“METOD ÜZERİNE KONUŞMA”nın Modernlik Açısından değerlendirilişi
Descartes
Yeniçağ felsefesinin kurucusu ve ilk büyük sistemcisidir. Descartes
felsefesi, Yeniçağ kültürünün ilk büyük
bağlantısını ortaya koymuş olan bir sistemdir. Bundan sonraki felsefe ile öteki bilgi kollarındaki çalışmalar hep bu
bağlantıyı çıkış noktası olarak alacaklardır.
O,
bir bakıma günümüzü de kapsayan bir düşünce dönemini başlatanların en
önemlisidir. Bu döneme modern düşünce veya modern felsefe denmektedir.
Descartes ile modern çağların kültürü, modern felsefe düşüncesi bugüne bizi
getiren uzun ve dolambaçlı bir yolculuktan sonra gerçekten kendini göstermeye
başlar.
Modernlik;
bir zihniyet, dünyaya bir bakış ve bu bakışın yöntemleri, yaklaşımın ve bilgi
kuramsal araçları bakımından belli bir tarzda belirlenişidir. Bu tarz kendini
evrenselci ve akılcı olarak tanımlamaktadır. Descartes her cephede özne-nesne
ayırımının, varlığı unutmanın, doğa üzerindeki teknik tahakkümün Modern
çağlardaki ustası olarak anılmaktadır.
Descartes’in modernliğini benimseyenlerin yanında onu eleştirenler, sorgulayan
ve hatta post-modernizim başlığı altında bir yapı olarak bozuma uğratanlar ya
da uğratmaya çalışanlar var. Bu yapı
bozum çabalarının başında Martin Heidegger gelmektedir. Heidegger modernlik
eleştirisini Descartes üzerinde odaklaştırır. Heidegger’e göre Descartes
gerileyen, batan bir çizginin üzerinde yeralan can alıcı bir uğraktır.
Heidegger için bir çöküntünün daha Platon’da
başlamış olan bu metafizik yapma suçunun modern çağlardaki doruğu yine
Descartes’tir.
Modernlik,
Heidegger için artık totaliter deneyimler, doğanın ve insanın teknik sömürüsü
ve varlığın unutulması anlamına gelmektedir. Bunun yanında Hegel için Descartes
gelişen bir çizgi üzerinde yeralır. Hegel’e göre modern dünya, ilerlemenin
ürünüdür, tarihin sonucu, hatta sonudur.
Descartes’in
“Metod Üzerine Konuşma” adlı eserini ele aldığımızda onun geliştirmiş olduğu
“yöntem” ve “bilgi” anlayışı modern düşünceye
yol açtığını görebiliriz. “Metod Üzerine Konuşma” adlı eserinde bilimsel
yöntem üzerindeki ana düşünceleriyle bu yönteme nasıl ulaştığını, bilginin
nasıl mümkün olacağını, kesin bilgiye hangi metodlar kullanarak yaklaştığını ve bütün bunların yanı sıra bilginin hangi esaslar dikkate
alınarak temellendirileceğini anlatır. Descartes’e göre ilim binasını kurmak
ancak bir tek kişinin işi olabileceğidir. Ona göre ayrı ayrı ustaların elinden
çıkan birçok parçalardan kurulu eserlerde, yalnız bir ustanın tek başına
meydana getirdiği eserlerdeki kadar olgunluk yoktur. Yine ona göre
birbirlerinden ayrı birçok şahısların karakterleri ile yavaş yavaş kurulan ve
çoğalan kitaplardaki ilimlerin sağduyulu bir adamın,karşılaştığı şeyler üzerine
tabii olarak yürüttüğü basit muhakemeler kadar hakikate yakın olmadığını
düşündüğünü söyler. Bu düşünceyi şu sözlerle pekiştirir; “Reylerin çokluğu,
bulunması güç hakikatler için değerli bir delil değildir, çünkü bütün bir
milletten ziyade tek bir adamın bulması çok daha ihtimallidir.” Bunun için
başkalarının eserleri üzerinde çalışmakla pek mükemmel şeyler yapılamayacağı
bir gerçektir.
Descartes’in
hayatı boyunca doğru olarak öğrenmiş olduğu kanaatlere gelince; doğruluklarını
ispat ettikten sonra yine onları koymak şartıyla, hepsinin yanlış olduğuna
kesin karar vermekten daha iyi bir şey yapamayacağını, böylece hayatını eski
temeller üzerine kurmaktan ve gençliğinde, doğruluklarını hiç incelemeden,
söylenildiği gibi kabul ettiği ilkelere dayanmaktan ziyade bu şekilde idare
etmeyi çok daha iyi başaracağına da kuvvetle inanır.
21.yy. çerçevesinde olaya baktığımızda gerçekten eleştirel
gözlüklerle bakmayı başarabiliyor
muyuz, yeterince irdeleyebiliyor muyuz?
Descartes’in
şu tespiti günümüz için çok geçerlidir; biz kesin ve şüphesiz bir bilgiden çok
gelenek ve göreneklere inanırız. Şüphesiz Descartes burada genel geçer
kabullere “karşı gelmek” için karşı gelmiyordu, burada bize göre söylemek
istediği, gelenek ve göreneklerle yapılan, öne sürülen görüşlerin
denetlenebilmesi ve bu yolda ilerleyen insanların çokluğunun bu yolun doğru olduğunu göstermediğidir. Nitekim,
“aklın süzgecinden geçmeden doğruluklarına inandığım kanaatlerin hepsine yanlış
gözüyle bakmak istemedim” derken şuna işaret eder. Descartes felsefe
disiplinleri arasında mantığı, matematik ilimleri arasından da geometricilerin
analizi ile cebiri kendi tasarılarının gerçekleştirilmesinde işine yarayacak
bilimler olarak görmüştür. Ancak yakından inceleyince bunların eksik yanlarının
olduğunu ve bunların bilinen şeylerden öteye gidemediğini üstelik zihni
işletecekleri yerde karışık ve karanlık bir sanata sürüklemektedirler ona göre.
Böylece kanaatleri başkalarının kanaatlerine tercih edilebilecek tek bir kimse
seçemediğimden kendi kendime yol göstermek zorunda kaldım der, Descartes
böylece metodunu kurar.
Descartes
bu metodu 4 kural çerçevesinde ele alır;
1. Doğruluğunu
apaçık bilmediğim hiçbir şeyi doğru
olarak kabul etmemek, acele hüküm vermekten peşin hükümlere saplanmaktan
dikkatle çekinerek, kendilerinden şüphe edilemeyecek derecede “açık ve seçik “
olarak kavranan şeyleri bulundurmak.
2. İnceleyeceğim
güçlüklerden herbirini mümkün olduğu ve daha iyi çözümlemek için gerektiği
kadar bölümlere ayırmak.
3. En
basit ve en bilinmesi kolay şeylerden başlayarak, basamak basamak düşünceleri
bir sıraya göre yürütmek.
4. Hiçbir
şeyi unutup ihmal etmediğimden emin olmak için tekrarlar yapmaktır.
Bu metod sayesinde en basit ve en genel meselelerden
başlıyorum, bulduğum her hakikati ondan sonra ötekilerini bulmak için bir kural
olarak kullanıyorum der.
Yine bu metod sayesinde sadece zorlandığı meseleleri çözmekle
kalmamış, aynı zamanda bilinmeyen meselelerin hangi vasıtalarla ve ne dereceye
kadar çözülebileceğini görmüştür. Bu metod da Descartes’i en çok memnun eden şey her konuda, tamamıyla
değilse bile, hiç olmazsa gücünün yettiği kadar aklını kullandığından emin
olmasıdır. Descartes’e göre, dünyada her zaman aynı halde kalan bir şey yoktur.
En şüpheli kanaatleri bile bir defa kabule karar verdikten sonra emin
kanaatlermiş gibi takip etme düşüncesindedir. Bu düşüncesi onu septikler gibi
değil de yöntem şüpheciliğini.uyguladığının kanıtıdır.
Descartes bu metod sayesinde ahlâk kurallarını da oluşturduğunu
söyler.
·
Düşüncelerimizden başka hiçbir şeyin tamamı ile
elimizde olmadığına, dışımızda olan şeyler hakkında elimizden geleni yaptıktan
sonra gücümüzün yetmediği bütün şeylerin bizim için mutlak olarak imkansız
olduğuna inanmaya, alışmaya çalışmaktır.
·
İşlerinde karar ve sebat sahibi olmak ve en şüpheli
kanaatleri bile bir defa kabule karar verdikten sonra pek emin ve şaşmaz
kanaatlermiş gibi daima sebatla takip etmekti
·
Descartes bütün hayatını aklını işletmek ve kabul
ettiği metodu giderek gücünün yettiği kadar hakikatin bilgisine ulaşmaya
çalışmaktır.
Descartes’in bütün amacı
“doğruya” ulaşmaktır. Bunun da ancak “kesin bilgi”yle mümkün olacağını söyler.
Fakat felsefeye çıkış noktası olacak o bilgiyi, kendisinden artık şüphe
edilemeyen o apaçık bilgiyi nerede bulmalı? Gerçek içinde açık ve seçik olarak
bilinmiş bir nesne bulabilir miyiz? Descartes bu sorulardan hareket ederek
aradığı o sağlam noktayı, o güvenilir çıkış noktasını bulmak için şüphe ile işe
başlar. Bu şüphe bir yöntem şüphesidir, doğru bilgiye ulaşmada kullanılan bir
yoldur.
Bu matematikteki kesin bilgiye
ulaştığı gibi apaçık doğruya ulaşıncaya kadar ileri götürülecektir. Bütün
bilgiler gözden geçirilip en son sınıra ulaşıncaya kadar dışarıda
bırakılacaklardır, şüphede son sınırlara varınca aradığı o kesin bilgiyi karşısında bulur. Bu artık kendisinden
şüphe edilemeyecek bilgi “şüphe ettiğimi bilişim”dir. Böyle bir bilinç bende
bulunduğundan artık şüphe etmem, bu apaçık bir olgudur, bu olguyu
yaşayışım bilişim intuitiftir, doğrudan
doğruya olan bir bilinç ve bilgidir, şüphe etme ise bir çeşit düşüncedir,
böylece “cogito ergo sum”, “düşünüyorum öyleyse varım”a ulaşır. Yani düşünüyor
olmam varolduğumun kanıtıdır.
Bir rationalist filozof olan Descartes “kesin bilgiyi ancak
kendimizi bilme”de bulabileceğimiz görüşündedir. Bunu söylerken “doğuştan
düşünceler” öğretisini de ileri sürer. Buna “ideae innatae” (doğuştan
ideler)’der. Bu öğretiye göre ruhumuzda deneyden önce yerleşik düşünceler
vardır. Anlığın kendisinde devşirdiği bu ideler, duyular aracılığıyla edinilen
tasarımlarım tersine olarak hep açık ve seçiktirler. Biz deneyimlerimizle ve
bilgilerimizle bu anlığı zenginleştiririz.
Demiştik ki bilinç bize
intuitif olarak yani doğrudan doğruya ve açık-seçik verilmişti. “cogito ergo
sum” önermesi tam anlamıyla açık-seçiktir. Bundan sonra bu önerme bütün
bilgilerin kendisinden türetileceği bir kaynak olacaktır. Descartes’a göre
felsefede bilgiye ulaşmada yapılacak şeylerden biri de bilgiyi intuitif olarak
kavramaktır. Descartes’e göre bilgi ancak kesin olandır. Kesinliğe başkalarının
yetkesine güvenerek ya da herkesin apaçık doğru olarak kabul ettiği inançları
benimseyerek gidilemez. Yapılması gereken, bu inançların doğruluğunu
saptamaktır. Bu saptama ise adım adım, kuşku götürmez ve açık-seçik önermelere
ulaşmakta olur. Açık-seçik olmanın yolu kaypak ve karmaşık olan her düşünceyi
öğelerine bölmektir.
Bana
göre; bilginin yeni veya eski olması onun modern olduğunu göstermez. Eğer bir
bilgi her çağda geçerliliğini koruyabiliyorsa o bilgi modernliliğini de koruyor
demektir. Günümüze baktığımızda insanların bilgi üretme gibi bir kaygılarının
olmadığını görebiliriz. Çünkü teknoloji ile birlikte insanların bu tür
ihtiyaçları –ne yazık ki- sanal araçlarla karşılanmaktadır ve onlarda bu
verilenle yetinmektedirler. Artık “bilgiyi aramak”tan ziyade “bilgiyi bulmak”
kâfi gelmektedir, oysaki bilgiye bu kadar ucuz aklaşmak doğru olmasa gerek..
Kaynakça : Metod Üzerine Konuşma René Descartes
Tartışılan Modernlik Tülin Bumin
Felsefe Tarihi Macit Gökberk
Düşünceler ve Gerekçeler Arda Denkel