wWw.sEcKiN.CaNaVaRi.CoM

 

Kovadaki Çatlak 

Hindistan'da bir sucu, boynuna astigi uzun bir sopanin uçlarina taktigi iki büyük kovayla su tasirmis. Kovalardan biri çatlakmis. Saglam olan kova her seferinde irmaktan patronun evine ulasan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarisini eve ulastirabilirmis. Bu durum iki yil boyunca her gün böyle devam etmis. Sucu her seferinde patronunun evine sadece 1,5 kova su götürebilirmis. 
Saglam kova basarisindan gurur duyarken, zavalli çatlak kova görevinin sadece yarisini yerine getiriyor olmaktan dolayi utanç duyuyormus. 
Iki yilin sonunda bir gün çatlak kova irmagin kiyisinda sucuya seslenmis. "Kendimden utaniyorum ve senden özür dilemek istiyorum." "Neden?..." 
diye sormus sucu. "Niye utanç duyuyorsun?..." 
Kova cevap vermis. "Çünkü iki yildir çatlagimdan su sizdigi için tasima görevimin sadece yarisini yerine getirebiliyorum. Benim kusurumdan dolayi sen bu kadar çalismana ragmen, emeklerinin tam karsiligini alamiyorsun." Sucu söyle demis. 
"Patronun evine dönerken yolun kenarindaki çiçekleri fark etmeni istiyorum." Gerçekten de tepeyi tirmanirken çatlak kova patikanin bir yanandaki yabani çiçekleri isitan günesi görmüs. 
Fakat yolun sonunda yine suyunun yarisini kaybettigi için kendini kötü hissetmis ve yine sucudan özür dilemis. Sucu kovaya sormus. 
"Yolun sadece senin tarafinda çiçekler oldugunu ve diger kovanin tarafinda hiç çiçek olmadigini fark ettin mi?... Bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdir. Yolun senin tarafina çiçek tohumlari ektim ve her gün biz irmaktan dönerken sen onlari suladin. Iki yildir ben bu güzel çiçekleri toplayip onlarla patronumun sofrasini süsleyebildim. Sen böyle olmasaydin, o evinde bu güzellikleri yasayamayacakti." 
* * * 
Hepimizin kendimize özgü kusurlari vardir. 
Hepimiz aslinda çatlak kovalariz. 
Büyük planda hiçbir sey ziyan edilmez. 
Kusurlarinizdan korkmayin. Onlari sahiplenin. 
Kusurlarinizda gerçek gücünüzü buldugunuzu bilirseniz eger, siz de güzelliklere sebep olabilirsiniz. 

"Insanlarla birlikte büyüseler bile, kurdun enigi yine kurt olur." 

 

****************************

YAŞLI KIZILDERİLİ REİSİ 


kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede birbiriyle boğuşup duran iki köpeği izliyorlardı. Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtı ve oniki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı. 
Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri köpekti bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için biri yeterli gözükürken niye ötekinin de olduğunu, hem niye renklerinin illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla sordu dedesine. 
Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı. "Onlar" dedi, "benim için iki simgedir evlat." 
"Neyin simgesi" diye sordu çocuk. 
"İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları." 
Çocuk, sözün burasında, mücadele varsa, kazananı da olmalı diye düşündü ve her çocuğa has bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi: 
"Peki, sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?" 
Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa: 
"Hangisi mi evlat? Ben hangisini daha iyi beslersem!" 

***************************


Bir Parça Cesaret 


1986 yılıydı. Reklam ajansımı yeni kapatmıştım ve neredeyse hiç param yoktu, şimdi ne yapacağımı da bilemiyordum. Derken bir gün, bilgisayar ağlarının gücü hakkında bir dergi makalesi okuduktan sonra zihnimde bir ampul yandı. 1980'lerdeydik. Neden insanlar bilgisayar ağlarından para kazanmıyorlardı? Sorular sormaya başladıktan sonra fikir aklımda belirdi: GÜÇYEMEĞİ! Eleman veya iş arayanlar beni arayacaklardı ve ben de iş yentası (çöpçatanı) rolünü üstlenip bilgisayar yoluyla onlara endüstride aradıkları insanı veya aradıkları işi bulacaktım. Sonra doğru insanları öğle yemeğinde buluşturacaktım. Mükemmel değil mi? 

Tek sorun, bir iş kurmak için çok az param olmasıydı. Böylece beni hiç yarı yolda bırakmamış olan bir şeyimi, ağzımı kullanmaya karar verdim. Çok ucuz bir basımevinde 10.000 tane broşür bastırdım, cesaretimi topladım ve Washington D.C.'de, şehrin ortasında Connecticut ve K bulvarlarının köşesine yerleştim. Ciğerlerimin son gücüyle, "GÜÇYEMEĞİ! GÜÇYEMEĞİ'nizi yiyin!" diye bağırdım. Üç gün boyunca bağırıp broşür dağıttım. İnsanlar bana biraz tuhaf baktılar, ama broşürleri aldılar. 

Üç günün sonunda, bütün broşürleri dağıtmıştım ve bir kişi bile aramamıştı. Parasız, cansız ve ümitsiz eve gittim. İçeri girer girmez telefon çaldı. Arayan Washington Post'tan bir muhabirdi. Broşürlerimden birini görmüştü ve gazetenin "Stil" bölümünün ilk sayfasında yayımlanacak bir röportaj yapmak istiyordu. Bir düşünün, şirketim yoktu, iş telefonum yoktu (beni ev telefonundan aramıştı) ve işimin yapısı hakkında pek bilgim yoktu, ama yine de röportaj önerisini heyecanla kabul ettim. 

Ertesi gün muhteşem bir görüşme yaptık ve benden iş telefonumu istedi. Öğleden sonra arayıp vereceğimi söyledim. Sonra hemen yerel telefon şirketine gidip bir numara aldım ve ona numaramı verdim: 265:YEE (henüz bağlanmamıştı, ama en azından bir numaram vardı). Şaşkın muhabir bunu basmayı kabul etti - bu, Post için olağan bir şey değildi. 

Ertesi gün ev telefonunun sesine uyandım, bir arkadaşım gazetedeki makale için beni kutluyordu. Yatağın içinde doğruldum. Ama yeni numaram daha bağlanmamıştı ki! Tam bu sırada kapı çaldı. Kapıdaki kadın telefon şirketinden geliyordu, neyse ki telefonumu bağlamaya gelmişti. Evin arka kısmına gitti ve yaklaşık 15 dakika sonra elindi bir parça kağıtla geri geldi. "O ne?2 diye sordum. 

Gülerek "Telefonu bağlarken aldığım mesajlar" dedi. İşim daha şimdiden benden bir adım öne geçmişti. 
Daha sonra New York Times, Christian Science Monitor, hatta Entertainment Tonight da dahil olmak üzere pek çok basın organı beni aradı. Yüzlerce öğle yemeği teklifi aldım ve pek çok insanı birbirleriyle tanıştırdım. Ayna anda hem eğlenme, hem de iş yapma isteğim gerçek olmuştu. Ve bütün bunlar Connecticut ile K bulvarlarının köşesinde avazım çıktığı kadar bağırmam... ve biraz da cesaretim sayesinde olmuştu. 



*********************************


KAPIYI İÇERDEN AÇMAK 

9. yüzyılın büyük İngiliz ressamlarından William Holman Hunt'ın, bir bahçeyi 
tasvir eden bir tablosu Londra Kraliyet Akademisi'nde sergileniyordu. 
Hunt'ın "Kainat ışığı"adını verdiği bu tabloda geceleyin elinde bir fenerle 
bahçede duran filozof kılıklı bir adam görülüyordu. Adam, serbest kalan eliyle 
bir kapıyı vuruyor ve içeriden bir cevap bekler gibi görünüyordu. Tabloyu 
tetkik eden bir sanat eleştirmeni Hunt'a dönerek :"Güzel bir tablo doğrusu, ama 
manasını bir türlü kavrayamadım." dedi. Adamın vurduğu kapı hiç açılmayacak 
mı? Ona kapı kolu takmasını unutmuşsunuz da.." Hunt gülümsedi ve ekledi: 
"Adam alelade bir kapıya vurmuyor ki..". "Bu kapı, insan kalbini simgeliyor.. 

Ancak içerden açılabildiği için dışında kola ihtiyacı yoktur". 



*************************

Hayata bakıs acısı 

Bir gün Avrupanın ünlü sanat merkezi kentlerinden birinde gezen çocugun biri bir vitrinde çok hos bir tablo görür. Tablo belliki oldukça pahalıdır. Çocuk bu tabloyu bir sonraki sene abisinin dogum gününe almayı ister ve bir is bulup kıt kanaat geçinerek biriktirdigi tüm para ile o magazaya gider. Sanslıdır tablo hala satılmamıstır. içeri girer ve tabloyu bir süre yakından izledikten sonra resmi yapan sanatçıyı bulur ve 

-'Abimin dogum günü için bu resmi satınn almak istiyorum' tüm paramda bu kadar der. 
Ressam bir süre düsündükten sonra. Resmi paketler ve resmi satar. Çocuk paketini alır ve tesekkür ederek çıkar. Magazada adamın arkadaslarıda vardır ve saskın saskın sorarlar 

- Sen ne yaptın o resmin degeri milyonllar ederdi. Neden bu kadar cüzi bir rakama sattın? Adam cevap verir: 
- Evet ben bu resme milyonlarını vereceek bir sürü insan bulabilirdim ancak tüm servetini bu 
resme verecek kaç kisi bulabilirdim... 

Seckin Yastıkcılar... :) Okumaya Devam