GÜNÜMÜZDE FELSEFE

    *Tuğrul Özkaracalar

*İdea yayılarından çeviri(ingilizce)

Avrupa merkezli düşüncenin tanımladığı anlamda felsefe, tarihi boyunca iki kez 'uyudu': Birincisi Nietzche'nin 'Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe' olarak nitelediği, 400 yıllık, yazının bile unutulduğu dönem. İkincisi ise 1000 yıllık ortaçağ karanlığı.

Bilindiği gibi ikinci uykuyu oluşturan ortaçağ karanlığından çıkış -Marx'ın terimleriyle açıklamaya çalışırsak- alt yapıdaki değişimlerin (coğrafi keşifler -> üçgen ticaret (Avrupa mali, Afrika kölesi, Amerika malı)-> kolonizasyon -> sermaye birikimi -> sanayi devrimi -> kapitalizm) üst yapıya (Sanat,edebiyat, vs.) yansımasıyla, kısacası kelime anlamıyla 'yeniden doğuş' anlamına gelen Rönesans'la ortaya kondu.

Ancak felsefe tarihi -doğal olarak- filozofların üzerinden, tekil bir okuma çerçevesinde yazıldığından, felsefenin yeniden uyanışının ve meleklerin cinsiyeti var mı, yok mu ucubeliğini asabilme şansının -haklı bir tespitle- bir Fransız'la, Descartes'la başlayan bir sürecin sonucunda ortaya çıktığı kabul edilir. Yani

"Düşünüyorum, o halde varım"

cogitosunu öne süren adamla.

Ancak ne ilginçtir ki o dönemde tam bir milli(yet) kimliği oluşamadığını kabul etsek bile nihâi bağlamda "Fransız" olarak yeniden doğan felsefe, sonraları Alsace'i, Lorain'i asarak Alman Ovalarına göç etti. Bundan sonraysa Alman Felsefesi (Başta idealizm olmak üzere) bir çığ gibi büyüdü: Leibniz ve Spinoza'nın zaten Kant'ın öncesinden bıraktıkları mirası Kant aklı merkeze alıp, felsefe tarihinde kendisini bir dönüm, bir referans noktası yapacak sistemiyle, onun takipçisi olarak Hegel eski Yunan'dan alıp geliştirdiği (köle-efendi) diyalektiği, praksise yönelik, mutlak tinin (Geist) belirleyiciliğindeki tümel felsefi sitemiyle, Feuerbach daha sonra Alman Felsefesi'nin doruklarından Marx'ın dönüştüreceği / geliştireceği hümanizmasıyla Marx'ın üç beslenme kaynağından biri olan 'Alman İdealizmi'ne katkılarda bulundular.[1]

Marx'la birlikte felsefe kendinden de taşarak politik ekonomiye dek uzandı. Hegel'in 'baş aşağı' duran diyalektiğini ters yüz edip materyalizmine uyarlayan Marx, kendisinden önceki ve sonraki tüm (sosyal) bilim(ler)i kayıtsız şartsız etkileyecek bir düşünce bıraktı.

Modern Alman Felsefesi'nin doruğunu zamansal olarak oluşturan 19.yüzyılda, filozof bağlamındaki iki doruktan diğeri olan Nietzche ise Marx'ın Hegel'den devraldığı tümelliği reddederek, tekillik temelinde, nihilizmi de asan bir değerler sistem(atiğ)i kurarak, bireye vurgu yaptı ve onun 'güç istemi'ne bağ(ım)lılığını ve tarihin dönüşlülüğünü (bengi dönüş) ortaya koydu.

Alman Felsefesi'nin altın çağının bitmesiyle 20.yüzyıla geliriz. 2. Dünya Savaşı'nı içeren bu sefillik yüzyılında Alman Felsefesi, her şey rağmen Hegel'den sonraki diğer iki 'H.'sini, iki fenemoloğu yetiştirdi: Husserl ve Heidegger. Yazının iler ki kısımlarında 'esas' olarak inceleyeceğimiz Fransız (tekil) Felsefesi'ni derinden etkileyen bu hoca-öğrenci ikilisi görgülerden (fenomen) yola çıkarak ontoloji üzerine sorular sordular. Kronolojik olarak sonra gelen Heidegger 'sein und zeit' (Zaman ve varoluş) adını verdiği başyapıtında 'dasein' kavramını ortaya koyarak varoluşçuluğun en yetkin isimlerinden biri olmayı başardı.

Tam Heidegger'in felsefe ortamında tayin edici (dominant) bir seviyeye yükselmesinde (1933) Almanya'da Nazizm iktidara geldi. Ve çürüme (dekadans) başladı. İlk olarak Heidegger gibilerinin düşüncelerine gem vurulmaya çalışıldı. Ardındansa korkunç ritüeller birbirini izledi: Kitap yakmalar, anti-semitizm, Hollocaust, Auschwitz. Modernite'nin ölüm maskesi.

Tam bu noktadaysa Alman Felsefesi son büyük çıkışını Frankfurt Ekolü (Okulu) ile yaptı. Marcuse, Holkenheimer, Habernas ve Adorno gibi sadece felsefeyi değil, sosyoloji, antropoloji, siyaset bilim gibi sosyal bilimleri de derinden etkileyen bu düşünürler, Almanya'nın 1933 ocağında Nazi Partisi'nin iktidara yükselişinden, 1945'de yerle bir olmuş bir Berlin ilk önce sevgilisi Eva Braun'un ardındansa kendi kafasına sıktığı kurşunla intiharına değin çok yoğun şekilde yaşanan ve yüzyıl tarihini tayin eden 'çılgınlığını' derinden eleştirdiler.

Bu arada Karl Jaspers gibi bir kaç isim de Yahudi kökenli Alman Felsefecilerin son ayağını oluşturdular.

 [ Prev Page | Next Page

Ana Sayfaya Geri Dön

Düşünceleriniz için burayı tıklayın


            Hazırlanış: Aralık 29, 2001.

[1] Buradaki, her ismin idealist olmadığı açıktır, ancak hepsinin ortaya koydukları felsefeler, sonuç babında 'logos'a dayandıklarından bu idealizmi benimsemişlerdir.