Bu gün bir başka yorgunluk var üzerimde. Artık silmekten burnum kızarmış, başımı omuzlarımda tutacak güç tükenmiş durumda... Dün yazdığım e-mektubu hatırladım da...
Mektubu gönderdiğim arkadaşımla da bütün gece ICQ'da konuştuk. Orası Londra burası İstanbul aramızda bir hat... Karşılıklı söylemek istediğimiz, sormak istediğimiz o kadar çok şey varmış ki, birbirimizin yazılarına yetişemedik yazmaktan bazen...
Ne kadar çok şey söyledim bir gecede diye düşündüm... Kafasında ben karmakarışık mıyım acaba (bunu okur ve cevabını gönderir şimdi huni)?
Huni dedim ya, bu isim onun adından devşirme... benzemese de ona çok yakışıyor bu isim, artık özdeş. Şimdi memo diye bir kahraman ( :) ! ? ) var onun hayatında... Londra'da buldu...
Raylar üzerindeki seyrine devam ediyor tren, tik, tik, tik. Öylesine, sıradanlığı bozmadan... Bir zamanın karmaşası şimdinin yeni sıradanı oldu... Hayatın devam etme dürtüsü, en sarsıcı gerçekleri bile soğurdu. Buradan nere varıyoruz... ICQ'da konuşurken bir ara "sen ne kadarsan hayat da o kadar", "sen kendinde tıkanırsan hayat da sıkıyor" şeklinde cümleler geçti. Şimdi bunlarla, yani kendimle başbaşayım.
Bir şeyleri fazladan mı söyledim acaba diye düşünüyorum, çünkü ne olursa olsun bendeki yerini bulabilir mi bir gerçek, onu yaşamayan bir başkasında? O da zaten hemen savunmaya geçti ve ben dindirmek için adrenalinini biraz terledim...
Huni'min (dünya güzeli) orada adı Eric olan bir gay arkadaşı var. Ailesine, Belçika'da baskılar ve eşcinselliğin yaşama şekline tepki niteliğinde oraları bırakıp İngiltere'ye gelmiş. Hoyrat ilişkilerden ve sanırım her şeyin sadece "sex"e dayalı yaşanmasından son derece rahatsız ve bu nedenle kimse ile birlikte değil... Son duyduğum ev-iş arasında umutlu umutlu mekik dokuduğu...
Ona şans diliyorum...
Kendime de...