Bir akşamın içinde çekildi teslimiyet bayrağı. Her şey o kadar da dünyaya aitti ki, sanki hayat denen meşguliyet nefes alıyordu...

Sonu olmayan aşkların gebeliklerine koyulmuş biri için aşka kavuşmak, aşkın diğer nefesi için anarşistçe bir durumdur. Ortalık o kadar vahşet kokuyor ki; egemenliklerin, mecburiyetlerin, alternatiflerin, tercihlerin, genel kabullerin, alışkanlıkların... vs. Laf yerini bulmasın diye kimsenin anlamadığı bir dilde söylenebiliyor hissettiklerim...

Sanki ben bir engebeli yolum, aşk beni binlerce kez sınamış gibi tanıdık yaklaşıyor. Öyle bir teni var ki aşkın, kadife gibi yumuşacık dokunuyor engebelerime, kıvrıldığım yerde kıvrılıyor, duymayı en çok istediğim sözleri söylüyor, üzerime örtünüyor... Sarılmak istiyorum ona, hatırlıyorum ki bu benim tuzağım kendime. Dilime gelmiyor doğru sözcükler, inciniyorum, kendimi incitiyorum...

Bütün bu kokuyu, odamın sarıyla loş aydınlatılmış şarap kırmızısında saklıyorum. Saklıyorum çünkü en narin, çocuk olduğum, aşık olduğum, yalnız olduğum zamanlarımın pürüzlerinin üzerinden geçiyor kırmızı, kadife gibi dokunuyor... Odamdaki aynada aksini görüyorum ve biliyorum ki gerçek değil, ama oradan açılıyorum dünyaya her seferinde ya da umut hep o aynadan sızıyor içeri, yüzüme vuruyor...

Hiç gözlerinizi kapatıp romanlar okudunuz mu, okuduğunuz hayatlardan aldığınız zenginliği kendinize sundunuz mu?

Hayat çözülemeyen bir matematik sorusu kadar hüzünlü çoğu zaman; onu çözmek için kurduğumuz kurallarla onu anlamaya çalıştığımızdan mıdır, yoksa kendimizi “biliyorum”’a hapsettiğimiz için midir, bir tarafında yalnızlık saklı duruyor tablonun... Bir şiir, yazıya dökülmek üzere kağıt kalem bulmaya çalışan birinin, kağıt kalem bulmak için harcadığı beyin alanında saklı durabilecek oysa...

Sanki her şeyde yağmur kokusu var. Yağmurda temize çekilmiş gibi yeşil, nereye yürüsem önümden akıp gidiyor. Dinliyorum, sessizliğin izniyle söyledikçe, ben dinledikçe söylüyor, yüzü en sevdiğim yüzleri takıp çıkarıyor anlatmaya çalışırken. Bayılıyorum anlatmaya çalışmasına...

Kulağıma kırılmaya müsait incelikte, kişilikli bir sesle geliyor aşk. Kaydediyorum. Ne zaman lazım geldiğinde mırıldansam tutturamıyorum tonunu, bir oğula kayıyor aşk, bir hayatta...

İlk adımlarını, bana baba deyişini, seni sarışımı içime, özgürlüğünce karşı gelişini gördüm oğlum... Beni kucaklayışını, sevdiğini söyleyişini gördüm, dağlar kadar görkemim ve hasretler kadar uzağımsın ama sesini duyuyorum aşık olduğunu söyleyişinin, ne dersin içimin serinliği; özgürlük, aşk, hayaller, öyküler, sevinçler alıyor seni elimden, yaşamak alıyor, dürüstlük alıyor seni elimden... Gitmez misin her birine bir parça?

Her biri sanki senmişsin gibi oğlum o zaman...