Odamda dolandım, içerde misafir vardı, beni bekliyorlardı sabırsızlıkla. Ben orada değildim, ama arkadaşımda da değil...
Misafir gidene kadar masada oturdum, gözlerim dolu, bekledim gitmelerini. Gülmem gereken yerde gülümseyip görevimi yerine getirdim. Misafirler bir misyonun parçası gibi üzerlerine sorumluluk bildiklerini yerine getirdiler, "bizim köylü" oldular, o köy kültürü için çalışan entellektüel, bilen insanlar oldular. Çığlık çığlığa bir konuşmaydı. Çığlık çığlığa ben onları dinledim, aklımda cümle kurmaya çalışırken...
Bir de baktım ki, gelen mesaj beklediğim değil...
Gidip geldim...
Onu anlamak ile kendimi anlamak arasında yok denecek kadar ince bir çizgi vardı, tutturamadım.
Onu elimde çiçeklerle beklemiyordum elbette, elimde kılıç da yoktu ama alçakgönüllülük giyinmemiş bir cümleyle davet edilmek istemezdim... "Seni özledim" gibi, gidişin nedenleri yok sayılırmışçasına gönderilmiş bir davet, "gidişin bana da koydu" ile hafiflemez... Hafiflemedi. Sorun beni özlemesi değildi, meze olarak bulunmamam hiç değil.
Ama, ne zaman düşünsem, içimde bin parçaya bölünmüş bir tarafım sancır... Zor kapatırım kapısını cereyan yapan odanın...
Yaralayan sözler gibi
Silinmeyen izler gibi
Birbirini gözler gibi
Zor, zor günler...