Büyümek dağa çıkmak gibi artık. Çıktıkça yoruluyor ama görüş alanımızı arttırıyoruz. Zirveye varırsak kendimizi aşağıya atmamız durumunda kaç saniyede dibi buluruz, yol yorgunluğu bilmiyoruz (Hakan, sevgiler....). Bir çıksak adımlarımız sığmaz belki zirve denen o müstesna yere.... Küçük adımlara mahkum ediliriz belki, içimizde kırda koşmak özlemi (Hakan, selam).
 
  Sıfatlar söz dinletiyor, her birimizin izlenimidir herhalde bu (Fahri, sevgiler...). Eğer yoksa, kalabalığın içinde eriyen bir ses oluruz, varsa kalabalığın önünde kulak kabartılan kişi. En önemlisi bir bir adam kazanmaya değil, onların her birinin arkasından gittiği kişi ile boyun ölçüşmeye fırsatımız olur, sesimiz duyulur, bin kişiyle döneriz bir kişilik savaştan.... Demokrasinin gerçeği (çok moda ya....).
 
  Şiirlerle, sanatla hala anlaşıyorsak, yüreğimizi sakınmışızdır bu gündelik koşuşturmadan. Artık adımızı bilenler, edebi anlatımlarımızı, asimile olmama endişemizi, insana saygı telaşımızı da biliyordur. Yüreğimizde türkü türkü umut taşıdığımız, her şeye rağmen gülümseyebilen yüzümüze de vurmuştur artık. Sizi seven insanları düşünün, mecburlar mı, tercih mi ediyorlar... Hayatın edilgenleri mi hayatın etkenleri miyiz? Önümüze geldiği gibi yaşayan mıyız yoksa her gün yeniden, elimizdekilerle hayatı mı kuruyoruz?
 
  Beklemeye gelince, elimizde çiçeklerle karşılamayı düşündüğümüz her fırsata yetecek kadar şiirimiz var belki artık. İçimizdeki yangın biraz olsun dindi mi ki? Kır çiçekleri de toplamadık mı beklerken? Taze bahar kokuları değil mi elimizdeki, her mevsim dönüşüne rağmen hayat vermeye devam ettiğimiz, bu durmak, kalmak mıdır bir köşe de? Diz çöküp yüzümüzü yere mi çevirdik ki bir zaman? Zaten köşe başları değil miydi karşıladığımız sevgileri, kavgaları ve köşe başlarında ayrılmadık mı?
 
  En önemlisi, içimize hala temiz soluklar çekiyoruz. Arkamızda taşıdığımız geçmiş bizi yaralamıyor, temiz sicilli yarınlar düşlüyoruz... Düşlemiyor muyuz?
 
  Kendimiz kadar kaliteli harcıyoruz zamanı, daha fazlasını üreterek. Hiç kimseye betimlemek durumunda olmadığımız seçimlerimiz, endişelerimiz var. Birbiriyle ve rakıyla örtüşen de bir ritmi var, birbirimizden bağımsız, uyandığımız her sabah yeniden ürettiğimiz yaşamlarımızın....
 
  Bu günümüze baktığımızda geçmişin edebinden üzerimize düşenleri almamış mıyız? Etrafımızdaki Perihan ablalar biz değil miyiz artık? Fiko kadar yüreği uçmaya hazır değil miyiz? İsyanımız yerinde değil mi ve gülmeyen yüzlerin, düşen gözyaşlarının yaraları yok mu içimizde? Oturup ağlanmayacak kadar akıllı ve inadına devam edecek kadar cesur değil miyiz? Her türkü söyleyişimizde, damarlarına kan gelmiyor mu sesimizin (ah, Fahri ah!)?
 
  Sesimizi, sözümüzü, yaşamayı ve rakımızı paylaşanız, bir paylaşmadığımız yarin yanağı....
 
  Belki de bir ameliyathane masasındayız, bilime ışık tutacak bir deneyin kobayları olarak nazımca, üstelik Deniz gibi içimizdeki kırlarda yarın ayak izleri yokken....