Kent ve Tuz'u okudum (Gore VIDAL'ın).

Anlatımı ve edebiyatı istediğim kadar olmasa da konusu itibariyle kitaba girdim. Kitap, kahramanın sadece bir günde yoğunlaştırdığı aşkını tüm hayatı boyunca kendine rota çizmesi üzerine kurulu. Bu bir günlük duygu yoğunluğuna istinaden beklediği ya da aradığı o insan, sonunda ondan uzak, o günü aynı dille anlamlandırmamış ve "nihayet" gününde yabancı düşmüştür.

İlginç bir kitaptı.

Şimdi Eşcinsel Erkekler (Yirmi Beş Tanıklık)'i okuyorum (Murat HOCAOĞLU'nun).

İlginç ve çok Türkiye. Kitabın amacına aslında uygun fakat gerek koşullar gereğince literatüre uygun olmadığını düşünüyorum (ki bu konuda yazar da aynı doğrultuda açıklamalar yapmış). Çok Türkiye'den kastım, bir eşcinsel kimliğin yaşanmasından çok bir Türkiyelinin yaşamı algılamasının baskın olduğudur kitapta. Kendi içinde eşcinsel yaşam biçimi sorgulayan bir bütün taşıyor olmasına rağmen bir toplam olarak en görünür yanının; "farkı" yaşam biçimine dönüştürmüşsek de bizim kendi "bir arada yaşama kültürümüzün" ağırlığınca belli olduğudur bence. Heteroseksüel erkek formülünde yaşanmaya çalışılan ve onun doğruları çerçevesinde korku geliştiren, bunu elbette başka bir örnek ya da kendimiz olmaya fırsat bulamadığımızdan yapmak durumunda kalan insanlar olduğumuzu anlatıyor bana. Kitaptan sonra bu gibi nedenlerden dolayı bir azınlık olma durumun nasıl oluştu(ruldu)ğunu daha iyi anlayabiliyorsun.

Sonra kendi zamanlarımda aradım bütün bu anlatılanları, pratikleri benimkilerle az biraz örtüşen fakat sorgulamalarımızdaki, çözümlemelerimizdeki fark nedeniyle aynı yere konumlandırılamayacağımızı düşündüm. Ben bir aşkın içinde elimden gelen gayretlerle var olmaya çalışırken ve bunu sadece kendimle ilişkilendirmeye çalışırken Kent ve Tuz'da uzak düştüğüm, seyrine yakın durduğum, Eşcinsel Erkekler içinde ise kendimi uzak tuttuğum yaşam örnekleri ile tanıştım.

Sevgimi benzetmem mümkün değil, nedenlerini benzetmem de mümkün değil, adına özetle aşk diyor olmamızın, aşk dediğimiz her şeyi birbiriyle benzer ya da kıyaslanabilir bulmamız gerekmediğine daha çok işaret etti bende bu iki gün.

İçimde bir sır gibi tutmadığım ve zaman zaman taşıp ona da bulaştırdığım, hızımın onun tarafından sıkca (bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek, kontrollü ya da kontrolsüz) kesildiğini söyleyebilmem beni onlardan ayrı bir yere koymuyor. Tüm rağmenlere karşın bana ya da ona özel her şey, başka birindeki "aynı olması muhtemel" duyguda aranmaya başlandığında benden uzaklaşıyor ve özne olmaktan çıkıyor. Özeli irdeleyecek kadar derine inmemiş olsa da kitap, elimde bir sancak varsa da bunun altında ancak ben imza atmak isterim nedeniyle "ne kendimi ne de aşkımı" oralarda ya da başkalarının hayatlarında aramam. Genellemelerin ve büyük toplumların; insanların doğal olmaları durumunda yan yana düşmeleri ile oluşması gerektiği ve ancak böyle gerçekten bir küme oluşturabileceği kanısındayım. Herkes aynı duygusunu "en önde" yaşamadığı sürece o duygu var diye bir çatı altında toplanamaz bence...