| Ağzımızda
çiğneyip çiğneyip, sokakların en kimse görmez yerine tükürdüğümüz yabancı
madde gibi sanki kelimeler...
Herkesten sakındığımız kendimiz, o kıyamadığımız, birinin yollarına sermeye hazır olduğumuz oysa, dudaklarına dokunulmak ister, teninde seyri en narin, en tanıdık sıcaklıkta elleri ister... Bir yerlere izini bırakmaya bile korktuğumuz adımızın en ürkek yaşamı yaşamasıdır rakı kadehlerinde sofraya oturan sohbettaşımıza sır veren gözyaşlarımız. İçinde kaç gecededir boğuluyorum yutkunduklarımın. Benden istenen onsekiz ayım var, ki en yalnız olmak istemediğim, en birine sarılmak istediğim zamanımdır. Aklımda hep "bu not kendini bilmem kaç saniyede imha edecektir" derecesinde riskli cümleler dolanıyor ve yakında imha olacakmışım hissi, içimde tüm diğer değerlerimi altüst edercesine yer kaplamaya başladı. Dostuma son günlerde cevapsız tek taraflı sıkıntılarımı gönderiyorum. "'Salaksın diyeceksin ve bitecek her şey, aslında bu kadar basit'; ve sığmıyor artık tahammül sınırlarıma hiddetim. Yabancı bir kentte kendimi yaşamaya koyulmuş biri olarak yeteri kadar cesur değilmişim, sularımdan eksilmiş buldum, suyun kenarda bıraktığı izleri hissetmediğim, ezberimde ne kadar olduğunu bilmekle yetindiğim günden beri. Şimdi benim bu soyunmam çırılçıplak, yeni baştan okumayı sökmeye çalışmam gibi, saklambaç oynamak gibi, hayaller kurup nereye varabileceğimi kestirmeyi düşünmemek gibi. Yeniden çocuk oldum ve aşk benim de hakkım gibi günün gerek şartlarını aklıma bile getirmeden hayallerde cesurum, resimlerde dizlerim titriyor. Böyle yaşamayı öğrenmedim, hiç denemem olmadı küçük bedelli. Her şey yanaklarımda al al kırmızı şimdi. Annem; kulaklarımda sözlerin "hayatı artık her zamankinden daha fazla üretmelisin", ama çok yorgunum ve gözlerimde tetikte ağlamak... Hayatına bakıp da kendimi nereye koyduğumu yüksek sesle düşünemiyorum bile ve aklımda sözlerin "Bir nedenim vardı karşı koymaya, yüzme bilmezdim, denize atladım, ya çıkacaktım ya da ... böyle zaten gitmiyordu". Bir film sahnesinde içimde en bana ait yerlere dokunmuştu o çellonun sesi. Afişi odamda asılıydı, kırmızı. Odamı kırmızıya boyadım ve indirdim afişi duvarından hayatımın. Şimdi dolabın arkasında, merhaba diyecek olsa katladığım yerlerinden acır ve hiçbir zaman eski kendisi değildir. Sanki artık yüzünde yara, saçlarında beyaz, dilinde aşk, üzerinde alınganlık. Bir aşk öyküsüydü Taksim bir gece yarısı, her şey gecenin onikisinde bira içerken borsada bitiverdi. İçimden hep ardıma dönüp bakmak geliyordu, o bakmazdı, ben bakmadım, bakıp bakmadığını görmedim. Giden bendim çünkü; ben onun benden beklediğinin fazlasıydım, bana beklediğinden az olduğumu söylediğiydi ve susmak zorunda olduğum her şey terazinin en hantal, yerinden kaldırılamaz suskunluğuna kilitlenmişti. Güçlü olmak hep başkalarına karşı tavırlı ve tetikte olmaktır ama ... İlkay bey, daha ne kadar çok şey söylerdim sana ... Kan revan savaş alanlarında en sevdiğimin kalbinde hançer ve üzerinde parmak izlerim gibi her şey... Ne varsa o sevdiğim renk... Kırmızı şimdi ölüm ve yaşam arasındaki çizgi... Bir ülkenin birbirine yabancı tüm insanları, aralarında hortum uçurumları, tüm vahşet sözcüklerinin yanında en doğal dürtü sevişgenliğimiz, birbirimizi en birbirimiz için bir şey yapmaya başlamak istediğimizde ekişimiz, bir filmin arkasından sahnede sadece oyuncuları bırakıp gidişimiz ve ardına sözcükler dizişimiz, parmak izlerimiz ve bölük pörçük hayallerimiz, ikide bir hayatın dişlileri arasına sıkışan uykularımız, kırmızıya tutkumuz, onsekiz ayımız, hazırda bekleyen azarlarımız ve başkalarının dilinde zincirlerimizin şıngırtıları kulaklarımda uğultu... Canımı acıttım, Uğur! İçin rahat olsun... Dost muyuz? Sen de bil, kutunun başındayım ... |