Bir akşam vakti soylu(!) bir yemeği, en önemsemez ifadeyle terk etmek ve “bu kuyu sizin, buyurun” der gibi dönüp gitmek için zaman kolluyordum ama, yemeğe gelen son misafirin gözlerinde gördüğüm tanıdık tat, sanki yıllar öncesine dayanan hasretin, o kişinin geçmişiyle bir ortak çalışması gibi kasıtlı duruyordu masanın başında.
Olmaza kilitlenmiş düşler toplamı dolusu umut, izlemeye dikilmiş bir nöbetçi ve seni umursamayan bir zaman eşliğinde görev tanımları, gerekliliklerin yerine getirilmesini bekliyordu.
Ne kadar da bir sürecin gerekeni olmak durumu vardı bu döngüde. ““Pardon, sözleriniz ne kadar da İlkay” desem anlar” kadar kasıttan eminim desem yeridir.
Türkü dinleyen kimliklerin ortak duruşu mu bu yoksa hayata?
Ey hayat, sen şavkı sularda bir dolunaysın, aslında yokum ben bu oyunda, ömrüm beni yok saysın...
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
İşyerinde sinirden çıldırıyorum.
Nefret ediyorum insanlardan, olanlardan, benden uzak olmak durumunda olan güzel erkeklerden ve en çok onların arasına mecburi onsekiz ay gitmek zorunda oluşumdan, bu yakınmamın “bitirseydin okulu olmayacaktı” şeklinde cevaplanmasından, hassasiyetsizlikten, aç kurt gibi eline gelecek yetkisiz insanları bekleyen kişiliği doyurulmamış sakat insanlardan, onların bu kadar çok olmasından, her biri ile tek tek ilgilenemeyecek kadar az vaktimin olmasından, bu az vakitte de istediğimi yaşatmamak için çırpınmış bunca zamanlık gelenek görenek ve bilumum salaklıktan.... vs
Her şeyden vazgeçmiş, sokakta bir dilenci olmak istiyorum... tek derdim yaşamaya devam etmek istemek...