kRONİk

Anti kapitalist hareket ve enternasyonalizm

 

Bu satırları yazmaya oturduğum saatlerde, Belçika'nın başkenti Brüksel'de Avrupa Birliği'nin yıllık toplantısı başlamak üzere. Ve Avrupa'nın dört bir yanından on binlerce gösterici Brüksel'e varmış olmalı. Marksizm, ne zaman devrim olacağını veya hatta Ecevit hükümetinin ne zaman düşeceğini bile tam olarak öngörmeme izin vermiyor ama, kelleyi koltuğa alıp şu öngörüde bulunuyorum: Brüksel'de bugün ve yarın devasa gösteriler olacak.

Gösterilerin büyük olacağından kuşkum yok. İki nedenle: Birincisi, hem sendikaların hem anti kapitalist hareketin çok çeşitli diğer örgütlerinin hazırlandığı bu eylem, Fransa'dan, Almanya'dan, İngiltere'den Brüksel'e ulaşım kolay olduğu için, zaten büyük olacaktı. Ama ikinci bir neden de, anti kapitalist hareketi oluşturan çok çeşitli, çok farklı insanların tümünün Afganistan'da yapılanlar karşısında duyduğu müthiş öfke. Brüksel, AB'nin siyasetlerine karşı bir gösteri olmanın yanı sıra, Avrupa ilk çapında savaş karşıtı gösteri olacak.

Çağrısını sendikaların yaptığı Perşembe günkü gösteri, 9 Kasım'da Katar'daki Dünya Ticaret Örgütü toplantısında DTÖ'nün tüm siyasetlerinin altına imzasını atan ve Avrupa çapında, özellikle taşımacılık alanında, yeni bir özelleştirme dalgasını başlatan AB'ye karşı. Cuma günkü gösteri ise savaşa karşı.

Bu iki gösterinin birlikteliği, aynı yerde aynı zamanda yapılacak olmaları, büyük ölçüde aynı kitlenin her ikisine de katılacak olması, anti kapitalist hareketin en temel özelliğine işaret ediyor. DTÖ'nün uygulamaları, özelleştirme, işsizlik, savaş ve kapitalizm arasındaki doğrudan ilişkiyi marksistlerin uzun teorik tartışmalarla anlatması gerekmiyor artık; hareket bu ilişkiyi hemen kavrayıveriyor. DTÖ ve IMF'nin fakir ülkelere dayattığı borç ödeme programları ile Afganistan'ın bombalanması arasındaki ilişkiyi hemen kuruveriyor; bu ikisinin aynı sistemin ekonomik ve askeri yüzleri olduğunu anlıyor.

Türkiye'de, küreselleşme Amerika'nın üçüncü dünya ülkelerine dayattığı bir şey olarak algılanıyor çok zaman. Dünyadaki emperyalist hiyerarşinin tepesinde Amerika'nın oturuyor olması açısından, bunda bir gerçeklik payı var. Üstelik, Türkiye veya Arjantin'den bakınca tamamen öyle görünüyor. Ama şunu gözden kaçırmamak gerek: Neo-liberal politikalar (yani piyasanın tam egemenliğinin kurulması, devlet harcamalarının ve özellikle sosyal harcamaların kısılması, iş yasalarının sermayeden yana değiştirilmesi, özelleştirme ve bunun yarattığı işsizlik) ilk ve en hızlı olarak Batı ülkelerinde uygulanmaya başlandı. Özal bu politikaları Türkiye'de 1980'lerin ortalarında gündeme getirdiğinde, Amerika ve İngiltere'de Reagan ve Thatcher zaten yıllardır uyguluyorlardı. Küreselleşmeyi Batı'nın fakir ülkelere uyguladığı bir şey olarak görmemek gerek, böyle görürsek çok önemli bir yanı eksik kalır (ve Türkiye'de çok yaygınca görüldüğü gibi, milliyetçi çözümler aramaya savruluruz). Küreselleşme, adı üstünde, salt fakir ülkelerde değil dünyanın bütün ülkelerinde uygulanan bir politikalar yumağından oluşuyor. Bu politikaların temel amacı, çokuluslu sermayenin önündeki tüm ekonomik, yasal ve diğer engelleri ortadan kaldırmak. Amerika'da da kaldırmak, Türkiye'de de kaldırmak. Bu nedenle, küreselleşmenin etkilerine karşı direniş, doğal olarak, hem Amerika'da, Avrupa'da, hem Türkiye'de yükseliyor.

Bugün Brüksel'de toplanan hareket bu ilişkiyi de kolayca yakalayıveriyor. Batı'da yoğunlaşan sömürü, kötüleşen iş koşulları, imha olan çevre ile Afrika'daki açlığın, Latin Amerika'daki sefaletin ve Afganistan'daki savaşın hep aynı sistemden kaynakladığını çakıyor.

Türkiye'den bakınca, Batı ülkelerinde herkesin tuzu kuru sanıyor insan. Oysa, şöyle düşünmek gerek. Türkiye'de küreselleşme sürecinin bu son aşamasından önce de zaten doğru dürüst bir sosyal devlet yoktu, zaten çok vahşi, acımasız bir kapitalizm yaşanıyordu. Amerika ve Avrupa'da ise, işçi sınıfı İkinci Dünya Savaşı'nın sonundan ta 1970'lerin ortalarına kadar, genel olarak, her yıl gelir düzeyinin yükselmesine, yaşam koşullarının iyileşmesine alışmıştı. Her kuşak, çocuklarının kendilerinden daha iyi bir yaşam bulacağına inanıyor ve bunun gerçekten de böyle olduğunu görüyordu. "Amerikan rüyası" bu maddi temel üzerine kurulmuştu. Oysa, 1980'lerle beraber, gelecek yılın, gelecek kuşağın hep daha iyi olacağı beklentisi karşılanmaz oldu. Dahası, 20 yıl kadar süren bir gerileme/yenilgi dönemi boyunca, reel ücretler düştü, iş saatleri uzadı, koşullar kötüleşti. Bir İngiliz işçisi artık hem özelleştirme sonucu işsiz kalabiliyor, hem de işsiz kaldığında artık karnını doyurabilecek kadar devlet yardımı alamıyor. Tüm kamu yoklamalarına göre, artık Amerikan işçi aileleri çocuklarının kendilerinden daha iyi yaşayacağına inanmıyor. "Amerikan rüyası" yok artık. Tek çare direniş.

Zaten hep kötü koşullara alışmış olanlar, koşullar daha da kötüleştiğinde ille de isyan etmez; moralleri bozulabilir, boyunları daha da bükülebilir. İyi yaşamaya alışmış olanların, büyük beklentileri olanların ise, koşullar kötüleştiğinde isyan etmesi olasılığı çok yüksektir. Bu nedenledir ki, direnişin Batı'da patlak vermesini şaşırtıcı bulmamak gerek.

Bir de şu var. Geçen ay George Bush Alaska'daki bir ulusal parkın (yani sit alanı gibi, korunmaya alınmış bir bölgenin) büyük bir kısmını petrol aramalarına açtı. Amerikalı bir gencin, çevrenin imhası ile petrol şirketlerinin kârı ve politik sistem arasındaki ilişkiyi kurmaması mümkün mü bu durumda? Dedim ya, küreselleşme sadece Hasankeyf'i sular altında bırakmıyor, sadece Bergama'da toprağa siyanür bulaştırmıyor, Amerika'da da aynı şeyleri yapıyor. Direniş bu nedenle küresel.

Guess? Inc adlı Amerikan tekstil şirketi California'daki beş tane fabrikasını kapatıp binden fazla Amerikalı işçiyi işinden atıp Meksika, Peru ve Şili'de fabrikalar açınca, Amerikan tekstil sendikalarının ilk tepkisi milliyetçilik (hatta ırkçılık) olabiliyor. Fakat Guess? Inc'in Peru'daki işçilerine günde bir dolar ödediğini öğrendiklerinde (sendikalar böyle şeyleri araştırmayı artık ihmal etmiyorlar), öfke Perululara değil şirkete yöneliyor. Aynı zamanda, bu bilgiyle silahlanan, öfkelenen Amerikalı gençler, hem Amerikan işçilerini işsiz bırakan hem Perulu işçileri sefalete mahkum eden Guess? Inc'in ürünlerini giymemeye başlıyorlar. Çokuluslu sermayenin California'da yaptıklarıyla Peru'da yaptıkları arasındaki doğrudan ilişki kolayca kurulmuş oluyor.

Küreselleşme ile savaş arasındaki ilişki de böyle. İkiz Kulelere saldırının hemen ardından, daha Amerikan uçakları Afganistan'ı bombalamaya başlamadan önce, Avrupa'nın tüm büyük kentlerinde savaşa karşı dev gösteriler yapıldı. Roma'da 150 bin kişi yürüdü, Londra'da Ekim'de 60 bin, Kasım'da 100 bin kişi. Her iki kentte de, bunlar son 10-15 yılın en büyük gösterileriydi. Niye? Çünkü anti kapitalist hareket hemen hemen hiç fire vermeden savaş karşıtı harekete dönüştü.

İşte bu nedenle kehanette bulunmaktan hiç çekinmiyorum: Bugün ve yarın Brüksel'de devasa yürüyüşler olacak.

• Roni Margulies

 

Sosyalist İşçi Anti Kapitalist Kadın Özgürlüğü Troçkizm
DSİP Tartışma Forumu
IMF'ye Hayır! e-Grup