|
11
Eylül sonrası MEDYA
"Savaşta verilen ilk kayıp gerçeklerdir."
11
Eylül intihar saldırıları en başından beri medyanın ilgi odağını oluşturuyor.
Terör uzmanları, stratejistler, köşe yazarları, profesörler... Televizyon
ve gazetelerde bitmek bilmeyen yorumları ve tahminleri takip ediyoruz.
Hem bu sefer sadece Türk medyasını değil, çeşitli gazetelerde çıkan sayfalar
dolusu çeviri sayesinde tüm dünya medyasını. Economist, Independent, New
York Times, Liberation, Le Monde... neredeyse gün be gün Türkiye'de de
okunabilen gazeteler. Peki 11 Eylül sonrası süreci Türkiye ve dünya medyası
nasıl değerlendirdi? Yapılan temel vurgular neler oldu?
Türkiye’de
medya
Türkiye
medyasının devletle iç içeliği bilindik bir konudur. Alınan kanunsuz krediler,
dev tekellerin çıkarına yapılan gerçek dışı haberler, egemen sınıfın yılmaz
savunucusu köşe yazarları on yıllardır medyanın karakterini çizmiştir.
11 Eylül sonrası, yas havası içinde yapılan yorumlar da bunu bir kez daha
gösterdi. New York için yakılan ağıtlardan tutun da "Ben Dünya Ticaret
Merkezi ikiz kulelerindeyken" diye devam eden makalelere kadar, yazılabilecek
bütün sahte manzumeler yazıldı. Kuşkusuz ki bunun en iyi örneklerinden
biri 28 Eylül'de Star TV'de Siyaset Meydanı'na çıkan Buket Uzuner. New
York'un bir düş kenti olduğunu anlata anlata bitiremeyen Buket Hanım "İyiyseniz,
New York'da başarırsınız, her türlü olanak önünüzde" gibi cümlelerle
hem bize ABD'nin ne kadar da mükemmel olduğunu, hem de yaşanan şokun büyüklüğünü
aktardı. Anlaşılan Brooklyn'in ya da siyah gettolarının sokaklarında hiç
dolaşmayan Buket Uzuner kendisini bu sahte imparatorluğun doğal sahibi
sanıyor.
Aynı
manzume 13 Eylül 2001 tarihli Hürriyet gazetesindeki köşesinden Serdar
Turgut'la devam ediyor. "Kalbimin derinliklerinde her zaman sakladığım
ve saklayacağım bir sevgiyle bağlı olduğum şehre yapılanları büyük bir
acıyla izledim önceki gün." diye başlayan yazı, "Nasıl olur
da böyle bir saldırı olabilir?, Nasıl olur da o mükemmel ikiz kuleler
çöker?" diye incelemeye başlıyor. Kulelerin nasıl olup da çöktüğünü
aklı almayan Serdar Turgut sonunda gerçeği buluyor. " Dikkat ederseniz
koskoca uçak çarptığı anda bile bina sarsılmadı. Bu bina ancak belirli
bölümleri, son derece ince detayda tahribat aldığı zaman çökebilir. Teröristler
bu bilgiye sahiptiler." Serdar Turgut'un inşaat mühendisi edasıyla
yaptığı yorumlar sürekli Amerika'nın ne kadar büyük ve yüce olduğu sonucuna
çıkıyor.
Benzer
bir ruh hali Star gazetesi yazarı Fatih Çekirge'de de hakim. Aynı gün
yazdığı yazısında Sayın Çekirge "Binlerce Amerikalı'nın ölümüne neden
olan bu saldırıya elbette misliyle cevap verilecektir..." diyor.
Ona göre, bu yüzden masum halkların katledilmesi gayet meşru ve normal,
ABD'nin "kişisel" cevabı tabii ki bir hak. Bunu anlayamayanlara
çok kızıyor Çekirge: Onlar "Büyük devlet olmakla küçük devlet olmak
arasındaki farkı bir türlü kavrayamamışlardır..." ve dayanamayıp
olayı Öcalan'a bağlayıveriyor: ABD gibi büyük bir devlet " kısa vadeli
çıkarlar için, o teröristin cezasız bırakılmasına izin vermez." Yani
küçük çocuk TC, abisi ABD'den öğrenmeli. 30 bin kişi yetmez daha çok kan
...Daha çok kan...
Bir
başka ilginç yorumu da Milliyet gazetesi yazarlarından Güneri Civaoğlu
yaptı. İşe teknolojiye dayalı istihbarat ağını genişletmeye çalışan CIA'yi
eleştirerek başlayan Civaoğlu, ardından bir görev bilinciyle CIA'ye akıl
vermeye başladı. "Siz de MİT gibi insana dayalı istihbarat ağınızı
genişletmelisiniz. En iyi istihbarat ağı ajanlar ağıyla sağlanır."
"Biz Apo'yu yanındaki ajanlarımız sayesinde yakaladık." CIA'ye
sapık ruhlu ajanlar yetiştirmesini salık veren yazarımız, anlaşılan MİT'in
JİTEM'in öldürdüğü yüzlerce ve binlerce masum insandan, uyguladığı dünyaca
ünlü işkencelerden habersiz. Bu iki yüzlülük bitmek tükenmek bilmiyor.
Yukarıdaki
azılı işçi sınıfı düşmanlarının istediği bir tek şey var: Bütün dünya
ABD'nin ardında sıraya girsin, ABD'nin "sarsılan" prestiji "teröre
karşı birleşik cepheyle" yeniden sağlansın. Bunun için binler, on
binler ölsün çok mu? Afganistan mı bombalanıyor, bombalansın. Gelir adaletsizliği
daha da mı artıyor, artsın. Füzeler çocukları mı öldürüyor, öldürsün.
Yeter ki terörden hesap soralım! Bu şakşakçılık ve iki yüzlülük dünyada
eşine benzerine az rastlanır bir olgudur. New York için ağlarken Kabil
için gülmek ve bunu adeta George W. Bush'dan da iyi yapmak ancak Türk
medyasının işi olabilirdi.
Oysa
11 Eylül'de Dünya Ticaret Merkezi'nde yakınını kaybedenler bu intikamcı
güruhun asla anlayamayacağı bir ruh haline sahipti. Saldırıda oğullarını
kaybeden Phyllis ve Orlanda Rodriguez, Bush'a yazdıkları mektupta atılan
savaş naralarının acılarını azaltmayıp daha da artırdığını yazıyordu.
Kendi acılarının başka ana babaların acılarına mazeret yapılmasını istemeyenler,
terörizme barışçıl ve akılcı çözümler bulunmasını istiyordu. Amerikalı
emekçilerden yükselen ilk çığlık "trajediyi savaşa dönüştürmeyin"
idi.
New
York'un güzelliğini yaratanlar, bu "güzelliğin" sefaletini,
"serbest piyasanın" tutsaklığını çok iyi biliyorlar. Bu yüzdendir
ki 1999 Seattle'ında adaletsizliğe karşı Dünya Ticaret Örgütü'nün toplantısını
basan on binler, bu kez de İkiz Kulelerin enkazının yanında Pentagon'da
ve onlarca ABD kentinde "savaşa hayır!" diye gösteriler yaptılar.
Bir çok Batı kentinde 11 Eylül'den sonra son on yılların en büyük gösterileri
yapıldı.
Dünyada
medya
Biraz
da dünya medyasını incelersek, CNN, Fox News gibi TV kanalları, katı cumhuriyetçiler,
Henry Kissinger gibileri ve bulvar basını hariç görece olumlu bir tutumla
karşılaşıyoruz. Batı medyasında 11 Eylül sonrası baskın eğilim, terörün
sebeplerini, on yıllardır süren ABD dış politikasında aramak oldu.
15-21
Eylül 2001 tarihli The Economist gazetesi, "ABD yönetimi ektiğini
biçti" başlıklı yazısında gözden kaçmaması gereken bir olgu olarak,
ABD'nin Afganistan politikasını eleştiriyor ve mücahitlere yapılan yardımları
anlatıyor.
13
Eylül 2001 tarihli The Guardian'daki Saumas Milne imzalı yazıda ise ABD'nin
"yeni dünya düzeni" kurulurken tüm dünyada uyguladığı terör
ele alınıyor: "ABD, küresel, mali ve ticari sistemi kendi çıkarları
doğrultusunda yeniden şekillendirdi; kendine uymayan anlaşmaları fırlatıp
atıverdi; dünyanın dört köşesine askeri birliklerini yolladı; Afganistan'ı,
Sudan'ı, Yugoslavya'yı, Irak'ı bombaladı; kendine boyun eğmeyen rejimlere
ağır ambargolar uyguladı ve Filistin İntifada’sı yükseldikçe İsrail'in
Gazze ve Batı Şeria'daki 34 yıllık gayrı meşru askeri işgaline arka çıktı".
Yazı terörün ancak sosyal adaletsizlik ve eşitsizlik kalkınca sonlanacağı
vurgusuyla bitiyor.
Edward
Said'in 16 Eylül 2001'de The Observer'daki köşe yazısı ise, işe savaş
tamtamlarının anlamsızlığıyla başlıyor. "Herkes bunun terörizmle
savaş olduğu görüşünde. Ama nerede, hangi cephelerde ve hangi somut sonuçlar
için? Bunlara cevap verilmiyor, karşımızda Ortadoğu ve İslam'ın bulunduğu
ve terörizmin yok edilmesi gerektiği ima ediliyor, o kadar." "Şu
anda gereken daha fazla savaş tamtamı değil durumun mantıklı biçimde anlaşılması."
"ABD karşıtlığı, bir modern toplum nefreti ya da teknoloji kıskançlığından
ziyade, dayatmalarını, müdahalelerini, gaspları kapsayan bir olaylar örgüsünden
kaynaklanıyor." diyen Edward Said yazı boyunca ABD'nin tüm dünyada
işçi sınıfına ve halklara uyguladığı devlet terörünün teşhirini yapıyor.
The
Independent yazarı Robert Fisk ise 18 Eylül tarihli "Vietnam'dan
beter olabilir" başlıklı yazısında ABD'nin Afganistan'da işinin ne
kadar zor olduğunu anlatıyor. Toplam dünya kara mayınlarının onda birinin
döşeli olduğu bir ülkede hem askeri müdahale kolay değil, hem de yaklaşık
on yıldır süren iç çatışmalardan dolayı istikrarlı bir rejim kurabilmek.
The Guardian'da ki başka bir yazısında Robert Fisk, masum insanların katledilmesinin,
savaşın İslam'a karşı olduğu fikrini güçlendirdiğini yazıyor.
Dilbilim
profesörü Noam Chomsky ise verdiği çeşitli röportajlarda, şimdi çok daha
korkunç olasılıkların gündeme geldiğini, ABD'nin girişeceği hareketin,
belki şimdi yaşanandan çok daha korkunç boyutta tepkilerin tetiği olacağını
ortaya koyuyor.
ABD'li
ve Avrupa'lı yazar ve aydınlardan gelen bu tepki kuşkusuz ki savaş yanlılarına
şu veya bu ölçüde destek veren Türk medyasına göre kıyaslanmayacak derecede
ilericiliği barındıran bir tepkidir.
Bir
çok yazar 11 Eylül sonrasında ve Afganistan savaşı süresince savaşa mesafeli
bir tutum aldı. ABD'nin karanlık sicilini sorguladı. Latin Amerika'daki
darbe tezgahlarından Ortadoğu'daki kanlı müdahalelere kadar ABD'nin terör
dosyası böylelikle yeniden gündeme geldi. Büyük ölçüde kitlesel savaş
karşıtı hareketten cesaret alan bu ve benzeri yazarların savaş konusundaki
tutumu önemlidir.
Neo-liberalizmin
1990'ların başından beri dünya çapında uyguladığı gerek ekonomik, gerek
askeri politikaların geniş kitleler nezdinde giderek teşhir olması doğal
olarak yeni bir aydınlar kuşağının öne çıkması sonucunu veriyor. Naomi
Klein, Tarık Ali, George Monbiot, Immanuel Wallerstein, Samir Amin, Robert
Fisk, Edward Said, Noam Chomsky bunlardan sadece bir kaçı. Kapitalizmi
çeşitli yönleriyle sorgulayan bu yazarlar, çeşitli ölçülerde de anti kapitalist,
savaş karşıtı harekete de yön veriyorlar. Türkiye’de gözlerini uluslararası
harekete çevirmiş örgüt ve çevreler de bu yazarları dikkatle takip ediyor.
Hatta son dönemlerde çeşitli çeviri dergileriyle bu iş sistematik hale
getirildi.
Türkiye
solunda yaygın olan yanlış fikir, bu aydınlar kütlesini yeni solun kendisi
sanmaktır. İdeolojik-politik olarak üçüncü dünyacılıkla liberalizm arasında
salınım gösteren bu kütle anti kapitalist hareketin kazanmasını sağlayacak
fikirlerden fersah fersah uzak. Robert Fisk dünyaca bilinen bir liberaldir;
Orta Doğu konusunda zaman zaman doğru şeyler söyleyen bir liberal. Liberaller
anti kapitalist hareketin kazanmasını sağlayamazlar. Noam Chomsky ise,
yine dünyaca bilinen anarşist bir yazardır.
Anarşist
bir yazardan nasıl kazanacağımızı öğrenmeye çalışmak ise boş bir çaba.
Geçmişinde bir dönem troçkist olmuş Tarık Ali bugün İngiltere'de çıkan
New Left Review isimli, oldukça sağ fikirler içeren bir derginin editörlerindendir.
Benzeri şeyler Edward Said, Samir Amin için de geçerli.
Bunları yeni sol sanıp kendinizi ona göre şekillendirmeye çalışmak,
doğru fikirleri bu entelektüellerden öğrenmeye çalışmak, sonu fiyaskoyla
bitecek bir yolun başlangıcıdır. Bu arada bizim çeviri dergilerimizin
yazı kurulları, örneğin Howard Zinn gibi daha sosyalizan entelektüellerin
yazılarını çevirmeye dahi gerek duymamaktadır.
Oysa
anti-kapitalist hareketin, işçi hareketinin nasıl kazanacağını bulabilmek
için ezberi bozmaya, yeni bir şeyler aramaya gerek yok. İşçi sınıfının
tarihsel sorularının yanıtları, onun kendi geleneği içinde saklıdır. Bunu
ise ancak işçi sınıfının 150 yıllık deney birikimini bünyesinde billurlaştıran,
işçi sınıfının hafızası olan bir örgütlenme yapabilir. Bu ise Cliff'in
deyimiyle, devlerin omuzlarına çıkmadan olmaz. Marks'ın, Engels'in, Lenin'in,
Rosa'nın, Troçki'nin, Gramsci'nin omuzlarında yükselen hareketin içinde
bakmak gereken entelektüeller Alex Callinicos, Chris Harman, Lindsey German
gibi Uluslararası Sosyalist Akım'ın entelektüelleridir.
Öğrenmek
gereken yer gerçek Marksist gelenektir.
•
Erkin ERDOĞAN
|