TARİH
BOYUNCA İSRAİLOĞULLARI
Surenin
bundan sonraki ayetleri, Medine İslâm devletine karşı olumsuz bir tavır
sergileyen, hem gizli ve hem de açık biçimde ona karşı direnen ve sürekli
biçimde komplo düzenleyen yahudilere dönüyor. O yahudiler ki, İslâm'ın
Medine'de güçlenmekte olduğunu, o güne kadar tekellerinde tuttukları kültürel
ve ekonomik sahada etkinliğini arttırmaya ve kendi liderliklerine son verme
hazırlığında olduğunu anladıkları anda sinsi yıkıcılıklarına başlamış
ve bir an bile boş durmamışlardı. Kendilerine dönük bu tehlikeyi Evs ve
Hazreç kabilelerini birleştirdiği, yahudilerin sızmalarına zemin hazırlayan
çatlakları ördüğü ve bu kabilelerin halkına yeni kitabın, Kur'an'ın
ilkelerine dayalı bağımsız bir hayat tarzı sunduğu andan itibaren iyice
hissetmişlerdi.
Yahudilerin,
İslâm'a ve müslümanlara karşı o tarihte başlatmış oldukları amansız
savaş, aynı araçları ve aynı üslubu kullanarak ve hızından hiçbir şey
kaybetmeksizin günümüze kadar sürmüş ve halen de sürmektedir. Bu savaşın
sadece biçimi değişmiş, o kadar yüzyıl geçmesine rağmen karakterinden hiçbir
şey yitirmemiştir. Bilindiği gibi, dünya yahudileri asırlarca diğer
milletler tarafından horlanıp, bir yerden diğerine sürülüp kovuluyorlar; sığınacak
hiçbir yer, hiçbir sıcak yuva bulamıyorlardı. İşte bu sıcak yuvayı
kendilerine yine her türlü dini baskıyı reddeden İslâm alemi sunmuştu.
Zira İslâm, müslümanlara tuzak kurmayarak, İslâm'ın aleyhine çalışmamak
ve huzursuzluk çıkarmamak şartıyla kendi ülkesine sığınan herkese kapılarını
açar. Fakat Yahudiler İslâm'ın kendilerine dönük bu soylu tutumuna rağmen,
tarihin her dönemine yayılan bu amansız düşmanlıklarına hiçbir zaman son
vermemişlerdir.
Oysa
Medine'de` bu yeni dine ve onun peygamberine ilk inananların yahudiler olması
beklenirdi. Çünkü bu yeni dinin kitabı olan Kur'an-ı Kerim, Tevrat'ı genel
anlamda onaylıyordu. Ayrıca onlar bu yeni Peygamberi yıllardır bekliyorlardı.
Kitaplarının ileriye dönük açıklamalarında O'nun özellikleri anlatılıyordu.
Hatta bu yeni peygamberin liderliği altında müşrik Arapları egemenlikleri
altına almayı planlıyorlardı.
Az
sonra okuyacağımız ayetler, Kur'an-ı Kerim'de İsrailoğulları ile çıkılan
geniş çaplı tarih yolculuğunun ilk bölümünü oluşturur. Hatta bu
ayetlerde dile gelen onlara dönük yoğun kampanya, bütün çağrı metodları
ve tanıtma yolları kullanılarak İslâm'a ısınmaları, bu yeni dinin bağlılarınca
oluşturulan iman kervanına katılmaları sağlanmaya çalışıldığı halde
bu konuda hiçbir olumlu sonuç elde edilemedikten sonra, onların bu olumsuz
tavrını açıklama ve oyunlarını bozma amacı taşımaktadır.
Yukarda
okuduğumuz ayetler, Cenab-ı Allah'ın İsrailoğulları'na yönelik yüce
seslenişi ile başlar. Bu çağrının devamında yüce Allah onlara vermiş
olduğu nimetleri hatırlatıyor. Allah'ın kendilerine dönük kesin
vaadlerinin gerçekleşebilmesi için onları Allah'a vermiş oldukları sözleri
tutmaya, O'ndan korkup sakınmaya çağırıyor. Böylece yüce Allah,
kendilerini, ellerindeki Tevrat'ı onaylayan Kur'an'a inanmaya çağırmaya
uygun zemin hazırlıyor; bu kitaba karşı olumsuz bir tavır takınarak onu
inkâr edenlerin önünde yeralmalarını kınıyor. Ayrıca batıl ile örterek
hakkı gözlerden sakladıkları, böylece başta müslümanlar olmak üzere çevrelerindeki
bütün insanları yanıltarak, müslümanlar arasında fitne ve kargaşa, yeni
müslüman olmak isteyenlerin kalplerine de kuşku saldıkları için
kendilerini kınıyor.
Yine
yüce Allah namazı kılarak, zekâtı vererek ve rukûa varanlarla birlikte rukûa
vararak onlara müminlerin saflarına katılmayı emrediyor. Sabır ve namaz
aracılığı ile nefislerini dize getirerek, onu, yeni dini benimsemeye
zorlamalarını istiyor. Kendileri müslüman olmayı reddettikleri halde müşrikleri
imana çağırmalarının sergilediği samimiyetsizliği kınıyor.
Daha
sonra uzun tarihleri boyunca kendilerine bağışlamış olduğu nimetleri hatırlatmaya
geçiyor. Bunu yaparken onlara, söz konusu nimetlere muhatap olan Hz. Musa
zamanındaki atalarıymışçasına sesleniyor. Bunun nedeni onların kuşakları
arasında sıkı dayanışma bulunan aynı tiynetli tek millet oluşlarıdır.
Nitekim, o günden bu yana geçen yüzyıllar boyunca sergilemiş oldukları
tutumlarından ve gözlenen özelliklerinden çıkan gerçek budur.
Yüce
Allah yine bu ayetlerin devamında kendilerini korkunç günün, yani Kıyamet gününün
dehşeti hakkında tekrar tekrar uyarıyor. Öyle ki, o gün hiç kimse başkasının
yerine birşey ödeyemeyecek, hiç kimseden aracılık yapması kabul
edilmeyecek, hiç kimseden fidye alınmayacak ve yine o gün onlar kendilerinin
azaptan kurtulmalarını sağlayacak hiçbir yardımcı bulamayacaklardır.
Bu
arada yüce Allah, Firavun ile adamlarından kurtuldukları anın sahnesini, söz
konusu olay sanki şimdi cereyan ediyormuş gibi canlı bir anlatımla gözlerinin
önüne getiriyor. Ayrıca üzerlerine buluttan gölgelik çekmesinden kudret
helvasına, bıldırcın kuşuna ve kayadan pınar fışkırtarak su ihtiyaçlarını
sağlamaya varıncaya kadar kendilerine bağışladığı ardı arkası gelmez
diğer nimetlerini de gözlerinin önünde canlandırıyor.
Daha
sonra bu nimetlerin arkasından sergiledikleri sürekli sapıklıkları
kendilerine hatırlatıyor. Öyle ki, yüce Allah kendilerini bir sapıklıktan
kurtarır kurtarmaz hemen başka bir sapıklığın pençesine düşüyorlar;
bir günahlarını affedince hemen başka bir günaha giriyorlar; bir ayak sürçmesinden
kurtulup ayağa kalkar-kalkmaz bu defa bir kuyuya düşüyorlar.
Bütün
bu olaylar içinde aynı inatçı, dikkafalı, kaypak, sinsi, yükümlülüklerden
kaytarıcı, emanetleri umursamaz, sözlerini tutmaz, gerek Rabbleri ve gerekse
peygamberleri ile aralarındaki anlaşmaları çiğneyen karakter yapısını
sergiledikleri görülür. O kadar ki, işi peygamberlerini sebepsiz yere öldürmeye,
O'nun ayetlerini asılsız saymaya, buzağıyı ilâh edinerek yüce Allah'ın
ilâhlık hakkını çiğnemeye, Allah'ı açıktan açığa görmedikçe
peygambere inanmayı reddetmeye, bir kasabaya girerken Allah'ın emirlerine aykırı
davranışlarda bulunup sözler söylemeye, Cumartesi yasağı çiğnemeye, Tur
dağı ile ilgili vermiş oldukları sözü unutmaya, yüce Allah'ın belirli
bir hikmete dayanarak kendilerinden kurban etmelerini istediği inek hakkında işi
yokuşa sürmek için bahane üzerine bahane icad etmeye kadar götürüyorlar.
Bütün
bunları yaparken son derece ısrarlı bir dille sırf kendilerinin doğru yolda
olduklarını, yüce Allah'ın kendilerinden başka hiç kimseden hoşnut olmadığını,
kendileri dışında bütün milletlerin sapık ve kendi dinleri dışındaki bütün
dinlerin batıl olduğunu iddia ediyorlar. Oysa Kur'an-ı Kerim, az ilerde göreceğimiz
ayetlerinde onların bu iddialarının asılsız olduğunu vurguluyor ve
Allah'a, Ahiret gününe inanarak salih ameller işleyen herkesin, hangi
milletten olursa olsun, iyiliklerinin karşılığını Rabblerinin katında
alacaklarını, böylelerinin korku ve üzüntüden uzak kalacaklarını açıklıyor.
Kur'an-ı
Kerim'in gerek aşağıdaki ayetlerde ve gerekse bu surenin ilerdeki bölümlerinde
yahudilerle girişmiş olduğu hesaplaşma birkaç bakımdan gerekliydi: Her şeyden
önce onların kuru iddialarını çürütme, çevirdikleri entrikaların içyüzünü
açığa vurma, İslâm'a ve müslümanlara karşı hangi psikolojik dürtülerin
etkisi altında tuzak kurduklarını belirtme bakımından gerekli idi. Bunun
yanında bu hesaplaşma Medine'de oluşan yeni toplumu tehdit eden, onun temel
dayanaklarını sarsmayı amaçlayan, sonuç olarak da İslâm birliğini
zedeleyerek kargaşanın ve anarşinin kucağına atmak isteyen yahudî oyunları
ve entrikaları konusunda müslümanların gözlerini ve kalplerini açmak bakımından
da gerekliydi. Bu hesaplaşmayı kaçınılmaz kılan bir başka sebep de müslümanları,
seçtikleri yolun tehlikeleri hakkında uyarmaktı. O tehlikeler ki, daha önce
yeryüzü halifeliği ile görevlendirilmiş olan milletlerin tökezlemelerine
yolaçarak, onların halifelik şerefinden yoksun kalmalarına, yüce Allah'ın
emanetini taşıma ve önerdiği hayat tarzını insanlığın önderi sıfatıyla
gerçekleştirme payesini kaybetmelerine neden olmuştur.
Medine'de
oluşma aşamasını yaşayan İslâm toplumu, bu uyarı ve yol göstermelerin
her ikisine de ne kadar muhtaçtı! Daha doğrusu İslâm ümmeti her zaman bu
direktifleri gözönünde tutmaya, Kur'an-ı Kerim'i açık gözlerle ve ufuk açıcı
algılarla incelemeye ne kadar muhtaçtır! Ancak bu ilâhî rehberliğin yüce
direktiflerine uyulduğu takdirde bu geleneksel düşmanları ile girişeceği
savaşlarda başarı kazanabilirler, ancak bu direktiflerin kılavuzluğu
sayesinde yahudilerin en gizli araçları ve en sinsî yolları kullanarak
kendilerine yönelttikleri son derece iğrenç ve kaşarlanmış komploları boşa
çıkarmayı becerebilirler. İman nuru tarafından yönlendirilmeyen ve gizli-açık
(zahir-batın) herşeyin farkında olan yüce Allah'ın rehberliğinden direktif
almayan bir kalbin, söz konusu iğrenç ve aldatıcı hilekârlığın kullandığı
sinsî ve gizli metodları kavraması mümkün değildir.
Az
sonra göreceğimiz ayetleri bir de Kur'an üslubunun yansıttığı edebî ve
psikolojik uyum açısından incelemek gerekir. Bu ayetlerin başlangıcı ile
Hz. Adem kıssası ve bu kıssanın tarafımızdan vurgulanan telkinleri arasında
organik bir bütünlük göze çarpıyor. Bu özellik, Kur'an-ı Kerim'de anlatılan
kıssalar ile bu kıssalara zemin oluşturan anlatım üslubu arasındaki sıkı
ahengin belirgin bir göstergesidir.
Bunun
nedeni, yukardaki ayetlerin öncesinde yüce Allah'ın yeryüzünde bulunan bütün
varlıkları insanın hizmetine sunduğu belirtilmiştir. Arkasından Hz.
Adem'in yeryüzü halifeliğine getirilmesi konusu gündeme geldi. Allah'ın açık
ahdine bağlı olarak gerçekleştiği vurgulanan bu olayın ayrıntılı anlatımı
sırasında insanın meleklerden üstün tutuluşu, ona yapılan uyarı, onun bu
uyarıyı unutması, arkasından yaptığına pişman olarak tevbe etmesi, ardından
hidayete erdirilip affedilişi ve böylece bir tarafta Şeytan'ın şahsında
temsil edilen kötü, kargaşa çıkarıcı, yıkıcı güçler ile öbür yanda
imanlı insanda sembolleşen iyi, onarıcı ve yapıcı güçler arasında yeryüzünde
cereyan eden uzun süreli savaşta insanın ilk tecrübe birikimi ile donatılması
bir bir açıklanmıştır.
Bunların
arkasından şimdi incelemekte olduğumuz İsrailoğulları ile hesaplaşma
konusuna geçildi. Bu konu işlenirken yahudiler yüce Allah ile aralarındaki
ahit, onların bu ahde uymamaları, kendilerine sunulan önemli nimetler, onların
bu nimetlere karşı yaptıkları nankörlükler, bunun sonucu olarak halifelik
görevinden uzaklaştırılmaları ve perişanlığa mahkûm edilmeleri hatırlatıldıktan
sonra müminler gerek onların entrikaları ve gerekse tökezlemeleri konusunda
uyarıldı.
Görülüyor
ki, burada Hz. Adem'in halifelikle görevlendirilişi kıssası ile İsrailoğulları'nın
bu göreve getirilişi kıssası arasında yakın bir ilişki kuruluyor. Gerek
olaylàrın akışında ve gerekse anlatım biçiminde sıkı bir uyum vardır.
Bu
ayetlerde İsrailoğulları kıssası bütünü ile anlatılınıyor, bu kıssanın
kritik noktaları ve tabloları kısaca ya da uygun görülen uzunlukta anlatılıyor.
Bu kıssa bu sureden daha önce Mekke döneminde inen surelerde de ele alınmıştı.
Fakat o surelerde bu kıssa -diğer bazı benzerleri gibi- azınlık konumundaki
müslümanlara, İslâm çağrısının geçmiş tecrübelerini ve ilk insandan
o güne kadar süregelen iman kervanının yaşamış olduğu maceraları
aktararak müslüman cemaatin yapısını pekiştirmek, onları Mekke şartları
uyarınca yönlendirme amacı güdülmüştü.
Oysa
bu ayetlerdeki amaç, yukarda söylediğimiz gibi, yahudilerin gerçek
niyetlerini ve saldırı metodlarını gözler önüne sererek, müslümanları
bu tehlikeli komplolar karşısında uyanık olmaya çağırmak, bunun yanında,
daha önce yahudilerin düştükleri yanılgılara düşmemeleri konusunda
kendilerini uyarmaktır. Gerçi ilerde söz konusu Mekkî sureleri incelerken
anlatacağımız gibi gerek burada gerekse daha önce inen söz konusu Mekkî
surelerde yahudilerin çeşitli sapıklıkları ve günahları konusunda anlatılan
gerçekler aynıdır, ama bu ayetlerle surelerde güdülen amaçlar farklı olduğu
için İsrailoğulları kıssasının buradaki anlâtımı ile o surelerdeki
anlatımı arasında da farklılık olduğu görülür.
Fakat
bu kıssayı anlatan bütün Kur'an ayetleri gözdén geçirilince kıssa ile öncesi
ve sonrası arasında sıkı bir uyum vardır ve anlatılan kıssa, sözü geçen
ayetlerin amaçlarını tamamlar niteliktedir.
İşte
burada da bu kıssa ile öncesi arasında aynı uyumun olduğunu görüyoruz.
Bilindiği gibi, kıssanın öncesinde insanın üstünlüğü, insan ile Allah
arasındaki ahid ve insanın bu ahdi unutuşu anlatılmıştı. Bu arada tüm
insanların birliği, Allah katından indirilen dinlerin ve bu dinleri temsil
eden peygamberlerin birliği düşüncesi vurgulanmıştı. Ayrıca bu ortak
insan karakterinin, yaratılış yapısının somut göstergelerine, temel
kanunlarına ve insanın yeryüzü halifeliğinin dayanağını oluşturan bu göstergeler
ile temel kanunlara aykırı davrandığı takdirde bunun ne gibi sonuçlar doğuracağına
değinilmişti. Bu sonuçları kısaca şöyle özetleyebiliriz: Kim bu göstergeleri
ve temel kanunları inkâr ederse insanlığını inkâr etmiş, yeryüzü
halifesi olma gerekçesini yitirmiş ve hayvanlık düzeyine doğru başaşağı
inişe geçmiş olur.
İsrailoğulları
kıssası, Kur'an-ı Kerim'de en sık ve en çok anlatılan kıssadır. Bu kıssanın
çeşitli olayları ve ibretli sahneleri özel bir ilgi ile yansıtılır. Bu özel
ilgi, yüce Allah'ın bu müslüman ümmeti eğitme, yetiştirme ve zorlu
halifelik görevine hazırlamayı amaçlayan hikmetini yansıtır.
Bu
kısa özetlemenin arkasından şimdi bu ayetleri teker teker ele alıp
incelemeye geçelim:
40-
Ey İsrailoğulları, size bağışlamış olduğum nimetleri hatırlayın. Bana
verdiğiniz sözü tutun ki, ben de size verdiğim sözü yerine getireyim. Ve
sadece benden korkun.
41-
Elinizin altındaki Tevrat'ı onaylayıcı olarak indirmiş olduğum Kur'an'da
inanın; onu inkar edenlerin ilki olmayın; ayetlerimi bir kaç para karşılığında
satmayın; yalnız benden çekinin.
42-
Bile bile batılı hakkın üzerine örtüp hakkı bakışlardan gizlemeyin.
43-
Namazı kılın, zekâtı verin ve rukûa varanlarla birlikte siz de rukûa',
varın.
44-
Siz kitabı okuduğunuz halde insanlara (başkalarına) iyiliği emredip
kendinizi unutuyor musunuz? Bunun yanlış olduğunu düşünemiyor musunuz?
45-
Sabrederek ve namaz kılarak Allah'dan yardım dileyin. Hiç şüphesiz bu,
Allah'a saygı gösterenlerden başkasına ağır gelir.
46-
Onlar ki, Rabbleri ile buluşacaklarını, kesinlikle O'nun huzuruna döneceklerini
bilirler.
İsrailoğulları'nın,
yani yahudilerin tarihini inceleyenler yüce Allah'ın bu millete bağışladığı
nimetlerin bolluğu ve onların bu bol nimetlere karşılık sergilemiş
oldukları sürekli inkârcılık ve nankörlük karşısında hayret ederler.
Bu ayetlerin ilk cümlesinde, yüce Allah onlara, daha sonra okuyacağımız
ayetlerde ayrıntılı biçimde anlatacağı bu nimetleri toplu olarak hatırlatıyor.
Bu toptan hatırlatmanın gerekçesi, onları, kendisi ile aralarındaki ahde,
antlaşmaya bağlı kalmaya çağırmak ve böylece kendilerine verdiği
nimetlerin artmasını ve süreklilik kazanmasını hak etmelerini sağlamaktır.
"Ey
İsrailoğulları, size bağışlamış olduğum nimetleri hatırlayın. Bana
verdiğiniz sözü tutun ki, ben de size verdiğim sözü yerine getireyim.'
Acaba
bu ayette sözü edilen ahid (antlaşma) hangi ahiddir? Acaba bu ahid, yüce
Allah'ın bu surenin daha önce okuduğumuz bir ayetinde "Tarafımdan size
bir yol gösterici geldiğinde kim benim hidayetime uyarsa onlar için korku
yoktur ve onlar artık hiç üzülmezler." biçiminde dile getirdiği ahid
midir? Yoksa Hz. Adem ile yüce Allah arasındaki bu sözleşmeden çok daha önce
insan fıtratı ile yaratıcı arasında akdedilen "İnsanın Allah'ı tanıyacağı
ve hiçbir ortak koşmaksızın sırf O'na kulluk edeceği" şeklinde ifade
edebileceğimiz evrensel ahid mi kasdediliyor? Bu ahdi açıklamaya, delil göstererek
kanıtlamaya gerek yoktur. Çünkü bizzat insan fıtratı, doğal güdülerinin
kılavuzluğu altında ona yönelir, fıtratı bu doğrultudan, ancak kışkırtma
ve saptırma ayırabilir.
Yoksa
bu ayette kasdedilen ahid, yüce Allah'ın İsrailoğulları'nın atası Hz. İbrahim
ile yenilediği ve bu surenin daha sonra okuyacağımız bir ayetinde şu şekilde
ifade edilen ahid midir?
"Rabbi,
İbrahim'i bazı emirler ile imtihan edip de o da bunları tastamam yerine
getirince Allah: "Ben seni insanlara önder yapacağım" dedi. İbrahim:
"Soyumdan gelenler arasındanda önderler çıkar" dedi. Allah:
"Zalimler benden olamazlar" dedi..: (Bakara Suresi, 124)
Yoksa
burada sözü edilen ahid, yüce Allah'ın Tur dağını yahudilerin başları
üzerine çıkararak, onlara içindeki emirlere sımsıkı sarılmalarını
emrettiği zaman kesinleşen ve az sonra yeri gelince anlatacağımız özel
ahid midir?
Aslında
bu saydığımız ahidler özleri itibarı ile birdirler ve bu ortak öz de yüce
Allah ile kulları arasında akdedilen "insanların kalpleri ile Allah'a bağlanmaları
ve tüm varlıkları ile O'na teslim olmaları" şeklinde dile getirebileceğimiz
ahiddir. İşte insanlığın tek dini budur. Bütün peygamberlerin insanlığa
sunup benimsetmeye çalıştığı ve iman kafilesinin yüzyıllar boyunca
kendisine bayrak edindiği İslâm budur.
İşte
yüce Allah bu ahde bağlılıklarının ifadesi olarak, yahudileri, sırf
kendisinden korkmaya, başka bir deyimle sırf kendisini korku mercii bilmeye çağırarak
şöyle buyuruyor:
"Sadece
benden korkun."
Yüce
Allah yine bu ahde bağlılıklarının göstergesi olarak, yahudileri
ellerindeki Tevrat'ı onaylayıcı olarak Peygamberimize indirmiş olduğu
Kur'ana inanmaya, bu kitaba inananların ön safında yeralmaları gerekirken
aceleci bir kararla onu ilk inkâr eden kimseler olmamaya çağırarak şöyle
buyuruyor:
"Elinizin
altındaki Tevrat'ı onaylayıcı olarak indirdiğim Kur'ana inanın, onu inkâr
edenlerin ilki olmayın."
Hz.
Muhammed'in getirdiği din, işte bu tek ve ölümsüz dinden başka bir şey değildir.
O, ortak dinin son şeklini oluşturur. O ilâhî mesajlar zincirinin son halkası,
insanlık tarihinin başlangıcından beri sürekli yürürlükte kalan ilâhi
ahdin devamıdır.
Bu
niteliği ile o, geçmişe kanatlarını gererken, gelecekte tüm insanlığın
da elinden tutar; "Eski Ahid" ile "Yeni Ahdi" bünyesinde
birleştirir("Eski Ahid"; Tevrat, "Yeni Ahid"; İncil
demektir.); geçmişten kalan mesaj birikimine, insanlığın uzun geleceği
boyunca yüce Allah tarafından iyi ve yararlı görülen yenilikleri ekler; bu
bütünleştirici potada, bütün insanları birbirine aşina kardeşler olarak
biraraya getirir; onları Allah'ın ahdinin ve dininin potasında kaynaştırır;
gruplar, kümeler, kavimler ve milletler halinde parçalanmalarını önler;
onları, Allah'ın kulları olarak, insanlık şafağının alacakaranlığından
beri değişmemiş olan İlâhî ahde bağlı kalarak bu ortak değerlerde buluşmaya
çağırır.
Bunlara
ek olarak yüce Allah, yahudileri, özel çıkarlarını ön planda tutarak dünyalık
menfaatler karşılığı Ahireti satmamaya ve ellerindeki Tevrat'ı onaylayan
Kur'an-ı Kerim'i inkâr etmemeye çağırıyor. Bu uyarı özellikle, müslüman
oldukları takdirde mevkilerini kaybedeceklerinden, elde ettikleri menfaat ve
imtiyazları yitireceklerinden korkan yahudi din adamlarına yöneliktir. Yüce
Allah onları sırf kendisinden çekinmeye, sadece kendisinden korkmaya çağırarak
şöyle buyuruyor:
"Benim
ayetlerimi az bir paha karşılığında satmayın, yalnız benden çekinin"
Anlaşılan;
para, mal ve dünyalık kazanç, yahudinin eskiden beri karşı durulmaz
tutkusudur. Burada yasaklanan ücret; yahudi hahamlarının, yaptıkları dini
hizmetler ve verdikleri uydurma fetvalar karşılığında aldıkları paralar
olabilir. söz konusu hahamlar Kur'an-ı Kerim'in çeşitli yerlerinde anlatıldığı
gibi, toplumlarının zenginlerini ve ileri gelenlerini cezaya çarpılmaktan
kurtarmak amacı ile dinlerinin hükümlerini tahrif ederlerdi. Onların bütün
bu yetki ve avantajları elde tutmaya devam edebilmeleri, halklarının İslâm'a
girmesini önlemelerine bağlı idi. Çünkü eğer halkları müslüman olursa
liderliklerini kaybederlerdi. Şunu da ifade edelim ki, sahabî ve onlardan
sonra gelen tabiinin bildirdiklerine göre, yüce Allah'ın ayetlerine inanmanın
Ahirette kazandıracağı sonuçla karşılaştırıldığında dünyanın tümü:
"birkaç para"dır.
Yüce
Allah yukardaki ayetlerin devamında, yahudileri, müslüman toplumunda düşünce
karmaşası meydana getirmek, kuşku ve kargaşalık çıkarmak amacıyla bile
bile batıl ile örterek hakkı insanların gözlerinden gizleme huylarından
vazgeçmeye çağırarak şöyle buyuruyor:
"Bile
bile batılı hakkın üzerine örtüp hakkı bakışlardan gizlemeyin."
Kur'an-ı
Kerim'in bir çok yerde belirttiği gibi yahudiler, önlerine çıkan her fırsatta
hakkı batıl ile örtmüşler, bunları birbirine karıştırmışlar ve hakkı
gözlerden saklamışlardır. Bunun sonucu olarak, İslâm toplumunda sürekli
bir fitne, kargaşa ve bölücülük unsuru olmuşlardır. Kur'ana Kerim'in önümüzdeki
sayfalarında bu konuda çok şey okuyacağız.
Daha
sonra, yukardaki ayetlerde, yahudiler, iman kervanına katılmaya, müslümanların
safına girmeye, farz ibadetleri yerine getirmeye ve ötedenberi huy edinmiş
oldukları kopukluktan ve çirkin taassuptan sıyrılmaya çağrılıyor:
"Namazı
kılın, zekâtı verin ve rukûa varanlar ile birlikte siz de rukûa varın."
Arkasından,
müşrikler arasında Ehl-i Kitap olmalarının sonucu olarak başkalarını
iman etmeye çağırırken kendi halklarını eski dinlerini onaylayan Allah'ın
dinine inanmaktan alıkoymalarından dolay -özellikle hahamları- kınanarak şöyle
buyuruluyor:
"Siz
kitabı okuduğunuz halde insanlara (başkalarına) iyiliği emredip kendinizi
unutuyor musunuz? Bunun yanlış olduğunu düşünemiyor musunuz?"
Bu
ayet, her ne kadar en başta yahudilerin sergiledikleri sosyal bir olaya dönük
ise de, insan psikolojisinin ve özellikle din adamlarının önemli ve sürekli
bir eğilimini açığa vurması bakımından sırf belirli bir millete ya da
bir milletin belirli bir kuşağına özgü bir kınama sayılamaz.
Dinin
coşkun ve sürükleyici bir inanç sistemi olma niteliğini yitirerek bir
meslek, bir sanat olmaya yüz tuttuğu durumlarda din adamlarının başına
gelen en önemli musibet şudur: Bu adamlar kalplerinin inanmadığı sözleri
dilleri ile söylerler... İyiliği başkalarına emrederler, fakat bunu
kendileri yapmazlar... Başkalarını iyilik yapmaya çağırırlar, ama kendi
davranışlarında sözlerinin izine rastlanmaz... İlâhî kitabın sözlerini
değiştirirler, dinin kesin nasslarını çeşitli amaçlar ve ihtiraslar doğrultusunda
yorumlarlar... Tıpkı yahudi hahamlarının yapa geldikleri gibi; servet ve
mevki sahiplerinin amaç ve ihtiraslarına destek sağlamak, onlara haklılık
kazandırmak için görünüşte dinî nasslar ile bağdaştırdıkları ama gerçek
dinin özüne taban tabana zıt düşen fetvalar ve yorumlar üretirler.
Başkalarını
iyiliğe çağırıp da bu çağrıya ters düşen davranışlarla ortaya çıkmak,
insanların vicdanlarında sadece bu çağrıyı seslendirenlere karşı değil,
çağrı konusu olan davaya karşı da şüphe uyandıran büyük bir
musibettir. Bu musibet, insanların kalplerinde ve kafalarında kargaşa doğurur.
Çünkü bir yandan parlak sözler dinlerken öbür yandan çirkin davranışlar
gören insanlar, sözle davranış arasındaki bu çelişki karşısında
bocalarlar; inançlarının ruhlarında tutuşturduğu ateşin harareti söner;
imanın kalblerinde parıldattığı aydınlık kaybolur; din adamlarına karşı
güvenlerini yitirdikten sonra artık bu adamlar tarafından temsil edilen dinin
kendisine karşı da güvenlerini kaybederler.
İnanmış
bir kalpden kaynaklanmayan söz ne kadar cazibeli, sarsıcı ve heyecanlandırıcı
olursa olsun ölü ve soğuk bir ses yığınına dönüşmeye mahkûmdur. İnsanın
söylediği söze gerçek anlamda inanmış sayılabilmesi için, kendi
uygulamaları ile sözlerine tercüman olması, ağzından çıkan sözün
davranışlarına yansıması gerekir. O zaman sözleri cazibeli ve etkili
olmasa bile insanlar kendisine inanırlar, sözlerine güven duyarlar. O zaman
onun sözleri gücünü cazibeli olmalarından değil, gerçek oluşlarından; güzelliklerini
şimşek gibi çakmalarından değil, realiteye uygun olmalarından alırlar. Başka
bir deyimle bu tür sözler yaşayan gerçek hayattan kaynaklandıkları için
canlı bir enerji birikimine dönüşürler.
Bununla
birlikte sözle hareketin, inançla davranışın birbiri ile uyuşması basit
bir şey, asfalt bir yol değildir. Bu iş; özel bir çabayı, bazı sıkıntılara
katlanmayı, kararlı bir girişimi, yüce Allah ile sıkı sıkıya ilişkili
olmayı, O'ndan sürekli yardım dilemeyi ve O'nun hidayetine sığınmayı
gerektirir.
Sebebine
gelince hayatın çeşitli şartları zorunlulukları ve kaçınılmazlıklarının
sürüklediği davranışlar nedeniyle insan, inancından ya da başkalarına yönelttiği
çağrıdan uzak düşer. Ölümlü insanlar, kendilerini ne kadar güçlü görürlerse
görsünler, ölümsüz tek güç kaynağı olan yüce Allah'a dayanmadıkça,
O' nunla bağlantı kurmadıkça zayıftırlar. Çünkü kötü, azdırıcı,
ayartıcı ve saptırıcı güçler ondan kat kat büyüktür. İnsan bu şer güçler
karşısında üstüste bir çok kez galip gelebilir. Fakat gevşekliğe kapıldığı,
uyuşukluğun pençesine düştüğü bir zayıflık anına yakalandığını düşününüz.
O an, bütün geçmişini, şimdiki zamanını ve geleceğini mahveder. Fakat bu
kimse ezelî ve ebedî bir güç kaynağına dayanıyorsa, şahsi ihtiras ve zayıflıklarına,
hayatın zorunluluk ve kaçınılmazlıklarına, karşısına dikilen güçlü
rakiplere karşı, kısacası her şeye ve herkese karşı güçlüdür.
Bundan
dolayı, Kur'an-ı Kerim, önce karşısına dikilen yahudileri ve dolaylı
olarak bütün insanları sabır ve namaz kılma yolu ile yüce Allah'tan yardım
istemeye çağırıyor. Yahudilerin, gerek Medine'de yararlandıkları liderlik
konumlarını ve gerekse elde ettikleri "az bir paha"yı -Bu bir kaç
para ister din hizmetleri karşılığında ele geçirdikleri kazanç, isterse
genel olarak tüm dünya malı anlamına gelsin- bir yana bırakarak doğru olduğunu
bildikleri gerçeği tercih etmeleri ve başkalarını saflarına katılmaya çağırdıkları
iman kervanı içinde bizzat yeralmaları beklenirdi. Bu da güçlü, cesur,
fedakâr olmayı, sabır ve namaz kılma yolu ile yüce Allah'tan yardım
istemeyi gerektiriyordu.
"Sabrederek
ve namaz kılarak Allah'dan yardım dileyin. Hiç şüphesiz, bu, Allah'a saygı
gösterenlerden başkasına ağır gelir. Onlar ki, Rabbleri ile buluşacaklarını,
mutlaka O'nun huzuruna döneceklerini bilirler."
Yani
bu ayetin dile getirdiği gerçeği kabul etme çağrısı, yüce Allah'a saygı
duyanların, bütün varlıkları ile O'nun önünde boyun eğenlerin, O'nun
korkusunu yüreklerinde taşıyıp kendisinden çekinenlerin, O' nunla buluşacaklarından
ve O'nun huzuruna döneceklerinden hiç kuşkusu olmayanların dışındakilere
zor, ağır ve sıkıntılı gelir.
Sabır
yolu ile Allah'tan yardım isteme uyarısı, Kur'an'da sık sık tekrar edilir.
Sabır, her türlü sıkıntıya karşı direnebilmek için gerekli olan bir azıktır.
söz konusu sıkıntıların en başta geleni de, hakka gösterilen saygının,
hakkı diğer herşeye tercih etmenin, gerçeği kabul edip ona boyun eğmenin
sonucu olarak liderlikten, mevkiden, menfaatten ve dünyalık kazançtan vazgeçme
sıkıntısıdır.
Peki,
"Namaz kılma yolu ile Allah'tan yardım istemek" ne demektir? Namaz,
kul ile Allah arasında bir buluşma vesilesi, bir ilişki bağıdır. Kalbe güç
kazandıran, ruha Allah ile ilişki halinde olduğu duygusunu aşılayan, nefse
dünya hayatının tüm sevgili varlıklarından daha kazançlı değerler sağlayan
bir ilişki. Böyle olduğu içindir ki, Peygamber efendimiz karşılaştığı
her sıkıntılı durumda namazın rahatlatıcı kucağına sığınırdı. Oysa
kendisi ile Rabbi arasında zaten son derece sıkı bir ilişki vardı, ruhu
vahiy ve ilham bağları ile zaten Allah'a bağlı idi. Buna göre namaz; aç
kalan yolcu için bir azık, çöllerde susuzluktan kıvranan biri için can
veren su, kendisine yardım gelebilecek tüm yolların, dağların karla kaplandığı
bir sırada, bütün ümitleri kaybolan yolda kalmış biri için imdadına yetişen
bir ümit kaynağıdır. Bu kaynak mü'min için her an elinin altında bulunan
sürekli fışkıran kurumaz bir pınardır.
Allah
ile buluşulacağına ve her konuda sırf O'na başvurulacağına kesinlikle
inanmaya gelince, bu inanç; sabrın, sıkıntılara katlanmanın, takvanın ve
duyarlılığın temel dayanağıdır. Ayrıca değerleri doğru tartabilmenin,
onları gerçek yerlerine koyabilmenin de temel dayanağıdır. Hem dünya ve
hem de Ahiret değerlerini yani. Bu ölçüler doğru tartılıp her biri gerçek
yerine konulduğunda, dünyanın, tümü ile "bir kaç para" ve basit
bir eşya yığını olduğu meydana çıktığı gibi, Ahiretin de hiçbir aklı
başında kimsenin tercih etmekte, ön plâna almakta tereddüt etmeyeceği bir
gerçek olduğu ortaya çıkar.
Yukardaki
ayetlerin devamında İsrailoğulları'na yeniden seslenilerek kendilerine bağışlanan
Allah'ın nimetleri ayrıntılara girmeden hatırlatılmakta ve kıyamet gününün
korkunç yönlerine dikkatleri çekilmektedir.
47-
Ey İsrailoğulları, size bağışladığım nimetleri ve sizi diğer canlı-cansız
varlıklara üstün kıldığımı hatırlayın.
48-
Öyle bir günden korkun ki, o gün hiç kimse başkasının yerine bir şey ödeyemez,
hiç kimseden aracılık kabul edilmez, hiç kimseden fidye alınmaz ve hiç
kimse başkalarından yardım görmez.
İsrailoğulları'nın,
canlı-cansız diğer bütün varlıklardan üstün tutuluşu, onların yeryüzü
halifeliğine seçildikleri ve bu görevi yürüttükleri süre ile sınırlıdır.
Yüce Allah'ın emirlerini çiğnedikleri, peygamberlerine karşı geldikleri,
Allah'ın kendilerine bağışlamış olduğu nimetlere karşı nankörlük
ettikleri, sorumluluklarına ve taahhütlerine bağlı kalmadıkları andan
itibaren ise yüce Allah onlar hakkında lânet, gazap, alçalma ve perişanlıktan
ibaret olan hükmünü ilân etti; kendilerini dünyanın çeşitli yerlerine dağılma
cezasına çarptırdı; onlar hakkındaki tehditlerini gerçekleştirdi.
Bu
ayetlerde, kendilerinin vaktiyle canlı-cansız diğer bütün varlıklardan üstün
tutulmaları yahudilere şunun için hatırlatılıyor: Bu vesile ile onlara yüce
Allah'ın bir zamanlar kendilerine bağışlamış olduğu nimetler ve ilâhî
taahhüt hatırlatılmış ve İslâm daveti ile ellerine geçen yeni fırsattan
yararlanmaları özendirilmiş oluyor. Bunun sonucu olarak bir yandan atalarına
bağışlanan üstünlük konumuna karşı teşekkür ve öbür yandan müminlerin
elde edecekleri üstünlük konumuna karşı özlem duyma nişanesi olarak
yeniden iman kervanına ve Allah'a karşı girdikleri taahhütlere dönmeleri
bekleniyor.
Bir
yandan üstünlük konumuna vé yüce Allah'ın diğer nimetlerine özendirilirken,
diğer yandan aşağıda tanımlanan Kıyamet gününün korkunç yönleri
konusunda uyarılıyorlar.
"O
gün hiç kimse başkasının yerine birşey ödeyemez:."
Sorumluluk
ferdidir, hesaplaşma kişiseldir, herkes kendinden sorumludur, hiç kimse başkasını
kurtaramaz. Bu, çok önemli bir İslâmî ilkedir... İnsan iradesi ile iyiyi kötüden
ayırdetme yeteneğine dayanan ve yüce Allah'ın mutlak adaletini içeren ferdi
sorumluluk ilkesidir bu.. Bu ilke bir yandan insanı onurlu konumunun bilincine
erdirir, öte yandan da insanın vicdanını sürekli biçimde uyanık tutar.
Ki, insan eğitiminde, ruh terbiyesinde bu faktörlerin her ikisi de son derece
önemli rol oynarlar. Ferdi sorumluluk ilkesi, bu pratik yararından ziyade, İslâm'ın
yüce değerleriyle bütünleştiğinde insanı diğer canlılardan üstün kılan
en önemli insani değerdir. Şimdi de ayetin devamını okuyalım:
"(O
gün) Hiç kimseden aracılık kabul edilmez, hiç kimseden fidye alınmaz."
Yani
o gün iman ve iyi amelle birlikte Allah'ın huzuruna gelmeyenlere hiç kimsenin
aracılığı yarar getirmeyeceği gibi, küfür ve günahların cezasını kaldırmak
üzere hiç kimseden fidye de alınmaz... Ve ayetin son kısmı:
"(O
gün) hiç kimse başkalarından yardım görmez."
Yani
o gün insanları Allah'ın azabından kurtaracak hiçbir yardımcı bulunamaz.
Burada başkasının yerine hiçbir ödeme yapamayacak, aracılığı kabul
edilmeyecek ve fidye önerisine red karşılığı verilecek olan bütün
insanlar birarada düşünüldüğü için çoğul sığası kullanıldı. Ayrıca
genellik anlamı versin diye, ayetin ilk üç cümleciğinde kullanılan ikinci
şahıslı ifade biçiminden üçüncü şahıslı ifade biçimine geçiliyor.
Buna göre bu ilke; ayete muhatap olan ve olmayan tüm insanlar için geçerli,
genel bir ilkedir.
Yukarda
okuduğumuz ayetlerin devamında yüce Allah, yahudilere bağışladığı çeşitli
nimetleri, onların bu nimetleri nasıl karşıladıklarını, nasıl inkârcılığa
ve kâfirliğe yönelerek yoldan çıktıklarını anlatıyor. söz konusu
nimetlerin başında, onların Firavun'un adamlarından ve Firavun tarafından
kendilerine uygulanan acı işkenceden kurtarılmaları olayı gelir:
49-
Hani oğullarınızı boğazlayıp kadınlarınızı (dul) bırakmak suretiyle
size çok ağır bir işkence çektiren Firavun hanedanından sizleri kurtarmıştık.
Bu, sizin için Rabbinizden gelen çok büyük bir imtihandı.
50-
Hani önünüze çıkan denizi yararak sizi (boğulmaktan) kurtarmış ve gözleriniz
önünde Firavun ailesini boğmuştuk.
Bu
ayetler, bir zamanlar içine düştükleri sıkıntılı günlerin tablosunu
hayallerinde canlandırıyor, aynı soydan gelmiş olmaları hasebiyle atalarının
çekmiş oldukları acıları tekrar gözlerinin önüne getiriyor ve arkasından
da kurtarılışlarının manzarasını karşılarına dikiyor.
Allah
(c.c) onlara: "Hani sizi sürekli işkence ve baskı altında inleten
Firavun hanedanının elinden kurtarışımızı hatırlayın" diye
sesleniyor. Bu ifadede, işkence ve baskı, sanki onlara sürekli yedirilen bir
yemek, bir besin kaynağı gibidir. Arkasından, onlara çektirilen baskı ve işkencelere
çarpıcı bazı örnekler veriliyor. Bu örneklerin başında, yahudilerin daha
zayıf düşüp efendilerine bağımlılıkları artsın diye erkeklerinin boğazlanıp
kadınlarının dul bırakılmaları vahşeti geliyordu.
Kurtuluş
tablosu gözlerinin önünde canlandırılmadan önce, uğratılmış oldukları
o işkence ve baskıların, Rabbleri tarafından belirlenmiş bir imtihan
vesilesi olduğu vurgulanıyor. Böylece, gerek onların ve gerekse şiddete
maruz bırakılan herkesin kafasına yerleştirilmek isteniyor ki, kulların sıkıntılı
olaylarla karşılaşmaları; imtihan, deneme, fitne ve acıların içinden geçerek
pişme amacına dönüktür. Bu gerçeğin bilincine varanlar; çektikleri sıkıntılardan
fayda sağlarlar, başlarına gelen belâlardan ibret alırlar ve uyanıklıkları
oranında bunlardan kazançlı çıkarlar.
Eğer
acı çeken kimse çektiği bu acının bir imtihan dönemi olduğunu kavrar ve
bu imtihan dönemini başarı ile geride bırakırsa çektiği acı boşuna
gitmemiş olur. İnsan, bu düşünceyi kafasında yaşatınca, çektiği acılara
daha kolay katlanabilir. Ayrıca, bu acı tecrübeden dünya hesabına deneyim,
bilgi, sabır ve dayanma gücü kazandığı gibi, Ahiret hesabına da, çektiği
acının ecrini sırf Allah'tan beklemek, Allah'a yakarmak kurtuluşu O'ndan
beklemek ve O'nun rahmetinden asla umut kesmemek gibi önemli kazançlarla çıkar.
Böyle olduğu içindir ki, yüce Allah yukardaki işkence ve baskı tablosunun
anlatımını, "Bu, sizin için Rabbinizden gelen çok önemli bir imtihandı"
şeklinde düşündürücü bir yorum cümleciği ile noktalıyor.
Bu
düşündürücü yorumun ve daha önceki işkence ve baskı manzaralarının
arkasından, sıra kurtuluş tablosuna geliyor:
"Hani
önünüze çıkan denizi yararak sizi (boğulmaktan) kurtarmış ve gözlerinizin
önünde Firavun ailesini boğmuştuk."
Bu
kıssa, Bakara suresinden daha önce Mekke döneminde inen bazı surelerde ayrıntılı
biçimde anlatılmıştı. Müslümanlar bu konuda gerek daha önce inen
surelerle gerekse birlikte yaşadıkları Medine yahudilerinin elinde bulunan
dinî kitap ve kıssalardan yeterince bilgi sahibi oldukları için burada bu kıssa
sadece hatırlatılmakla yetiniliyor. Bu hatırlatma da tablo çizme üslubu ile
gerçekleştiriliyor. Maksat, yahudilerin bu tabloyu yeniden kafalarında
canlandırmaları ve bu canlı imajdan etkilenmeleridir. Bu tabloda yahudiler,
denizin önlerinde ikiye ayrılışını ve Hz. Musa'nın (selâm üzerine
olsun) liderliğinde atalarının kurtuluşunu kendi gözleri ile görür gibi,
hatta bu olayı bizzat yaşar gibi oluyorlar. Kur'an-ı Kerim'in burada karşımıza
çıkan "gözler önüne serme" özelliği, sırf bu büyük kitaba özgü
ifade tarzının şaşırtıcı bir örneğidir.