İçimde hep yazmak fikri; sanki sözcüklere sığdıramadığım binlerce “daha” var gibi bu susuzluğum. Korkular, karmaşalar, düellolar, aşklar bağır bağır yaşanıyor ve biz sadece bu isimleri vermiyoruz gözümüzün önünde cereyan eden bu “başrolünde sakındığımız insanlar” piyesine. Öyle birbirine giriyor ki düşünmeler, bir daldan diğerine, konular sanki birbiri ile alakalıymış gibi uçuşuyor beynimde. Mektup yazmak kültürünün veya çok konuşmak fiilinin temelinde yatan nedir diye sordum bir an kendime. Peki yan yana olup da konuşamadığımız insanlara mektuplarda satırlar sıralamamız nereden geliyor? Biliyorum nereden geldiğini ve neden birbiriyle alakasız düşünmeleri art arta geçiriyoruz aklımızdan onu da biliyorum. Sadece bir giriş olsun diye mi, ya da “ben bu gün bunların ışığında bunları yazıyorum” mu onu da biliyorum. Her şey bende cereyan ediyor ve ben beni yazıyorum. Biliyorum.

Sözü sözüme yakın düşeni aradığımdandır bu denli artık her şeyi yazıyor ya da söylüyor olmam. Ama aynı zamanda meydan muharebesi daveti görevi yaptığının da farkındayım. Kim bilir başka kaç kişinin içinde cevap verme ve/veya yerme dürtüsünü “egosuna dokunduğumdan” harekete geçiriyorum bilmiyorum ama bunları hayatın içinde, zaman zaman ise en yakınlarımda görüyorum..