SİYASİ PARTİ KAPATMA DAVALARI HAKKINDA BİR HUKUKİ İNCELEME |
* KAPATMA DAVASININ NİTELİĞİ |
* SAVCININ VE MAHKEMENİN TARAFSIZLIĞI |
* USUL YÖNÜNDEN |
* ODAK HALİ |
* DEĞİŞEN ANAYASA KURALLARI |
* KARARIN ÖZELLİĞİ VE ETKİSİ |
* AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ YÖNÜNDEN |
* SONUÇ |
Siyası parti kapatma davaları kendine özgü bir ceza davası, Anayasa Mahkemesi de bir ceza (dava) mahkemesi konumunda olup CMUK usul hükümleri uygulanarak dosya üzerinde incelenip karara bağlanır
.Başsavcılığın tedbir davası nitelemesine katılamıyorum. Çünkü hukukta tedbir davaları asıl, temel davanın içinde veya öncesinde geçici amaçlı olup bütün yargılama usullerinde temel davadan bağımsız değildir. Kendi başına tedbir davası olamaz, 'Tedbir' in kelime anlamı
ndan hareketle RP si davasında Başsavcılığın, 'laik cumhuriyeti korumaya' yönelik tedbiren açılmış bir dava tanımlaması hukuki değildir. Davalı partilere, ceza davalarına özgü bîr kısım usuli hakların tanınmasını engellemek amaçlı teorik ve soyut tartışmalarla, dava tanımı yapmak sanıyorum ki hakkaniyete uygun düşmeyecektir.Anayasa Mahkemesi bir kararında siyasi parti kapatılması davasında uygulanması istenilen maddelerin, birer ceza kuralı niteliğinde dedikten sonra, davanın CMUK' a göre yürütülmesinin, davalı parti için güvence teşkil eden bir takım sonuçlar doğuracağını belirtmiştir. Bunlar arasında,
üçüncü kişilerin eyleminden sorumlu olmamak, cezada genişletme ve kıyas yasağı, ceza usulün gerçeği araması, biçimsel gerçekle yetinilmemesi, tarafların iddia ve savunma ile bağlı olmama, delil serbestisi esası, şüpheden sanığın yararlanacağı gibi evrensel hukukun genel ilkelerini saymıştır.Mahkeme yorumunda, siyasi parti kapatılması davalarının ceza hukuku ilkelerine daha yakın bulunduğunu tespit etmesine rağmen Başsavcılığın tedbir davası tanımlamasını da dikkate almadan yalnızca
'kendine özgü bir dava tanımlaması ile yetinmiştirSAVCILIK VE MAHKEMENİN TARAFSIZLIĞI
Anayasa Mahkemesinin bir partinin kapatılmasına karar vermesi, kararın hukuka, hakkaniyete, gerçeğe en uygun, haklı ve doğru karar olduğunu göstermez. Yalnızca, hukuk içerisinde uyuşmazlıklara şekli bir kesinlik sağlamak ihtiyacından kaynaklanan hukuki bir sonuçtur.
Mahkemelerin kararlarına saygı duyulması, verdikleri kararın hakkaniyete, vicdana, uygunluğu ve yargılama usul kuralları ile orantılıdır. Hukuk devletinde, bir mahkeme kararının yanlış olduğunu iddia etmek, eleştirmek, beğenmemek mümkün olmasına rağmen karara uyulması zorunludur.Karara zorunlu olarak uyulmasının yanında tarafların, toplumun saygı duyabilmesi hukuk biliminin çok önemli bir kaygısıdır. Demokrasi açısından, siyasi partilerin kapatılmaları düşünce ve örgütlenme özgürlüğü ile ilgili çok boyutlu siyasi bir konudur. Siyasi partilerin kapatılabilmesi üzerine, demokrasi açısından, siyasi açıdan yapılan tartışmalar hukuk alanı dışında olup mahkemeleri ve Başsavcıyı doğrudan ilgilendirmez. Siyaset hukukun üreticisi mahkeme de hukukun uygulayıcısıdır. Ancak, hukukla siyasetin iç içe geçtiği, tam karıştığı, bire bir tam karşı karşıya geldiği bir başka dava türü de yoktur.
Başsavcının ve Anayasa Mahkemesi üyelerinin kişisel olarak, partilerin kapatılabileceğini, demokrasi ve siyaseten benimsemiş olmaları, sanıyorum bu tip davalardaki kararlarını dolaylı olarak etkileyebilmektedir. Bu durum, yorum ve takdir haklarının kullanımında, yasa ve uygulayıcısı arasındaki zorunlu bir etkileşimdir. Bir siyasi partinin kapatılması davasında, tamamen hukuk içinde kalarak, hakim ve savcının siyasi ve demokrasi görüşlerinin mümkün olabilen en a
z düzeyde etkileşimi ile tarafsız ve hakkaniyete uygun karar verilebilmelidir.
Savcılık iddia makamı olmakla , beraber doğrunun ortaya çıkarılmasında tarafsız, objektif olmak ve maddi gerçeği aramalıdır. Savcılık doğaldır ki suçluyu suçlayacaktır. Ancak suçluyu tespit edip, gerçek suçluyu buluncaya kadar görevin gerektirdiği tarafsızlığı önyargısız yaklaşımı göstermelidir. Önyargılarla gerçek suçluya ulaşmak zor olduğu gibi suçsuzları suçlu yapmakta mümkündür. Böyle bir sonuç adalet ve hakkaniyet duygusu
ile bağdaşmayacağı gibi onları yok etmektedir.Anayasa Mahkemesi eski başkanı Sn. özden' in. Refah Partisi' yle laiklik ve Atatürk konusundaki düşüncelerinin en azından yorum farkıyla değişik olduğu kamuoyunda yakından bilinmektedir. Laiklik ilkesi konulu açılan bu davada, Sn. Özden' in kullanacağı oyun şimdiden belirgin olduğu kanısı mevcuttur. Sn. Özden' in CHP'nin hukuk müşavirliğini yapmış olması yanında siyasi tercihinin de CHP yönünde olduğu kanısının varlığı kuşkuları artırıcı olduğu gibi, genel ola
rak sol seçmenlerin önemli bir kısmınca Refah Partisi'nin kapatılmasının pragmatik anlamda arzu edilmesi ve Sn. özden' den beklenti içerisinde bulunmaları Sn. Özden' in tarafsızlığını ciddi derecede zorlaştırmaktadır. Refah davasında Sn. Özden' in tarafsızlık içerisinde ve tam bir vicdani kanaatine göre oy vereceğine şahsen samimiyetle inanmama karşın, yargılamada hakkaniyete uygun davranılmadığı şüphesini dahi uyandırmamak gerektiğinden Sn. Özden' in gerçekte parti yönetimi üye ve seçmenince tarafsız olacağına inanılması gerekirdi. Hukuken, mahkemeyi de gölge altında bırakacak kadar önemli olmasına karşın Sn. Özden' in davadan çekilmesinin bütün kanunî ve vicdanî koşullan oluşmuşken çekilmemesi, kanımca bir yanlıştır. Kararda, Özden' in 16 günlük zaman farkıyla, kendi isteği dışında oy ve imzasının bulunmaması, kararın aynı şekilde ve oranda (2/9 oranı) olacağının gözükmesi nedeniyle çok isabetli olmuştur. Anayasa Mahkemesi herkesin mahkemesidir. Ve kimse Atatürk'ü sevmek zorunda olmadığı gibi laik olmak zorunda da değildir. Kuşkusuz yasalara herkes uymak zorundadır. Ama kimse yasalar gibi düşünmek, inanmak zorunda değildir. Bir mahkeme Başkanı’ nın siyasi söylem kullanması doğru kabul edilemez.Siyasi parti kapatılması davalarındaki ilkel yargılama yöntemi kuskusuz haklı olarak eleştiri konusu yapılabilir. Kararların kesin olması, duruşma yapılmaması, delillerin ve gerçeğin araştırılması ve ıspatlanabilmesinin sınırlanması vb. yargılama usul kurallarının hakkaniyete, vicdana, evrensel kurall
ara hatta ülkemiz diğer mevzuatından geride kalması haklı bir üzüntü yaratmaktadır.Anayasa Mahkemesi 'nin gerek yasalardaki “ilgili ve konu hakkında" bilgisi olanların dinlenilmesi konusundaki turumu, gerekse de kapatmaya neden gösterilenlerin bir anlamda faillerin dinlenilmemiş olması hukuken izah edilemez. 5 yıllık siyaset yasağına giren ve milletvekilliği düşen kişilerin, resen veya başvuruları üzerine dinlenilmemiş olmasını hukukun genel ilkeleri ile bağdaştırmak güçtür.
Anayasa Mahkemesi SPK 'nun 1
03/2 fıkrasının iptali için ilginç bir yöntem bulmuştur. Bu ilginçlik klasik bir davada bulunmayan özellik taşımakta, yetki yönünden mahkemenin yetki sınırını zorlamaktadır.Bu ilginç uygulama için gerekçe olarak gösterilen Anayasa' nın 152. ile 2949 sayılı kanunun 28 maddelerinin getirilmesi, adeta ilk derece mahkemesi gibi görerek
itirazda bulunan’ yani davacı olarak kendi kendisinde açılmış bir dava, hukuk tarihinde kanımca ilginçtir. Aynı mahkemenin kendi kendisinde dava açamayacağı garipliği nedeniyle kendisini 'kapatma davâlarına bakan mahkeme sıfatı ile Anayasa Mahkemesi' tanımlaması, yolu ile kaynağını Anayasa' dan almayan bir yetkilendirme yapılması kanımca çok tartışılacak ilginçliktedir. Anayasa Mahkemesi aynı ilginç tutumu Mîllî Nizam Partisi'nin kapatılması davasında da izlemiştir.Anayasa mahkemesi bir kararında, kapatma davalarının duruşmalı yapılacağı yolundaki kanun hükümlerini kendiliğinden, kendisinde, hiçbir talep olmadığı halde Anayasa' ya aykırı bularak iptal etmiştir. Kapatma davasının üçüncü duruşmasında, duruşmayı keserek, duruşma yapılacağı yolundaki kanunu iptal ettikten sonra, kapatılma davasına duruşmasız bakmaya devam etmiştir.
Öneminden dolayı belirtmek isterim ki
Anayasa Mahkemesi, gerekçeli kararı yayımlamadan basına açıklaması, Anayasaya aykırı bir uygulama olmasına karşın isabetlidir. Anayasa Mahkemesinin uyguluma anlayışı ile, Anayasanın hükmü yeniden bir düzenlemeye tabi tutulmalıdır. Gerekçeli kararın yayımı konusunda da makul bir sure, yayımlanmadığında da otomatik bîr sonuç yönünde düzenleme açık ihtiyaç olarak gözükmekledir. Bazı önemli haklara ilişkin süresinin başlangıcını belirleyen, böylesine önemli bir konu kanımca Anayasada düzenlenmelidir.Siyasi parti kapatma davalarında Anayasa Mahkemesi içtüzüğünün 2/2 maddesi gereği genel hukuk kurallarının yanında, CMUK hükümleri gereği lehte ve aleyhte bulun deliller toplanıp, parti çoğunluğunun amacının
odak olma iddiası yönünden tespiti ve mümkün olabileceği kadar delil, incelenerek gerçeğe en yakın şüphe halinde dava açılmalıdır. Parti içinde değişik şekilde düşünenler olabileceği gibi yasaklı düşünceleri savunanları da parti disiplini İle engellemek mümkün olmayabilir. Bu kişileri her partide bulmak mümkündür. Partinin genel eğilimini yansıtmayan düşünce ve eylemler üzerine kapatma davası açılması ‘odak’ olma tespiti yönünden önemlidir. Ayrıca yapan veya söyleyen tarafından da, sonradan yanlış kabul edilen, eylem ve düşünceler de ‘odak’ olma yönünden üzerinde durulmaya değer önemdedir.1995 tarihli
Anayasa değişikliği ile 68 ve 69. maddelerin uygulanabilmesi için, mahkemece bu nitelikteki fiillerin İşlendiği bir odak olma haline geldiğinin tespiti gerekmektedir. Odak; merkez, kaynak anlamı taşıyıp aykırı fiiller yoğun ve sürekli bir şekilde davalı parti genel merkezinden kaynaklanmalı ve bu fiillerin işlenmesi merkez organlarınca amaçlanmalı, somut hareketlerle yönlendirilmiş ve desteklenmiş olmalıdır. Aykırı fiiller hakkında ceza mahkemesi kararları Başsavcılıkça çıkarma ve organlara el çektirme kararları sürekli bir şekilde tespit edilmiş, partinin bütününü kapsar nitelik ve yoğunlukta olmalıdır. Odak olma kavramı, tartışmaya. kuşkuya yer vermeyecek kadar açık, ağır, ciddi olmalı konuşmaların dışındı da subuta ermiş delillere dayanmalıdır. Anayasa koyucunun amacı budur.1995 anayasa değişikliği karşısında, SPK hükümleri yerine, Anayasanın üstün norm olarak uygulanması, sonraki kanun olması nedeni ile de doğrudan uygulanacağı tabidir. Başsavcının bu konudaki görüşü ile 1970 tarihli Danıştay içtihadı ve 1962 tarihli Yargıtay Ceza Genel Kurul kararı isabetlidir. Ancak, Anayasa odak olma kavramını getirmesine karşın özel olarak tanımlamamış, unsurlarını belirtmemiştir
.Dolayısı ile SPK' nın 103. maddesindeki odak olma halinin tanımlaması sayılabilecek nitelikteki kesif ve mihrak olma halini zimmen ortadan kaldırmamıştır. Anayasa değişikliği ile, Başsavcının iddiası gibi özel hüküm yoktur. Soyut tanım vardır. SPK' da ki özel hüküm ile Anayasadaki soyut hüküm birlikte yorumlanma
lıdır. Çünkü birbirini kaldıran, çelişen değil aksine birbirini tamamlayan özel ve genel hüküm gibidir.Kaldı kî, ceza hukukunun genel bir ilkesi olan 'lehe kanun uygulanır’ ilkesi de, sonraki kanunun sanık aleyhine olması halinde ---bu sonraki kanun Anayasa dahi olsa--- sanık lehine olan önceki kanunun uygulanması, ceza hukukunun genel evrensel ilkesidir. Kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi, ancak sonraki kanun sanık lehine olduğu zaman uygulanmaz. Sanık aleyhine olan sonraki kanun değil, lehine olan önce
ki kanun uygulanır. Kısaca sanığın cezası sonradan ağırlaştırılamaz ancak hafifletilebilir. Sonra ki kanun Anayasa gibi üstün kanunda olsa bu genel ilke geçerlidir.Bir siyasi parti, demokrasinin işlemesindeki rolü gereği Anayasa dışı bîr talebi, hatta Anayasaya aykırı bir talebi de savunabilmeli, kanunlarda belirtilmemiş bir hakkı, yanlış sınılanları savunma hakkı olmalı ve doğruya millet karar vermelidir. Anayasa çerçevesinde Anayasa kadar düşünmek fiilen zaten mümkün olmadığı gibi Anayasanın değiştirilemez ilk dört maddesi dışındaki hükümlerinin değiştirilebileceği hükmüne de aykırıdır. Anayasanın herhangi bir hükmüne aykırılık ile siyasi parti yasaklarına aykırılık hali birbirinden önemle ayrılmalıdır.
Anayasa Mahkemesi taraf
ları ve konu kapsamı kadar bağlayıcıdır. Hukuk tekniği açısından kararın uygulama alanını genişletip, adeta yasama alanı içine gitmesi hatta önüne geçmesi düşünülemez. Bir siyasi parti, Anayasa Mahkemesi düşünmek zorunda değildir. Karara uymak zorunda olmak, karar gibi düşünmeyi gerektirmez. Anayasa mahkemesinin kararlarındaki görüşlerine katılmamak, hatta karşıt fikirleri savunma hali, karara uyulmadı olarak nitelenemez. Aksı halde mahkeme kararı, yasama kararı, kanun haline gelir. Mahkeme kararının etkisi yasama alanında durur. Başka türlü kuvvetler ayrılığı izah edilemez. En üstün olan Anayasanın bile değiştirilmesi yine 177. maddesinin gereği iken, bir mahkeme kararını, Anayasa' nın da üzerinde değişmez kesinlikte görmek yasama, yürütme ve yargının tek elde Anayasa Mahkemesinde toplanması ile izah edilebilir.Anayasa siyasi hakkı: seçme, seçilme, bağımsız veya bir siyasi parti içinde faaliyetle bulunma,. halkoylamasına katılma, siyasi parti kurma, bir siyasi partiye girme ve ayrılma olarak 'temel haklar' kısmında düzenlemiştir. Partinin kapatılmasına neden olan için verilen "Bir siyasi partinin üyesi, kurucusu, yöneticisi, denetçisi olamazlar"yasağı bütün siyasi hakların kullanılmasını yasaklayamaz. Anayasa koyucu yalnızca,
yasağı bir siyasi parti mensubu olmakla sınırlandırmıştır. Asıl amaç bu olduğu gibi yasağı genişletmek, kıyas yaparak artırmak hukuken mümkün değildir. Çünkü özgürlük asıl, yasak istisna olduğu gibi, kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi de bunu ifade etmektedir. Bu kişilerin, seçme haklarını kullanamayacaklarını düşünemeyiz. Kanımca seçimler de, bu kişilerin bağımsız aday olabileceklerini kabul edilmelidir. Temel bir hak, yasağın genişletilmesi şeklinde ihlâl edilemez.AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ KARARLARI AÇISINDAN :
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye Birleşik Komünist Partisi, Sosyalist Parti ve ÖZDEP in başvurularını kabul ederek Türkiye’ yi mahkum etmişti. Yine HEP, DEP, Sosyalist Türkiye Partisi (STP), Refah Partisi ve Demokratik Kitle Partisi'nin başvuruları da sırada ol
up, esastan incelemeye alınmıştır. TBKP, SP ve ÖZDEP hakkında AİHM' nin verdiği karar gerekçesine bakıldığında, DEP, HEP, STP. RP, DKP davalarında da Türkiye'nin mahkum olacağı anlaşılmaktadır.AİHM' in prensip olarak demokrasilerde siyasal partilerin kapatılamayacağı görüşünü benimsememekle beraber, örgütlenme ve ifade özgürlüğünü çok geniş yorumlayarak karar vermektedir. Örneğin TBKP' nin davasında bir partinin adının "
komünist" olmasından dolayı veya herhangi bir başka adı taşımasından dolayı kapatılamayacağını açık ye kesin bir ifade ile belirtmektedir. Yine TBKP, SP, ÖZDEP davalarında bir partinin programındaki amaç, ilke ve düşüncelerinden dolayı kapatılamayacağını, bunun örgütlenme özgürlüğünün ihlali olduğunu belirtmiştir. Halkın bir kesiminin sorunlarını dile getirip bunların tartışılarak çözümler arayışı içinde olunmasının yasaklanamayacağını, ancak terörü açıkça ve mevcut olarak önermesi ve desteklemesi halinde yasaklanabileceği yorumunu yapmıştır.AIHM' nin karar gerekçesine bakıldığında; Siyasi P
artiler Kanununun |SPK) 'kapatmaya ilişkin hükümlerinin sözleşmenin 11. maddesine aykırı olduğu anlaşılmaktadır. Yani ihlal bizzat kanun hükümlerinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla AlHM' nin kararının gereğinin yerine getirilmesi tazminatın ödenmesi yanın da, ihlal edilen kanun hükümlerinin kaldırılmasıdır. Kanun hükümleri kaldırılmadığında sürekli yeni partiler aynı gerekçelerle kapatılacak, AIHM de aynı gerekçelerle Türkiye'yi mahkum etmek zorunda kalacaktır.Kanundaki 78, 80 ve 81. maddeler,
bir fikrin amaç edinilmesini, ileri sürülmesini, hedeflenmesini yasaklamaktadır. Bu yasak hükümlere göre kapatılan parti başvuruları AİHM' ce, sözleşmenin 11. maddesine, yani örgütlenme özgürlüğüne aykırı bulunmuştur. Karar gerekçesi okunduğunda, ihlalin kanundan kaynaklandığında tereddüt yoktur. Türkiye yeni ihlaller yapmamayı taahhüt ettiğine göre, mecburen kanun hükümlerini kaldırmak zorundadır. Nitekim DGM ler konusunda, kamulaştırma bedeli ödenirken faiz oranının hesabında kanun değişikliği AIHM' in kararları gereği yapıldıysa, kapatma davalarında kanun hükümlerinin kaldırılması, uyarlı hale değiştirilmesi acil olarak gündemdedir.Burada, Anayasa Mahkemesi'ne de önemli bir içtihat oluşturma görevi düşmektedir. Uluslararası sözleşmeler ve AİHM' in sözleşme hükümlerini yorumlaması esas olduğuna ve anayasaya aykırılığı iddia edilemeyeceğine göre, Siyasi Partiler Kanununun 96/3,' 78, 80 ve 81. maddelerini uygulamayıp, AIHM' in yorumlarını, karar ve gerekçelerini doğrudan mevzuat hükmü olarak değerlendirip karar ver
melidir. Aksi halde TBMM'nin görev yapmaması nedeniyle kapatma davalarında ihlale aracı olmaktan kurtulamayacaktır. Bu konuda bazı örnekler vermek istiyorum.İspanya Anayasa Mahkemesi, AİHM' in bir kararı üzerine geliştirdiği içtihadı, ispanya hukuk çizeninde doğrudan uygulanabilir nitelikle olduğuna karar vermiş ve bu yönde kararlar verileceğini içtihat
etmiştir. Avusturya Mahkemeleri Ceza Kanunu' nun bir hükmünün AIHM' in yorumu gibi yorumlanacağına karar vermişlerdir. Fransa hükümeti, AİHM' in kararı üzerine Fransız Temyiz Mahkemesi'nin yaptığı içtihat değişikliğinin gelecekte benzer ihlalleri önleyeceğini belirtmiştir.SONUÇ :
1983 yılından bu yana kurulan 102 adet siyasi partimizin 21 adedi hülle partisi olarak kurulmuş ve kendiliğinden kısa sürede kapanmış, kalan 81 adet siyasi partimizin 39'u hakkında siyasi parti kapatma davası açılmıştır. Açılan bu davalardan 23 adedi Anayasa Mahkemesi'nin kararı ile kapatılmıştır. Anayasamızda "vazgeçilmez" dediğimiz siyasi partilerimizin yarısını kapatma davasıyla
yüz yüze bırakmış ve 23 adedinin de kapatılarak siyasî yaşamlarına son verilmiştir.Avrupa ülkelerinde siyasi parti kapatma davaları 1954 yılındaki Alman Komünist Partisi'nden başka görülmemiştir. AIHM' deki parti kapatma davaları da ne yazık ki Türkiye'ye özgü hale gelmiştir.
Avrupa ülkeleri parti kapatma davalarını çoktan geride bırakmışlardır. Avrupa hukukuna uyum sağlamak ve demokrasinin gerçek anlamda işlemesi için partilerin kapatılmasını önlemeliyiz.Diğer yandan sayın Başsavcı Vural Savaş' ın belirttiği gibi seçimlere sokulmama, belirli bir dönem siyasi faaliyetlerin durması veya Hazine yardımı alamamak gibi müeyyidelerin uygulanması, mümkün olabilmelidir.
Kanımca, demokrasilerde siyasal, partiler mutlak ayırımsız kapatılmamalı suç işleyen yöneticileri kişisel olarak cezalandırılmalıdır. TBMM' de ve Türk kamuoyunda bu yöndeki bir eğilimin güçlendiği de görülmektedir. Hükümetin bu konuya öncelik vererek SPK' daki kapatma hükümlerinin tümden kaldırılmasını diliyor ve AIHM nezdin de mahkum olmaktan Tü
rkiye'nin kurtarılmasının zamanı ve şartlarının geldiğini düşünüyorum.Hacı Ali Özhan
Not: Bu araştırmanın güncelleştirilerek genişletilmiş hali; Yeni Şafak 26 ŞUBAT 1998, 27 ŞUBAT 1998, 20 ocak 1998, 14 şubat 1998 tarihlerin de ve Akit gazetesi 14 aralık 1999 tarihinde yayımlanmıştır.