Akşam serinliği diye kandırdığı, sadece güneşin yakıcılığını yitirmiş olmasıydı... Düşündükçe içinden eksilen şeyler vardı ve hiçbir zaman doymayacağını düşünüyordu artık bu açlığının. Kelimeler istediği şekilde yan yana gelmiyordu. Tüm haklılığına ve karşı koyacak hazinesi var olmasına rağmen susuyordu çoğu durumlarda...
 
  Kendini bir sıraya koyacak kendineliği bulamıyordu hiç. Aklını meşgul eden hep kendisine fırsat bulamayışıydı başkalarından.
 
  Gözlerini kapattığında gördüğü sadece içinde taşan beklentileri oluyordu hayattan. Sanki yalnız mıydı? Yalnız olmak mıydı peki çözüm yoksa özgür olmak mıydı? Elini zar zor kaldırdı yüzüne kadar, içine derin bir nefes aldı... kulaklarında kendine mırıldandığı şarkının samimiyeti ve içinde bu şarkının kendine ve ana uygunluğunun gönül rahatlığı vardı. Sımsıkı sarıldı şarkıya. Sesini yükselttikçe içinden akıyordu hırsı, ne var ne yok bakmadan sağında solunda, çılgınca hareket ettiriyordu kollarını, bedenini... böyle geliyordu içinden...
 
  Kocaman şehirler gibi yaşamlara dadanmıştı. Olmuş, ifadeli hayatları gözlemlerdi. Büyümemiş kendini bulmamış insanların hiçbir şey anlatmayan kolaycı yaşamları sıkıştırıyordu günü, geceye taşırıyordu, gece yalnızlığa... İnsan bahçesinden umut toplamak düşündeyken düş düş toprağa kalıyordu... Bu yalnızlığa hapis olmaktı...
 
  Aşk dediğin iki kişiliktir, bilinir, her kişi bir hayattır ve her hayat bir yaşam. Oysa çok kişi aşkı tek kişi yaşıyor iki beden olmalarına rağmen; birbirlerinin yaşamlarını tüketmekten, birbirlerinin yaşamlarına fırsat vermemekten veya birilerinin içinde boğulmaktan. Oysa aşk bireysel bir yolculuktu, iki kişinin bireysel aynı yere yolculuğu... Zor olanı buydu, keyifli olanı, yaşamak olanı bahar bahar...
 
  Büyük cesaret diye geçiriyordu aklından, etrafında bunca güçlü olmaya hevesli insana rağmen hortumlanmamış olmak onların hayatlarına ve bir öykü gibi her satırı bilinçle yazılmış bir yaşamın anlayanı olmak istemek, yaşayanı olmak istemek, paylaşanı olmak istemek... daha kolayları varken onlarla ilgilenmemek...
 
  Satır sonlarında neden hep üç nokta var senin günlüğüm diye soruyordu bakıp sayfalarına: tükenmek bilmeyen ifadelerden mi, ifadenin bir cümleye sığamamasından mı, yoksa bu cümle burada bitmez şekli ifadesine sığınmaktan mı?
 
  Gözleri, akşamının yalnızlığında aklında dolanan binlerce düşe rağmen yorgun ve ağır ağır kapanıyordu.
 
  Ama sevişilmeliydi, her seferinde onu yatağında yalnız bırakan o derya denizin olmayan vücuduyla, ona kimlik veren, kişilik veren ve sevişme isteği katan ise kendi öyküleriydi, çünkü hiç aman vermemişti tanışmaya... tanışmanın adının ağırlığı kurşun gibi inerdi zaten birikmiş olan gözlerine...
 
  Aşk kadın erkek tanımazdı, insan tanırdı, bu böyle kimsenin diline gelmese de, kimse birbirine söylemese de, sevişmek gibi...
 
  Dilinden yağmurlar almak, teninden çiçek, soluğuyla dağlara çıkmak gelirdi her sevişinde sevgilinin... yaylalar düz ovalara inerdi yıldızlara yakınlığı değişmeksizin, koşardı ömür, eline dokunurdu ve sırtında gezinirdi bahar kokuları, aşk sessizliğe ancak bu zamanların derinliğinde sığardı; onuru gibi yaşamın, kalbine vurulurdu mührü.
 
  Her sabah yüreğinde uyanırdı bu ağrılı sancı, yüzünü yıkardı.
 
  Satırların arasına gizlediği kocaman bir sırdı adı, satır satır yaşam yazdıran ömrüne...