-I-

SORUNun BOYUTLARI

            Maksat, insanı anlamak, kavramak, sonuçta da anlatıp açıklamak. İnsanın görünüşte iki ana sorun hevengi vardır: René Descartes’ın deyişiyle, bunlardan biri, <<res cogitans>>; öbürüsüyse, <<res extensa>>dır. Zikrolunan yörelerden ilki iç, maneviyat, ruh, bilinç...âlemi; ötekiyse dış, beden, cisimlilik, maddîyat... dünyası diye de anılır. Yine, öncekisi önemli ölçüde bilime bir türlü konu  kılınamadığından, meçhul ve esrârengiz görünüm sunar. <<Res extensa>> ise, ilkece deney yoluyla bilinebilir kabul edildiğinden, bilimlerin uğraşı alanı olarak değerlendirilir. İşte bahsi geçen alanda, öncelikle de insanın <<res extensa>>sına  yaklaşıldıkça, gündeme gelen bilim, biyolojidir. Demekki insanın bünyesini, yapıca ve işleyişçe onun yakın ve uzak cümle ‘akraba’larını inceleme konusu olarak kabul eden  biyolojidir. İlk bakışta insana uzaktan dahî ‘akraba’ sayamayacağımız varolanları ele alan bilimlerden  çok farklı ve çok daha karmaşık olan ve araştırma konularına  uygun düşen özerk yolları, yordamları – metodoloji-soyutlama-model ile teori kurma- tavrı ile ifade tarzını bulup hayata geçirmek, biyolojinin en başta gelen sorunudur.

            Biyoloji, hücreden, hattâ ondan daha da basit bir örgütlenmişliği bulunan hücre organcıklarından, bakteriler ile virüslerden insana dek kendisini  ayarlayabilen ve canlı dediğimiz çok geniş dağılımı olup birbirlerinden pek farklı, karmaşık bünyeli varolanları inceler. Canlıların belirgin özelliklerinden olan kendiliğinden büyüyüp çoğalmayı tekmil  vecheleriyle ilkin hücrede görüyoruz. Bunu hücre dışarıdan aldığı birtakım malzemeleri kendi içerisinde işleyerek gerçekleştirir. Görüldüğü gibi, ilkin canlıda  ‘iç’ ile ‘dış’ diye iki çevre ayırdedilebilir. Hücreye hangi malzemeleri devşirip nasıl işleyeceğini, böylelikle de bürüneceği biçimi ve büyüme ile üreme olaylarını gerçekleştirme şartlarını bildiren, çekirdeğinde taşıdığı desoksiribonükleik ile ribonükleik asitlerin belirledikleri genetik yapılardır. Bu yapıları anne hücreden devralan hücre, bölününce oğul hücrelerine aktarır. Böylece kimi özellikler, çok eski atalardan sürüp gelirken, kimisi de bireyin kendisiyle birlikte ortaya çıkıp kaybolur. Hücreye bireysel özelliğini veren  desoksiribonükleik asidi barındıran kromosomun görev birimi olan gendeki bazların dizilişi ve sayısıdır. Bizi hem biçimce hem de yapıca en ince ayrıntımıza dek tayîn eden genlerimizin her birinde altı milyar civarında baz vardır. İki ayrı kişinin her bir genindeki fark yirmi milyon baza kadar ulaşabilmektedir. Nihâyet bir kişinin bir trilyon hücresi bulunduğunu düşünürsek, ondaki baz sayısının da hayâle, havsalaya dahî sığmayacağını kavrarız[1]

            Hücrelerin, zamanla çok değişik çevre şartlarıyla, üstelik enerji sarfını da en aza indirerek, baş edebilmeleri, türce benzerleriyle biraraya gelmeleri yoluyla kâbil olmuştur. Hücrelerin görevce birlikler oluşturmasıyla dokular, bunlardan da organlar ve nihâyet canlı bütünlük demek olan organizmalar meydana gelir. Görüldüğü gibi, başta insan olmak üzere, bir canlı, birbirinden farklı, esasta özerk parçaların bir bütünlüğüdür. Bunların gerek bir araya gelişi gerekse birlikte çalışışını anlayıp açıklamak olağanüstü zordur. Ayrıca, her canlı, dış çevresiyle de bütünlük oluşturur. Okyanus dibinde 265 atmosfer basıncında 350° santigrat sıcaklıkta - bu basınçta su, 460° santigrata dek sıvı hâlinde kalabilir - yaşayabilenlerden[2] - 258° santigratta – kimi bitkilerin tohumu[3] - diriliğini muhafaza edebilenlere dek canlılar çevre bakımından muazzam bir dağılım gösterirler.

            Canlılar silsilesini, hücre çekirdeği bile bulunmayan, dolayısıyla da kendi başına çoğalamayıp hücre çekirdeği taşıyan birinin genetik işleyişine bağlanması gereken virüsten başlatırsak, en karmaşık örgütlenişe mâlik ve doğaya paralel, adına da kültür dediğimiz yepyeni bir çevre oluşturmuş insana dek uzatabiliriz. Kültürün tekmil unsurlarının tasarlanıp tertiplendiği  insan beyninin günde on üzeri yirmibir miktarında ikil (byte) derleyebilecek güçte olduğu hesaplanmıştır[4].

            Aslında canlılar silsilesini, apânsız belirli bir varolanlar seviyesinden başlatmak son derece itibârî, hattâ keyfî bir tutumdur. Biyoloji sorununu ayrıntılı şekilde kavrayabilmek için canlı diye nitelediğimiz varolanların en basit örgütlenişte olanların oluşturduğu tabakaya tekaddüm eden ve onu taşıyanların da hepsini teker teker  kısaca gözden geçirmek gerekir. Buradan sonra bunu yapmağa çalışacağız.



[1] Bkz: <<BBC/ Seciense in Action>>, 15 Eylül 1989.

[2] Bkz: Thomas D. Brock: <<La Vie à Haute Température>>, 479. s., <<La Recherche>>de.

[3] Bkz: <<dtv-Atlas zur Biologie>>, I. Cilt, 201. s.

[4] Beyin hücresinin yaydığı elektirik sinyalleri, bir hücrenin terminal aksonundan bitişik hücreye beş saniyeden daha kısa sürede intikâl eder.

                Beynin yüzde seksenbeşini oluşturan beyin kabuğu, on milyar hücre içerir. İnsan beyni toplam ikiyüzelli milyar sinir hücresi ile otuz sinir aktarıcısı (neurotransmitter) barındırır.—bkz: <<BBC/ Discovery>>, 2 Şubat 1988. Beynin ayrıca, yaklaşık 1014 adet sinir kavşağı (synapse) vardır – bkz: Deborah M. Barnes: <<Brain Architecture: Beyond Genes>>, <<Science: Research News>>, 155. s.

Ana Sayfaya Geri Dön

Düşünceleriniz için burayı tıklayın


            Hazırlanış: Aralık 29, 2001.