|
-II- OLUŞ SORUNU Doğada, yeryüzünde, giderek yaşadığımız, biz insanların ocağı, yeri yurdu durumundaki dünyamızdan görebildiğimizce onu çepeçevre saran uçsuz bucaksız fezâda tek hüküm sürenin değişme olduğunu görüp düşünmesini bilenler pek eski çağlardan beri tesbit etmişlerdir. Bu önemli tesbiti özlü bir biçimde ilk dile getirenlerden biri de memleketlimiz olan Efesli Herakleitostur. Evrenin düzenini <<herşey akar>> vecîzesiyle anlatmağa çalışmıştır. Yine o, <<aynı akarsuya iki kere giremezsin>> deyip sözlerini şöyle sürdürmüştür: <<Hiçbir şey var değildir; her şey olmaktadır; her şey akarsuyu andırırcasına hareket halindedir; her şey gelip geçicidir, hiçbir şey sâbit değildir>>[1]. Her şey, gerçeklikle süreç, oluş halinde bulunmakla birlikte, insan zekâsı olup bitenleri süreçlilikleri içerisinde kavrayıp anlamlandıramaz. DÜŞÜNME etkinliğinin ürünlerini KAVRAMlarla dile getiririz. Demek DUYUlarımızla tanıdığımız DÜNYAyı kavramlarla tanıştırırız. Duyularımızın bize tanıttığı dünya, süreç halindedir. Söz konusu süreci zihnimizde parçalayıp birtakım kalıplara dökeriz. Zihnimizde oluşan bu ‘kalıp’lar, ÖLÇÜlerdir. Bütünlüklü akış halindeki sürecin, zihnimizde parçalanıp ölçü dediğimiz ‘kalıp’larda tesbit edilmesiyle ZAMANı elde ederiz. Şu halde ‘zaman’, ‘sürec’in, zihnimizde değerlendirilip kavramlaştırılmış şeklidir. Duyu verilerimizi düzenlemekte ve kavramlar biçiminde dile getirdiğimiz düşüncelerimizin üretilmesinde çok esaslı yeri bulunan ‘zaman’ kategorisini iki ana kesime ayırmış durumdayız. GEÇMİŞ ile GELECEK. Algılamakta, duyumlayıp düşünmekte olduklarımın dışında kalanlar GERÇEKLİK değildir. Algılamış, duyumlayıp düşünmüş olduklarım, ‘geçmiş’te kalmış ‘gerçeklik’lerdir. Onları olsa olsa zihnimin bir parçası olan hafızamda canlandırabilirim. Olayların gelip geçtiği dünyada ise onları diriltmek, gerçekliğe döndürmek imkânsızdır. ‘Ben’i önemli ölçüde ‘ben’ kılan da, benim için ‘gerçeklik’ iken, ‘gerçeklik – olmak’tan çıkanların birikimidir. Bu, benim kişisel birikimimdir. Şu durumda olup bitenlerin ‘gerçeklikler’i ile onları bana yansıtan birikimlerimin ‘gerçeklikler’i örtüşmektemidirler, en azından, uyuşmaktamıdırlar, hiç olmazsa şimdilik cevabı bulunmayan sorulardandır. Tabîî ayrıca, ‘birikim’im, bir tek ‘yaşantı’larımın topunu, toplamını ifade etmez. ‘Kişilik’imin biçimlenmesinde yön verici etkenlerden biri, soyaçekim, ötekisiyse, kültür ortamının öbür mensuplarının ‘birikim’leridir. Görüldüğü gibi, ‘kişisel birikimimiz’i taşıyıp getiren kanallardan biri, içerisine doğduğumuz toplum yahut kültür ortamındaki ‘ortaklaşa (kollektiv) birikim’dir. Öbürüsüyse, ‘bireysel’ ile ‘toplumsal irâdemiz’den bağımsız ‘kalıtsal birikim’dir. Görüldüğü gibi, kişi olarak oluşumumuzda yer alan üç birikim seviyesi vardır: Türümüze has kalıtsal, toplumumuzun kazandırdığı ve nihayet kendi çabamızla ortaya çıkardığımız sentezimizin verisi, kişisel birikim. Aid olduğumuz insan türüne has kalıtımımızın izlerini sürdüğümüzde, CANLILAR EVRENİni; mensup olduğumuz toplum mirasının kaynaklarına yöneldiğimizde, insan ürünü olan KÜLTÜR ÂLEMİNİ; birey olarak köklerimizin nerelere uzndıklarını bulmaya giriştiğimizde de KİŞİLİK DÜNYAMIZı keşfedebiliriz. İlk zikrettiğimiz araştırma çabası bize EVRİMi, ikincisi TARİHi, sonuncusuysa GELİŞİMimizi verir. İşte ‘ben’, artık anlaşılacağı üzere, BİYOLOJİK EVRİMin, KÜLTÜR TARİHİin, nihâyet BİREYSEL çabalarımın eseri GELİŞİMimin verisi olarak ‘ben’im. Bu aşamalardan her biri, öncekisine dayandığına göre, birini ihmâl edersek, ‘ben’imizi bulgulamamız imkansızlaşır. Bahis konusu aşamaların temel olanı ‘canlı’lığımızın kaynaklarını ve gidişini araştırıp bulgulamağa çalışan EVRİMdir. Ancak, BİYOLOJİK EVRİMimiz de öncesiz, dolayısıyla da varoluşumumuzun ilk durağı değildir. ‘Canlı – olma’, ‘varolan’ olarak ‘ben’in bir aşaması, belirli bir görüntüsüdür. Demekki ‘varolan’ olarak ‘ben’, ‘canlı – olma’yı da taşıyan daha temel taban vardır; o da, ‘canlı – sayılmayan’ varlık tabakasıdır. ‘Canlı – olma’yı tayîn edici belli başlı özelliklerden kabul edilen BESLENME, ÜREME, DEVİNME, TEPKİ GÖSTERME, ‘canlı – sayılmayan’larda görülmemektedir. Aradaki ayırımı daha özlü biçimde dile getirecek olursak, şunu söylememiz gerekecek: ‘Canlı’lar, esasta ‘öz güç’leriyle biçimlenir ve kımıldar iken; ‘cansız’lar, genellikle ‘dış kuvvet’lerin etkisiyle harekete geçirilirler. Bununla birlikte, doğanın bahse konu iki ana farklı görünümü aynı temele dayanır: Mikrokosmosta olup bitenler. Bunlar da üç düzleme yerleştirilebilir: Atomaltı, atom ile molekül seviyeleri. Şu halde evren, mikrokosmosun atomaltı, atom, molekül seviyeleri ile makrokosmosun cansızlar kesiminden sayılan gazlar, sıvılar ile katılar katmanlarını ve bunlardan oluşan uyduları, gezegenleri, yıldızları, yıldız kümelerini, yıldızadaları, yıldızada kümelerini ve canlılar kesimindeyse, virüsleri, bakterileri, hücre organcıklarını, hücreleri, hücre topluluklarını, dokuları, organları, bitki ve hayvan organizmalarını, organizma toplulukları ile türleri kapsayan, düşünülebilecek en geniş anlamdaki bütünlüktür... [1] Herakleitos, bkz: Kathleen Freeman: <<Ancilla to the PreSocratic Philosophers>> (49a), 28. s.; ayrıca bkz: John Burnet: <<Early Greek Philosoph>>, (41/42), 136. s.; ayrıca bkz: Charles H. Kahn: <<The Art and Thought of Heraclitus>>, <<Appendix I: Dubious Quotations from Heraclitus>>, 288. ile 289. sayfalar.
Hazırlanış: Aralık 29, 2001. |