite kontrol uzmanına, denetimciye dönüştürmektedir.
TKY'de ana üreticinin çok
sayıda tedarikçi ile yakın ilişkisi kaçınılmazdır. Bu durum, satın alınan parça
ve malzemelerin üretim sürecine uygunluğunun sağlanması için ortak ve birlikte
çalışmanın geliştirilmesini, bu uyumlu çalışma için de ortak bir hedefin
yaratılmasını gerektirmiştir. Bu ortak hedef de kalite olarak ifade
edilir.
Kalitede hedef her
dönemde üretim sistemlerinin ihtiyaçlarına göre şekillenmiştir. Ancak tüm
dönemlerde kalite kavramında ortak payda karlılık ve verimliliktir. Günümüzde
işletmelerin birinci hedefleri, müşteri odaklılık temelinde kalitedir,
üretimdir.
TKY'nin bir işletmeye
sağlaması beklenen yararlar şöyle sıralanmaktadır:
1) Mal ve hizmet
kalitesinin iyileştirilmesi.
2) Kaynak israfının
azalması.
3) Müşteri tatmininin
artması.
4) Ürün geliştirme
sürelerinin kısaltılması.
5) VerimIiIiğin
artırılması.
6) Pazar talebinin
karşılanmasında esnekliğin artması.
7) Süreç içi işlem
sayısının azalması.
8) Müşteriye hizmet ve
mal teslim sürelerinin kısalması.
9) İşçi ve işveren
ilişkilerinin düzeltilmesi.
TKY ana kavramları ve bu
kavramlarla ilgili değerlendirmeleri şöyle yapabiliriz:
Müşteri
Odaklılık:
TKY'de müşterinin ne
istediğini ve kaliteyi nasıl tanımladığını anlamak için müşteri ile yakın
iletişimin gerekli olduğu belirtilir. Müşteri, işletme dışından olabileceği
gibi, üretim hattında yer alan bir sonraki aşama/halka/proses de
olabilir.
TKY'de müşteri
gereksinimlerini karşılamak için kalite esas alınmalıdır. Yani kalitenin süreç
içinde yer alan tüm katılımcılarla sağlanacak ortak bir hedef olarak kabul
edilmesi istenir. Böylece çalışanlar isteklerini, beyinlerini, yüreklerini ve
çıkarlarını kurumun gelişmesi için bir araya getirmelidirler. Yaşama
zamanlarının büyük bölümü üretim zamanına dönüşmelidir. Burada çalışanlara
kalite için yürütülen faaliyetlerin üretimin bir parçası olduğu düşüncesinin
yaratılması ile bir aidiyet duygusu oluşturulur. Aidiyet duygusu ile
oto-kontrol, oto-denetim, oto-gözlem faaliyetleri gönüllü uygulama konumuna
getirilir.
Sürekli
İyileştirme: TKY, sürekli
daha yüksek kaliteye ulaşmak için üretim sisteminin tüm aşamalarının daha da
iyileştirilmesini sağlayacak çalışmalar yapılmasını hedefler. Yöneticiler "en
iyi olmak" vizyonu doğrultusunda, tüm çalışanlar israfı önlemek ve kaliteyi
geliştirmek amacıyla çalışma yapmak üzere yönlendirilirler. Sürekli iyileştirme
çalışmasına, çalışanlar bir takım anlayışı içinde baş aktör olarak katılırlar.
Çalışanların yetki ve motivasyonu artar. Öğrenme ve kendini geliştirme olanağı
yaratılır. Takım çalışması içinde olumlu sosyal gelişim sağlanır. Bu uygulama
gerçekten mümkün müdür? İş koşullarını etkilemede özgürlük, sistemin
bütünselliği içinde üretim ve yönetim felsefesi ve uygulanan yönetimler bu
sonuçların ortaya çıkmasını engeller. Çünkü yöntemde çalışanların katılımı;
önceden ayrıntılı olarak tanımlanmış bir alanda kendi işlerini daha iyi yapmak
için çıkan sorunları çözmek olarak sınırlandırılmıştır. Kalite çemberleri,
problem çözme grupları ile ancak kendi işlerini daha iyi nasıl yapacakları
konusunda yaratıcılık istenmektedir. Bu "katılım" çalışanların iş koşullarını
etkileyecek şekilde yetkili kılındıkları bir katılım değildir.
TKY çalışanlara dıştan
kontrol yerine içten kontrolü getirmekte , her bir çalışan ve çalışan
takımı üretim sürecinde bir sonraki aşamanın "müşteri" olmasına bağlı olarak
kendileri gibi bir takım tarafından denetlenmektedirler. Bu da "takım
çalışmasının" olumlu bir sosyal iletişim gerçekleştirmesini sağlayamaz. Burada
takımlar birbirini izleyen kontrol eden bir takım, diğeri üzerinde işveren,
yönetici gibi davranmaya zorlayan bir durumdadır. Bu da özünü dayanışma ve
birlikte hareket etme ilkesinin oluşturduğu bir takım çalışması değil, ancak bir
baskı aracı olabilir.
Toplam
Katılımcılık:
Burada toplam
katılımcılık İnsan Kaynaklan Yönetimi ile doğrudan ilişkilidir.
TKY'de çalışanların
katılımcılığı sınırlıdır. Çalışanların üretim sürecine katılmaları, sadece
yaptıkları işle sınırlıdır. Tasarımın yapıldığı, üretim sisteminin dizayn
edildiği, çalışma koşullarının belirlendiği aşamalarda kararlara katılım söz
konusu değildir. Bu koşullarda TKY'nin toplam katılımcılığı, esnek üretim ile
işverene daha bağımlı kılınan, yeni çalışma koşulları altında kendini birey
olarak ifade edemeyen, kolektiviteden uzaklaştırılmış olan çalışanlarda ortak
amaçlan gerçekleştirebilmek için katılımın önemli olduğu izlenimi yaratmayı ve
işletme ile "uyumlu" çalışma yapmayı hedeflemektedir. Yani görüntüsel bir
işletme-içi demokrasiden başka bir şey ifade etmez.
Daha önce de belirtildiği
gibi TKY felsefesi, işletmelerde ürün elde etme süreçlerinde uygulanmak üzere
geliştirilmiş, daha sonra hizmet sektöründe de uygulanabileceği görüşü ortaya
atılmıştır. Gerçekten de TKY anlayışı eğitim işkolumuzda uygulanabilir mi? Şimdi
bu çok tartışılan sorunun yanıtını bulmaya çalışâlım.
Milli Eğitim Bakanlığı
(MEB)'nin Türkiye Kalite Derneği (KALDER) ile imzaladığı "Ulusal Kalite Hareketi
İyi Niyet Bildirgesi" ile MEB'nda da TKY'ne geçme çalışmaları
başlatılmıştır.
TKY'nin tanımından da
anlaşılacağı gibi üretilen mal ve/veya hizmetin müşteriyi memnun etmesi temel
ilkedir. Eğitimde TKY denilince akla ilk gelen, eğitimde mal ve/veya hizmet
nedir ve müşteri kimdir? sorusudur. Eğitimin ürünü nedir? Öğrencileri ne kadar
eğitim kurumlarının çıktısı kabul edebiliriz? Davranışlarındaki performans
düzeyi olarak bu kabul edilebilir, ancak unutulmamalıdır ki bir çıktının kalite
güvencesi sürecine konu olabilmesi için üreticinin o çıktının kaynağını
belirteme hakkı ve yetkisi bulunmalı ve bu üreticinin kontrolünde olmalıdır. Ve
yine hammadde seçilirken belli standartlar göz önünde bulundurulmalıdır. Bu
şekliyle sanayiden eğitime aktarılması pek olası değildir. Bunun için
öğrencilerin başlangıçta bir seçime tabi tutulması gerekir ki bu da eğitimde
eşitlik ilkesine terstir. Yine bu yönetim anlayışıyla öğrencileri garanti edilmiş
bir standarda göre üretmek mümkün değildir. Bu konuda Sallis'e göre " Eğitimi
bir üretim hattı olarak değil, bir hizmet olarak değerlendirmek daha yararlı
olacaktır". Bu kez de hizmet
kalitesinin nasıl değerlendirileceği gündeme gelir. Hizmet kalitesini
tanımlamak, fiziki bir ürünün kalitesini tanımlamaktan zordur. Hoşcan Ensari
hizmet ile ürünün farkını 6 maddede açıklamıştır:
1) Hizmette hizmeti veren ile alan arasında doğrudan bir ilişki vardır.
Her ilişki bir diğerinden farklıdır ve kalitesini veren ile alan belirler.
2) Hizmette kalitenin bir öğesi de zamandır. Zamanında verilmeyen bir
hizmetin kalitesi önemini yitirir.
3) Hizmetin üretilen mal gibi tamiri mümkün değildir.
4) Hizmetin tanımının zorluğu, müşteriye tam olarak neyin sunulduğunu
açıklamayı güçleştirir. Müşteri de hizmetten ne beklediğini anlamada güçlük
çeker.
5) Müşterilerin çoğunluğunun üst yöneticilere ulaşma olanağı yoktur.
Kalite düzeyini ilk ilişkiler belirler. Müşterinin örgüt hakkında görüşünü bu
belirler.
6) Başarı ve verimliliği ölçme hizmette zordur. Tek belirleyici müşteri
tatminidir.
TKY'ni bir hizmet olarak görüp, kabul edecek olursak; iş kurumunun
sağlayacağı hizmetleri ve standartları açık biçimde tanımlamak durumundayız.
Bunun müşteri gruplarıyla işbirliği içinde olması gerekir. Burada müşteri
grupları kimdir ? sorusu gelir akla.
TKY'de müşteri, Örgütten
mal ve/veya hizmet alan herkestir. Eğitimde müşteri, iki grupta ele
alınmaktadır. Birinci grupta "iç müşteriler" dediğimiz okulda öğrenim gören
öğrenciler, yöneticiler, öğretmenler ve diğer personel; ikinci grupta ise "dış
müşteri" denilince, hemen hemen tüm toplumu içine alan bir tanımlama
yapılmaktadır.
TKY ile okul yönetiminin
ilişkisine de şöyle açıklık getirilmektedir:
Eğitimde kalite okulun kalitesidir. Okulda kaliteyi sağlayacak öncelikli
kişi okul yöneticisidir. Okul yöneticisinin eğitim sürecini sürekli
iyileştirmesi, katılımcı bir yönetim anlayışını etkin kılması, yönetim alanında
uzmanlaşmış olması gerekir. Çalışanların başarı oranını yükseltecek olanaklar
sunması gerekir. Tüm bunlar için TKY felsefesinde şu sorular
sorulmalıdır:
Bu soruların yanıtlarını bulup,
gerçekleştirmek için yine TKY felsefesine göre bir okul yöneticisi nasıl
davranacaktır, inceleyelim:
1)
Örgüt vizyonunu yaratıp
tüm personele benimsetecek.
2)
Eğitim örgütlerine yeni
yöntem ve metotları tanıtacak.
3)
Sosyal ilişkilerin
önemini bilerek okulda iyi bir iletişim ağı kuracak, motivasyonu
yükseltecek.
4)
Personele
yardım ederek rol ve statülerini netleştirecek ve hizmet içi
eğitimi bütün öğretmenlere
sağlayıp, öğretmeni güçlendirecek.
Şimdi de TKY
felsefesini öğretmenler açısından ele alalım:
Okullarda öğretmenler
kalitenin en önemli öğesidir. Öğretmenin niteliği öğretmenin niteliğini doğrudan
etkiler. TKY' ne göre, öğretmenler bir yandan öğrencilerine danışmanlık
yaparken, kendini de eğitim programlarıyla yenileyecek, sürekli bir kalite
arayışı içinde en iyiyi yakalamanın yollarını arayacak. Eğitimde Tam Verimli
Çalışma konusuna Dr. Hayal (Özışıklıoğlu) KÖKSAL Toplam Kalite Yönetimi adlı
kitabında bakınız nasıl değinmiş: "Sürekli gelişim konusunda, sistem içindeki
her bir bireyin kendisini diğerleri için -ki bu bir arkadaş grubu, bir işyeri,
bir aile veya yaşamla ilgisi olan herhangi bir grup olabilir-sisteme ve
prosedürlere adaması gerekiyor"(sayfa 30). Şimdi eğitim emekçilerinin çalışma ve
yaşam koşulları içinde -yoksulluk sınırı düzeyinde bir aylık gelir ile- bu
kendini işine adamanın nasıl mümkün olduğunu sormak gerekir kendilerine... Bu
konudaki eleştirilerimiz ileride açıklanmaktadır.
Şimdi bir de öğrenciyi
TKY sürecinde inceleyelim:
"Öğrenci kendisine
sunulan eğitim-öğretim hizmetinin alıcısı durumundadır. Bu nedenle onu okulların
1. sınıf yurttaşı olarak görebiliriz" diyor Fevzi uluğ. Yine Hayal (Özışıkkoğlu) KÖKSAL’
ın sözleriyle TKY' nde
öğrenciyi tanıyalım: "öğrencilerin günlük denemelerle edinecekleri
bilgiyi önleyen engelleri yok etmek, okul idarelerinin görevi. Eğitimin her
safhasında öğretmen, öğrenci ile ilgili sürekli olarak dönüt alabilen ve başarısının derecesini
artırabilmek için sürekli gelişimin yollarını gösteren lider konumunda" diyor.
Yine aynı kaynaktan bir alıntı: "Sınıf öğretmeni ve öğrenciler bir sistemin
parçaları olarak önce bir odanın dört duvarı arasında, sonra daha geniş bir
mekan olan okul binasının içinde; okut bir okul sisteminin içinde; ayrıca okul,
aile ve toplum ortamı içinde; sonunda da tüm ulusun ve dünya ve de kainatın
içinde yer alırlar. Bu sistemlerden herhangi birinin optimizasyonu, yani
kapasitesinin en üst seviyesinde üretim yapabilmesi, diğerlerinin
fonksiyonlarına bağlıdır. Çünkü her sistemin çalışması, bütünü olumlu
veya olumsuz olarak etkilemektedir. Sınıf içi ve dışındaki her deneyim,
sınıftaki öğrenciyi etkiler". Ülkemizde öğrencilerin okut masraflarını
karşılayamıyor diye okula gönderilmediği, yaz tatilinde mezarlık da dahil birçok
alanda çalışarak okul masraflarını karşıladığı, insanların bakamadığı çocukları
yetiştirme yurtlarıma bıraktığı bir ortamda eğitimde kaliteyi nasıl
yükselteceğiz? Son on yılda MEB' na bütçeden ayrılan payın ortalaması %2.33'tür.
Bu bütçe ile mi?
Eğitimde
TKY' ni bir
de sendikal örgütlenme alanında inceleyelim:
Tüm buraya kadar
anlatılanlardan da anlaşılacağı gibi, TKY'nin eğitim uygulamasındaki zihniyet,
öğrenci odaklı eğitim söylemi altında, öğrenciyi ve velisini bir müşteri, okulu
üretim yapan bir fabrika, öğretmeni tedarikçi ve okul yöneticilerini de
pazarlamacı olarak gören sistemdir. Okullarımız daha çok piyasa kurallarının
geçerli olduğu ve piyasa ihtiyaçlarını karşılamak amaçlı üretim yapan kurumlara
dönüştürülmektedir. Bu sistem eğitimin özelleştirilmesindeki en önemli
basamaklardan biridir. Sonucunda da üniversitelerde yaşanan parafı eğitim
sürecinin benzerinin ilk ve ortaöğretimde de uygulanmasıdır. "Parası olan okur"
mantığı işlevsel hale dönüştürülmektedir. Anayasa’daki "herkese eşit-parasız
eğitim hakkı" ilkesi çiğnenmektedir.
TKY' nin eğitim alanında
uygulanması, MLO (Müfredat Laboratuar Okulları) projesi ile başlamıştır. Bu
proje 199 yılından itibaren Dünya Bankası tarafından finanse edilerek,
Türkiye'de de toplam 23 ilde 208 okulda uygulamaya konulmuştur. 20. 10. 1999
tarih, 4244 sayılı "MLO
Uygulamalarını Yaygınlaştırma Yönergesi" doğrultusunda tüm okullarda uygulanması
kararlaştırılmıştır. Ancak şimdiki uygulamada finansman veliye yüklenmiştir.
Projenin sözde amacı; eğitimde kaliteyi artırmak, yönetim ve eğitim personelinin
yeterliliklerini artırarak mesleki becerileri geliştirmek, kaynak kullanımında
daha etkili ve verimli olmak, teknolojik eğitimde etkin kullanımı
gerçekleştirmektir. Bunun okullarda uygulanması için Okul Gelişim Yönetim
Ekipleri (OGYE) kurulmuştur. OGYE'nin içinde okul idare temsilcisi, öğretmen
temsilcisi, öğrenci temsilcisi, veli temsilcisi, sanayi ve ticaret odaları
temsilcisi, sivil toplum örgütü temsilcisi yer almaktadır. Burada amaç
katılımcılığı geliştirmek olarak açıklanır. İdeal amaç ve hedefler sıralanarak
ve gerçek niyet gizlenerek eğitimin özelleştirilmesi beraberinde sözleşmeli
öğretmen uygulaması gelecektir. Bu iş güvencesini ortadan kaldırırken,
sendikasızlaştırmaya da neden olacaktır. Sözleşmeli öğretmenin iş kaygısından
dolayı ne kadar katılımcı olacağı, özgürce düşüncesini ifade edeceği
tartışılır.
Okullarda eski
yönetmelikler ve bürokratik ilişkiler, hiyerarşi, ücret sistemi aynen devam
ederken eski sistem ve programla yeni çözüm üretilebilir mi?
Bu projenin finans
boyutunun işyerlerindeki sosyal, kültürel etkinliklerden ve bağışlardan
sağlanacağı ileri sürülmektedir. Bu kadar önemsedikleri projenin para toplama ve
bağış ile gerçekleşmeyeceği açıktır. Genel bütçedeki eğitimin payını
artırmadıkça "eğitime katkı payı" adıyla toplanan paralarla eğitimin
sorunlarının bu projelerle çözülemeyeceği açıktır. (2001 yılıı bütçeden MEB'na
ayrılan pay %8.32'dir.) (Bkz. Ek 1)
Toplum temsilcilerinin
katılımında samimi olunsa idi, eğitim sendikalarının ve ilgili çevrelerin
(öğretmen, öğrenci, veli) projenin her aşamasında görüşü alınırdı.
Milli Eğitimi Geliştirme
Projesi çerçevesinde önerilen projenin MEB neresindedir? Ne kadar bütçe
ayırmıştır? Kaynak yaratamayan okullar ile erken uygulamaya geçen okullar
arasındaki eşitsizliğin sorumlusu kim olacaktır? Bu projeyle ırkçı, şoven,
gerici eğitim programını nasıl değiştirecek, mesleki yöneltme nasıl
sağlanacaktır? Üniversite önünde yığılma nasıl eritilecek, eğitimde
demokratikleşme nasıl sağlanacak, eğitim emekçilerinin ücretleri nasıl
olacaktır? Bu noktada öneri yok... Nitelikli ve verimli yetiştirilen
öğrenciler, bilimsel çalışmaların
yapıldığı yerler oluşturulmadıkça (üniversitelerde araştırmaya ayrılan
kaynakların kesildiği bir ülkede) ne bilgilerini ülke için kullanabilecekler, ne
de kendilerini geliştirebileceklerdir. Beyin göçü dediğimiz olay her geçen gün
artacaktır. 0 halde bu çalışmalar kimlere hizmet etmek için
yapılıyor?
Esnek üretim modeli üzerine kurulu TKY felsefesi ile eğitim-öğretim
sorunlarını aşmak mümkün değildir. Kaldı ki bu modelin oluşturulması ve uygulama
aşamasına geçilmesi de işin öznesi olan eğitimcilere ve onların örgütlü gücü
sendikalara danışılmamıştır. Bizlerin dışında, bizlerin uygulamamız için
oluşturulan bu model bize ancak bir dayatma olabilir. Biz eğitim-öğretim
sorunlarının aşılarak çağdaş bir eğitim düzeyini yakalama noktasında somut
önerilerimizi şöyle sıralıyoruz ve bu önerilerimizin yaşam bulmasında
ısrarcılığımızı her ortamda vurguluyoruz:
1)
Eğitim emekçilerinin
çalışma ve yaşam koşullarının düzeltilmesi, ücretlerinin
iyileştirilmesi.
2)
Çalışanların
örgütlenmeleri önündeki engellerin kaldırılması. Sendika Yasası'nın grev ve TİS
içerecek şekilde tüm kamu çalışanlarını kapsaması, özgürlükçü, demokratik ve
katılımcı bir anlayış ile yeniden düzenlenmesi.
3)
Kamusal eğitim hakkının
herkese sağlanması. Okul öncesi eğitimden yüksek öğretimin sonuna kadar eğitimin
parasız sağlanması,
4)
Eğitim, sağlık, sosyal
güvenlik gibi tüm sosyal alanların piyasa ekonomilerinin koşullarına terk
edilmemesi.
5)
Öğretmen yetiştirme,
meslek etiği ve istihdamı ile işe
almanın liberal ekonomik programlara göre değil, ülkenin ihtiyaçlarına göre
planlanması.
6)
Gelişen çağın
koşullarını ve bilimsel bilgiyi özümseyecek öğretmenin yöntemlerini öğretecek
öğretmenlerin yetiştirilmesi.
7)
Teknolojik gelişmeler
ile ortaya çıkan yeni bilgi araçları ve bilgisayarlı eğitim, öğrenme ortamlarına
taşınmalı, bunda da eşitlik ilkesi tavizsiz uygulanmalı.
8)
Nüfus artışı ve genç
nüfusun yüksek olduğu ülkemizde okul ve derslik sayıları, fiziki alt yapı,
yeterli sayıya ulaştırılmalı. (Sınıfların 30 öğrenci olduğu düşünüldüğünde 151
bin dersliğe ihtiyaç vardır.)
9)
Çalışanlar eğitimin her
aşamasında kararlara katılmalı. Kendi yöneticilerini kendileri
seçmeli.
10)
Eğitim-öğretim sistemi
8 yıl temel eğitim ve 4 yıl ortaöğretim olmak üzere toplam 12 yıl kesintisiz
olmalı.
11)
YÖK kaldırılmalı,
yükseköğrenim özerk, demokratik ve bilimsel bir yapıya kavuşturulmalı.
Üniversiteye giriş sınavsız olmalı.
12) Anti-demokratik yasalar, yönetmelikler, genelgeler
demokratikleştirilmeli;
cezalar ve sürgünler geri alınmalı, eğitim emekçilerinin siyaset yapması
önündeki engeller kaldırılmalı.
Sonuç olarak, eğitimde verimlilik ve kalite, tartışmasız, hepimizin
istediği niteliklerdir. Ancak eğitimin kendine has özellikleri, kamusal bir
hizmet olması da dikkate alınarak kar amacı gütmeyen, parasız ve eşit eğitim
kalıbı bir ön şart olarak kabul edilmelidir. Kalitenin artması için
sendikalarımızla işbirliği olmazsa olmaz koşuldur.
|