HZ.
İBRAHİM DÖNEMİNE BİR BAKIŞ
Şimdiki
bölümde ise Hz. Musa döneminden daha eski bir tarih dönemine, yani Hz. İbrahim
(selâm üzerine olsun) dönemine geçiliyor. Hz. İbrahim kıssası, burada ele
alınan biçimiyle, hem ayetlerin akışı içinde yerine oturuyor, hem de
yahudiler ile Medine'de oluşan müslüman cemaat arasında amansız ve çok yönlü
çatışmada son derece önemli bir rol oynuyor.
Yahudiler
ile hıristiyanlar soy bakımından Hz. İshak (selâm üzerine olsun) yolu ile
Hz. İbrahim'e dayanırlar. Onlar gerek bu mensubiyetten ve gerekse yüce Allah'ın
Hz. İbrahim ile soyundan gelenlere vaadettiği gelişme ve bereketten, O'na ve
kendisinden sonra gelecek olan soyuna yapmış olduğu vaadlerden gurur
duyuyorlardı. Bundan dolayı doğru yolu, din önderliğini, davranış ve
uygulamaları ne olursa olsun Cennet'i kendi tekellerinde görüyorlardı.
Kureyş
kabilesi de soy bakımından Hz. İsmail (selâm üzerlerine olsun) yolu ile
yine Hz. İbrahim'e dayanır. Bunlar da bu mensubiyetten gurur duyuyorlar, bu
durumu Beytullah'ın yönetim ve bakım yetkisini ellerinde tutmalarının gerekçesi
olarak kullandıkları gibi Araplar üzerinde dini otorite sahibi, üstün,
itibarlı ve saygın bir konumda olmalarını buna dayandırıyorlardı.
Bir
önceki ayetlerde Cennet ile ilgili, klişeleşmiş yahudi ve hıristiyan
iddiaları şöyle dile getirilmişti:
"Onlar;
`Yahudiler ile hıristiyanlardan başka hiç kimse Cennet'e giremeyecek'
dediler."
Burada
da onların doğru yolda yürümek isteyen müslümanları yahudileştirme ya da
hıristiyanlaştırma girişimleri anlatılarak söz konusu iddia ile bu girişim
arasında bağlantı kuruluyor:
"Onlar
size; `Ya yahudi ya da hıristiyan olunuz ki, doğru yolu bulasınız'
dediler."
Ayrıca
burada mescidlerde yüce Allah'ın adının anılmasına engel olanlardan ve
oraları yıkmaya çalışanlardan da sözedilmeye devam ediliyor. Bir önceki bölümün
bu konu ile ilgili ayetlerini açıklarken şöyle demiştik: "Bu ayeti
celile, özellikle, yahudilerin kıble değiştirilmesi olayı ve bu olayı
bahane ederek müslümanlar arasında giriştikleri zehirli propaganda ile
ilgili olabilir."
Şimdi
burada, ayetlerin akışı ile uyumlu bir havada Hz. İbrahim'den, Hz. İsmail'den,
Hz. İshak'dan (selâm üzerlérine olsun), Kâbe'den, bu mabedin yapılışından
ve bakımından sözediliyor. Amaç; yahudilerin, hıristiyanların ve müşriklerin,
ağız birliği ile, bu isimlerle aralarında bağ ve ilişki kuran iddiaları
konusunda katıksız gerçekleri belirlemek ve müslümanların yönelecekleri kıble
olayını açıklığa kavuşturmaktır.
Bu
arada yine konu ile uyumlu olarak Hz. İbrahim'in katıksız Tevhid ilkesine
dayanan dininin gerçek mahiyeti, bu din ile Ehl-i Kitab'ın ve müşriklerin
ortaklaşa bağlı oldukları yozlaşmış ve sapık inançların birbirinden
uzak oldukları, buna karşılık Hz. İbrahim'in, Hz. İsmail'in ve yahudilerin
atası olduğu için, İsrail olarak da anılan Hz. Yakub'un inançları ile müslüman
cemaatin inanç sistemini oluşturan son din arasında yakınlık olduğu anlatılıyor.
Bunlara
bağlı olarak yüce Allah'ın dininin birliği, bütün peygamberler arasında
elden ele geçerken bir zincirin halkaları gibi bir süreklilik gösterdiği,
herhangi bir milletin ya da ırkın tekelinde olduğu düşüncesinin asılsız
olduğu vurgulandıktan sonra inanç sisteminin kör akrabalık taassubunun değil,
mümin kalbin mirası olduğu, bu mirasa varis olmanın kan ya da ırk yakınlığına
değil, iman ve inanç sistemi yakınlığına dayandığı, buna göre bu inanç
sistemine inananların ve onun gereklerini yerine getirenlerin, hangi kuşaktan
ve hangi kabileden olurlarsa olsunlar, bu dinin bağlıları olmaya onun önderlerinin
öz çocuklarından ve soyca akrabalarından daha lâyık oldukları, çünkü
bu dinin yüce Allah'ın dini olduğu, yüce Allah ile kullarından hiçbiri
arasında soy ve kan bağı bulunmadığı belirtiliyor.
Kur'an-ı
Kerim, İslâm düşünce sisteminin temel dayanaklarının bir bölümünü oluşturan
bu gerçekleri burada şaşırtıcı bir ifade uyumu, estetik bir sıralama ve
anlatım düzeni içinde açıklıyor. Bizleri Hz. İbrahim döneminden başlayan
bir tarih yolculuğunda adım adım ilerletiyor. Bu yolculuk sırasında Hz. İbrahim'in
Rabbi tarafından imtihan edildiğini, bu imtihanı kazanarak seçildiğini ve
bunun sonucu olarak insanlara önder yapıldığını anlatıyor. Bu yolculuğu
Peygamberimizin (salât ve selâm üzerine olsun) ilâhî önderliği altında
doğup gelişen İslâm ümmetine bağlıyarak sürdürüyor. Bu ümmetin doğup
gelişmesini Hz. İbrahim ile Hz. İsmail'in Kâbe'nin duvarlarını yükseltirken
yapmış oldukları duanın yüce Allah tarafından kabul edilişi ile
irtibatlandırıyor. Sonunda bu emanetin varisi olmaya Hz. İbrahim'in tüm
torunlarının değil de sadece bu ümmetin hak kazandığını vurguluyor ve bu
inanç varisliğine dayanaklık eden tek gerekçenin Peygambere inanmak, bu imanın
gereğini güzelce yerine getirmek ve bu inancın getirdiği düşünceyi
koruyarak sürdürmek olduğunu anlatıyor.
Ayetlerde
bu tarihi yolculuk boyunca şu noktalara da parmak basılıyor: Sırf yüce
Allah'a yönelmek anlamına gelen İslâm, ilk peygamberlik misyonunun özünü
oluşturduğu gibi son peygamberlik misyonunun özünü de oluşturur. Hz. İbrahim'in
inancı bu olduğu gibi ondan sonra gelen Hz. İsmail'in, Hz. İshak'ın, Hz.
Yakub'un ve torunlarının da inancı budur. Bu inanç daha sonra aynı şekilde
Hz. Musa'ya ve Hz. İsa'ya, bir süre sonra da Hz. İbrahim'in varisleri olan müslümanlara
devredildi. Demek ki, kim bu değişmez inanç sistemine kararlılıkla sahip çıkarsa
hem bu inancın ve hem de bu inancın içerdiği taahhüt ve müjdelerin varisi
olur. Buna karşılık kim bu inanç sisteminden sapar da kendi iradesi ile Hz.
İbrahim'in dininden ayrılırsa yüce Allah'a vermiş olduğu sözden caymış
ve bunun sonucu olarak bu inanç sisteminin içerdiği taahhüt ve müjdelere
varis olma hakkını kaybetmiş olur.
Buna
göre, yahudilerin, ve hıristiyanların sırf Hz. İbrahim'in soyundan
geldikleri için Allah'ın seçkin ve imtiyazlı kulları oldukları, Hz. İbrahim'in
varislerinin ve temsilcilerinin kendileri olduğu biçimindeki tüm iddiaları
geçersiz hale geliyor. Çünkü onlar bu inanç sisteminden saptıkları andan
beri sözünü ettikleri varislik hakkını kaybetmişlerdir. Tıpkı bunun
gibi, Kureyş kabilesinin, Kâbe'nin denetimi, gözetimi ve bakımı konusunda
öncelik hakkına sahip oldukları şeklindeki tüm iddiaları da geçersiz
oluyor. Çünkü bu kabile Kâbe'nin kurucusu ve duvarlarının yükselticisi
olan Hz. İbrahim'in inancından ayrılmakla, onun mirasçıları olma hakkını
yitirmişlerdir. Aynı gerekçe ile müslümanların yönelecekleri kıble
konusundaki yahudi iddiaları da tümü ile desteksiz kalıyor. Çünkü Kâbe,
müslümanların ve atalârı Hz. İbrahim'in kıblesidir.
Bütün
bunlar, düşündürücü işaretler, derin anlamlı değinmeler ve son derece
etkili açıklamalarla dolu şaşırtıcı bir ifade uyumu içinde anlatılıyor.
Şimdi bu parlak beyanın ışığı altında, sözünü ettiğimiz yüksek düzeyli
uyumu gözden geçirelim.
124-
Hani Rabbi, İbrahim'i birtakım emirler ile denemiş, o da onları yerine
getirmişti. Bunun üzerine Allah; "Seni insanlara önder yapacağım"
demişti. İbrahim; "Soyumdan da" deyince, Allah; "Zalimler bu
taahhüdümün kapsamına asla giremezler" buyurdu.
Burada
yüce Allah Peygamberimize buyuruyor ki; "İbrahim peygamberin Allah tarafından
birtakım emirler ve yükümlülükler yolu ile imtihan edilişini ve onun bu
emir ve yükümlülüklerin gereğini eksiksiz olarak yerine getirişini hatırla".
Yüce Allah başka bir ayette de İbrahim peygamberin, O'nun hoşnutluğunu
kazandıracak ve yüce şahitliğini hak ettirecek biçimde yükümlülüklerinin
gereğini yerine getirdiğine bizzat tanıklık ederek şöyle buyuruyor:
"Ve sözünü yerine getiren İbrahim'in..."( Necm Suresi, 37) Hz. İbrahim'in
erdiği bu makam, yüce bir makamdır. Yani verilen sözü ve alınan emri gereği
gibi yerine getirdiğini bizzat yüce Allah'ın tanıklığı ile kanıtlama
makamı.. Çünkü insan, zayıflığı ve yetersizliği sebebiyle bu anlamda
vefakâr ve istikametli olamıyor.
Bunun
sonucu olarak Hz. İbrahim, şu müjdeye ya da şu güvene lâyık oluyor, hak
kazanıyor:
"Seni
insanlara önder yapacağım"
İnsanların
önder edinecekleri, Allah'a götüren yolda kendilerine rehberlik edecek, onları
hayra erdirecek, kendisine bağlı olacakları ve kendisinin de başlarında
lider. olacağı bir imam yani.
İşte
o anda insan fıtratı, yani soyundan gelecek olanlar yolu ile sürekli olma eğilimi,
sosyal hayatın gelişmesi, belirlenen yolunda sürekli ilerlemesi, öncekilerin
başlattıkları işi sonradan gelenlerin tamamlayabilmesi, bütün kuşakların
işbirliği ve kesintisizlik içinde olabilmeleri için bizzat yüce Allah tarafından
insan fıtratına yerleştirilen o köklü bilinç Hz. İbrahim'e egemen oluyor.
Bu bilinci bazıları ortadan kaldırmaya, engellemeye ya da baskı altına
almaya kalkışıyorlar. Oysa bu bilinç, sözünü ettiğimiz uzak vadeli
gayeyi gerçekleştirmek için insan fıtratının özüne yerleştirilmiştir.
İslâm,
miras hukukunu bu fıtrî bilince dayalı olarak, onun gereğini gözönünde
tutarak, onun etkisini göstermesini teşvik ederek, yapabileceğinin azamisini
yapmasına meydan vermek üzere düzenledi. Bu temel bilinci yok etmeye yönelik
girişimler, insan fıtratını temelden yok etmeye kalkışmaktan ve sapıklıktan
kaynaklanan bazı sosyal bozuklukları tedavi edeyim derken düşülmüş bir
zorlamadan, kısa görüşlülükten ve işi yokuşa sürmekten başka birşey
değildir. Elimizde, fıtrî yapıyı yıkmadan, söz konusu sosyal sapmayı düzeltecek
başka bir çözüm yolu, vardır. Fakat bu çözüm yolu hidayeti, imanı,
insan psikolojisi konusunda derinlemesine uzmanlaşmayı, insan benliğinin oluşumu
konusunda ince ve ayrıntılı bilgiye sahip olmayı, bunun yanında yapmaktan
ve düzeltmekten çok yıkmayı ve yok etmeyi amaçlayan taşkın kinlerden arınmış
bir bakış açısını gerektirir. Yukardaki ayeti okumaya devam edelim:
"...İbrahim;
`soyumdan da' dedi..."
Hz.
İbrahim'in bu dileğine, kendisini imtihan ederek seçmiş olan Rabbi tarafından
(daha önce öğrendiğimiz) son derece önemli bir kuralı belirleyen şu cevap
veriliyor: Önderlik; davranışları, bilinci, yapıcılığı ve imanı ile
buna lâyık olanlarındır, yoksa soya ve nesebe dayanan bir miras değildir.
Akrabalık et ve kan ilişkisi değil, din ve inanç ilişkisidir. Kan, milliyet
ve ırk akrabalığı davası, hakk İslâm düşüncesi ile taban tabana çatışan
bir cahiliye dönemi davasından başka birşey değildir. Devam ediyoruz:
"...Allah
`Zalimler bu taahhüdümün kapsamına asla giremezler' buyurdu..."
Zulüm
çeşit çeşit ve renk renktir. Allah'a ortak koşmak insanın kendi kendine
zulmetmesi, başkalarının hakkını çiğnemek ise insanlara zulmetmesidir.
Zalimlere yasaklanan imamlık (önderlik); peygamberlik, halifelik ve namaz
imamlığı da dahil olmak üzere imamlığın bütün anlamlarını, liderliğin
her türlüsünü kapsamına alır. Buna göre bütün anlamları ile adalet,
hangi biçimi ile olursa olsun imamlığın (önderliğin) temel şartını oluşturur.
Kim zulmederse -yaptığı zulmün türü ne olursa olsun- kendini her anlamı
ile imam olma yeterliliğinden uzaklaştırmış, bu hakkını kendi eli ile
kaybetmiş olur.
Yüce
Allah tarafından Hz. İbrahim'e verilen bu cevap, kaypaklığa ve belirsizliğe
yer vermeyen bu ilâhi taahhüt, yahudilerin zalimlikleri, fasıklıkları, yüce
Allah'ın emrinden saptıkları ve ataları Hz. İbrahim'in inancından ayrıldıkları
için önderlikten ve öncülükten uzaklaştırıldıklarını kesinlikle kanıtlar.
Yüce Allah tarafından Hz. İbrahim'e verilen bu cevap aynı zamanda günümüzde
kendilerine müslüman sıfatını yakıştıranların insanlık önderliği ve
öncülüğünden uzaklaştırılmalarına da kesin bir cevap ve kânıt oluşturur.
Bunun sebebi, bu sözde müslümanların, zalimlik etmeleri, fasıklıkları,
Allah yolundan uzaklaşmaları, Allah'ın şeriatını arkalarına atmaları,
O'nun şeriatını ve önerdiği yaşama biçimini sosyal hayattan söküp attıkları
halde halâ müslüman olduklarını iddia etmeleridir ki, bu iddia yukardaki ilâhî
taahhüdün hiçbir esası ile bağdaşmayan yalancı bir iddiadır.
İslâmi
düşünce sistemi, inanç ve amel (pratik uygulama ve davranış) temeline
dayalı olmayan insanlararası bütün bağları ve ilişkileri kesik ve geçersiz
sayar; inanç bağı olmayan yakınlık ve akrabalık ilişkilerini tanımaz;
inanç ve amel kulpuna bağlı olmayan bütün sosyal ilişkileri ve dayanışma
geleneklerini kökünden yok sayar. Yine bu düşünce sistemi aralarında inanç
çelişkisi bulunan aynı milletin iki kuşağını birbirinden ayırır. Hâtta
aralarındaki inanç bağı kopan ana baba ile evlâdlarını ve karı-kocayı tüle
birbirinden ayrı kabul eder.
Buna
göre müşrik Arap ayrı birşeydir, müslüman Arap ayrı birşey. Bu ikisi
arasında hiçbir ilişki, hiçbir akrabalık ve hiçbir ortak bağ söz konusu
değildir. Müslüman olan kitap éhli ayrı birşeydir, Hz. İbrahim'in, Hz.
Musa'nın, Hz. İsa'nın dininden sapmış kitap ehli (yahudi ve hıristiyanlar)
ayrı birşey. Bu ikisi arasında da hiçbir ilişki hiçbir akrabalık ve hiçbir
ortak sosyal bağ söz konusu değildir. Aile kurumu ana-babadan, çocuklardan
ve torunlardan oluşmuş rastgele bir birlik değildir. Bu saydıklarımızı eğer
aynı inanç bağı birleştiriyorsa bunlar aile kurumunu oluştururlar. Öteyandan
millet demek, belirli bir ırkın ardarda gelen kuşaklarının oluşturduğu
bir insan topluluğu değildir. Millet, ırkları, yurtları ve derilerinin
rengi ne olursa olsun, müminlerin oluşturduğu insan topluluğudur. İşte
Kur'an-ı Kerim'de yeralan şu ilâhî açıklamadan fışkıran iman kriterli düşünce
tarzı budur.
125-
Hani Kâbe'yi insanlar için toplanma ve güven yeri yapmıştık. "İbrahim'in
makamını (Kâbe'nin tümünü) namaz yeri edininiz" İbrahim ile İsmail'e;
"Bu evimi ziyaretçiler, kendilerini ibadete adayanlar, rüku ve secde
edenler için temiz tutun" diye emir vermiştik.
Bu
Beytülharam'ın, yani Kâbe'nin denetim ve bakımını Kureyş kabilesinden bir
heyet üzerine almıştı. Bunlar müslümanlara zorbaca davranmışlar, onlara
eziyet etmişler ve dinleri yüzünden baskı yapmışlar ve müslümanlar da bu
yüzden Kâbe çevresinden göç etmek zorunda kalmışlardı. Oysa yüce Allah
buranın insanlar için güvenli bir toplantı yeri olmasını dilemişti.
Burada toplanacak olan insanları hiç kimse korkutmayacak, aksine buraya gelen
herkes can ve mal güvenliğine, dokunulmazlığına kavuşacaktı. Hatta burası
somut bir güven, huzur ve barış merkezi olacaktı.
Burada,
insanlara Hz. İbrahim'in (selâm üzerine olsun) makamını namaz yeri
edinmeleri emrediliyor. -Bizim tercih ettiğimiz yoruma göre ayetteki "İbrahim'in
makamı" Beytûllah'ın tümüne işarettir- Buna göre Beytûllah'ın müslümanlara
kıble yapılması hiçbir itiraza yolaçmaması gereken tabiî bir şeydir.
Burası Hz. İbrahim'in dosdoğru inanç ve Tevhid ilkesi mirasçıları olan müslümanların
yönelmiş oldukları ilk kıbledir. Çünkü orası Allah'ın evidir, hiç bir
insanın özel evi değildir. Bu evin sahibi olan yüce Allah iki salih kuluna
burayı "ziyaretçiler, kendilerini ibadete adayanlar, rüku ve secde
edenler için" yani burayı ziyarete gelen hacılar, orayı uzun süreli
ibadet yeri seçen yerli halk ile burada rükua varanlar ve secde edenler için
temiz tutmalarını emrediyor. Görüldüğü gibi, Hz. İbrahim ile Hz. İsmail
-selâm üzerlerine olsun- bile bu evin sahibi değildirler ki, onların
soyundan geleceklere miras kalması söz konusu olabilsin. Onlar sadece
Rabblerinin emrinin gereği olarak burayı, ziyaretçilerin ve Allah'ın mümin
kullarının kullanımına hazır tutmak üzere gözetim ve bakımını üstlenmiş
kimselerdir.
126-
Hani İbrahim; "Ey Rabbim, bu şehri güvenli bir yer kıl, halkından
Allah a ve Ahiret gününe inananları çeşitli ürünlerle rızıklandır"
dedi. Allah da; "Onlardan kâfir olanları ise kısa bir süre geçindirir,
sonra Cehennem azabına katlanmak zorunda tutarım. Ne kötü akıbettir
o!" buyurdu.
Hz.
İbrahim'in bu duası, Beytullah'ın (Kâbe'nin) güvenli yer olma niteliğini
ve fazilet ile iyiliğe mirasçı olmanın anlamını bir kere daha vurguluyor.
Burada Hz. İbrahim'in, yüce Allah'ın bu ayetler demetinin ilkinde kendisine
vermiş olduğu öğütten yararlandığım görüyoruz. Gerçekten O, yüce
Allah'ın ?"Zalimler, asla benim bu taahhüdümün kapsamına
giremezler" şeklindeki kesin ihtarının bilincine varmış, bu ihtardan
gereken dersi almıştır. Bu bilincin sonucu olarak O, çekiniyor, istisnalı
konuşuyor ve duasını "Onlardan Allah'a ve Ahiret gününe inananları"
ifadesi ile asıl kasdettikleri için sınırlı tutuyor.
Kuşku
yok ki, O "içli, yumuşak huylu, itaatkâr ve istikametli" İbrahim'dir,
Rabbinin kendisine öğrettiği edep kurallarının gereğini yerine getirmekte
gecikmez. Buna göre dileğinde ve duasında bu kuralları titizlikle gözetir.
Bunun üzerine onun ağzına almadığı öbür kesimin, yani
"inanmayanlar" kesiminin durumunu ve acı akıbetlerini açıklayan
Rabbinin cevabı gecikmeden geliveriyor.
"Allah
da; `Onlardan kâfir olanları ise kısa bir süre geçindirir, sonra Cehennem
azabına katlanmak zorunda tutarım, ne kötü bir akıbettir o!' buyurdu."
Bundan
sonraki birkaç ayette Hz. İbrahim ile Hz. İsmail'in Beytullah'ı ziyaretçiler,
sürekli ibadet edenler, rükûa varanlar ile secde edenler için temizleyip hazırlamaları
konusunda yüce Allah'dan emir almalarının tablosu çiziliyor. Bu tablo o
kadar somut bir biçimde gözlerimizin önüne getiriliyor ki, sanki şu anda
onların ikisini de görüyor ve seslerini işitiyor gibi oluyoruz. Okuyalım.
127-
Hani İbrahim ile İsmail, Kâbe'nin duvarlarını yükseltirlerken söyle dua
etmişlerdi; "Ey Rabbimiz, yaptığımızı kabul et hiç şüphesiz sen
herşeyi işiten ve bilensin.
128-
Ey Rabbimiz, ikimizi de sana teslim olanlardan eyle, soyumuzdan da sana teslim
olan bir ümmet çıkar, bize ibadet yollarımızı göster, tevbemizi kabul
buyur. Hiç şüphesiz sen tevbelerin kabul edensin ve çok merhametlisin.
129-
Ey Rabbimiz, içlerinden onlara senin ayetlerini okuyacak, Kitab'ı ve hikmeti
öğretecek, kendilerini kötülüklerden arıtacak bir peygamber gönder. Hiç
şüphesiz sen azizsin ve hikmet sahibisin."
Ayetlere
haber kipi ile başlanıyor. Tıpkı bir hikâye anlatır gibi. Tekrarlıyoruz:
"Hani
İbrahim ile İsmail, Kâbe'nin duvarlarını yükseltiyorlardı."
Biz
hikâyenin gerisini beklerken ansızın Hz. İbrahim ile Hz. İsmail geçmişin
perdesini yırtarak karşımıza çıkıyor, biz de onları hayalimizde canlandırarak
değil, çıplak gözle görür gibi oluyoruz. Karşımıza dikilmişler, nerede
ise yüce Allah'a yakaran seslerini duyacağız:
"Ey
Rabbimiz, yaptığımız işi kabul et; hiç şüphesiz herşeyi işiten ve
bilensin. Ey Rabbimiz, ikimizi de sana teslim olanlardan eyle, soyumuzdan da
sana teslim olan bir ümmet çıkar, bize ibadet yollarımızı göster,
tevbemizi kabul buyur. Hiç şüphesiz sen tevbelerin kabul edicisi ve çok
merhametlisin."
Burada
dua namesi, dua musikisi, dua atmosferi, bunların tümü son derece somut biçimde
karşımızda; sanki şu an oluyormuş gibi canlı, müşahhas ve hareketli
durumda. Bu durum Kur'an-ı Kerim'in etkileyici üslubunun özelliklerinden
biridir. Yani geçmişin karanlığına karışarak ortadan kaybolan manzaraları,
sesleri işitilebilir, görülebilir, hareket edebilir, boşlukta yer kaplar ve
nefes alıp-verir gibi somut tablolara dönüştürme özelliği. Bu elimizdeki
ölümsüz Kitaba, yani Kur'an'a yaraşır, gerçek anlamda bir "Edebi
Tasvir" özelliğidir.
Acaba
duanın içeriği nedir? Bu içerik peygamberlik edebi, peygamberliğe yaraşır
iman, şu evrende inancın değerini tam olarak kavramış peygamberî bir şuurdur.
İşte Kur'an-ı Kerim'in, peygamberlerin varisleri olan mü'minlere öğretmek,
kalplerinin ve duygularının derinliklerine yerleştirmek istediği bu edep, bu
iman ve bu şuurdur. Tekrarlıyoruz:
"Ey
Rabbimiz, yaptığımız bu işi kabul et; hiç şüphesiz sen herşeyi işiten
ve bilensin."
Burada
dile gelen, kabul edilme isteğidir. Asıl amaç budur. Yapılan iş (Kâbe inşaatı)
sırf Allah için yapılmış bir ameldir. Bu amel tam bir duyarlılık ve saygı
içinde yüce Allah'a yönelmişliğin somut bir ifadesidir. Ardında yatan
maksat ise Allah'ın hoşnutluğu ve kabulüdür. Kabul edileceği umudu ise yüce
Allah'ın duaların işiticisi ve bu amelin arkasındaki niyetin ve şuurun iyi
bilicisi olmasına dayandırılıyor. Devam ediyoruz:
"Ey
Rabbimiz, ikimizi de sana teslim olanlardan eyle, soyumuzdan da sana teslim olan
bir ümmet çıkar, bize ibadet yollarımızı göster ve tevbemizi kabul buyur.
Hiç şüphesiz sen tevbelerin kabul edicisisin ve çok merhametlisin."
Burada
Hz. İbrahim ile Hz. İsmail, İslâm'a yöneltilmeleri konusunda Rabblerinin
yardımını istediklerini, kalplerinin, yüce Allah'ın iki parmağı arasında
olduğu gerçeğinin bilincinde olduklarını, hidayetin sadece Allah'tan olduğunu,
kendilerinin bu konuda hiçbir irade ve güç sahibi olmadıklarını, yaptıkları
şeyin yönelmek ve istemek olduğunu, kendilerine yardımcı olacak olanın yüce
Allah olduğunu iyi bildiklerini dile getiriyorlar.
Sonra
sözü müslüman ümmetin önemli bir karakteristiğine; dayanışma, yani kuşaklar
arasında inanç dayanışması karakteristiğine getirerek "Soyumuzdan da
sana teslim olan bir ümmet çıkar" diye yakarıyorlar.
Bu
dua cümlesi, önem verdiği şeyleri açığa vuruyor. Böyle bir kalbin ana meşgalesi
ve birinci derecede önem verdiği şey, inanç meselesidir. Hz. İbrahim ile Hz.
İsmail'in (selâm üzerlerine olsun) yüce Allah tarafından kendilerine bağışlanan
nimetin, yani iman nimetinin değerinin bilincinde olmaları, onları, bu
nimetin kendilerinden sonra da devam etmesini güçlü bir arzu ile istemeye, hiçbir
dengi olmayan bu nimetten soylarının da yoksun kalmaması için Rabblerine dua
etmeye sürüklüyor. Bu yüzden soylarını çeşitli ürünlerle beslesin diye
yüce Allah'a dua ederken onları iman besininden de mahrum etmemesini, onlara
ibadet yerlerini gösterip ibadet biçimlerini açıklamasını ve hem
tevbelerinin kabul edicisi hem de merhametli olması hasebiyle tevbelerini kabul
etmesini dilemeyi de unutmuyorlar.
Arkasından
da yüce Allah'ın, soylarından gelecek sonraki kuşakları kılavuzsuz bırakmamasını
dileyerek şöyle diyorlar:
"Ey
Rabbimiz, onlara senin ayetlerini okuyacak, Kitab'ı ve Hikmeti öğretecek,
kendilerini kötülüklerden arındıracak, aralarından bir peygamber gönder.
Hiç şüphesiz sen Azizsin ve Hikmet sahibisin."
Hz.
İbrahim ile Hz. İsmail'in bu dualarının kabul edildiğinin göstergesi, yüzyıllar
geçtikten sonra onların soyundan gelen bizim Peygamberimizin -salât ve selâm
üzerine olsun- gönderilmesidir. Peygamberimiz, Hz. İbrahim ile Hz. İsmâil'in
dileklerine uygun olarak onların soylarından gelenlere ve bütün insanlara
"Allah'ın ayetlerini okuyor, onlara Kitab'ı ve Hikmeti öğretiyor
kendilerini kötülüklerin kirlerinden ve pisliklerinden arındırıyor"du.
Demek ki, kabul edilmeye lâyık görülen dua kabul ediliyor, fakat gerçekleşmesi,
yüce Allah'ın hikmetine bağlı olarak belirlediği zaman diliminde oluyor.
Oysa insanlar acelecidirler, istedikleri hemen olsun isterler. İstedikleri
hemen olmayınca da usanırlar ve umutsuzluğa düşerler.
Bu
dua, yahudiler ile müslüman cemaat arasında süren çok yönlü ve amansız
tartışmada ışık tutucu anlamlı bir ağırlığa sahiptir. Zira yüce
Allah'ın kendilerine Kâbe'nin duvarlarını yükseltmeyi ve burayı ziyaretçiler,
kendilerini ibadete adayanlar ve namaz kılanlar için temiz tutmalarını
emrettiği Hz. İbrahim ile Hz. İsmail, Kureyşlilere göre bu mabedin asıl
bakıcıları ve denetimcileri idiler. İşte Kâbe'nin bu iki asıl bekçisi ve
bakıcısı açık bir dille şöyle diyor:
"Ey
Rabbimiz, ikimizi de sana teslim olanlardan eyle."
"Soyumuzdan
da sana teslim olan bir ümmet çıkar."
"Ey
Rabbimiz, içlerinden onlara senin ayetlerini okuyacak Kitabı ve Hikmeti öğretecek,
kendilerini kötülüklerden arındıracak bir peygamber gönder."
Hz.
İbrahim ve Hz. İsmail bu sözleri ile, müslüman ümmetin Hz. İbrahim'in önderlik
konumunun ve Kâbe'nin varisi olduğunu açıkça belirtiyorlar. Böyle olunca Kâbe,
müslümanların kendisine yönelmeleri normal olan evleridir. Burası müşriklere
değil, onlara yakın. Yine burası müslümanlara yahudi ve hıristiyanların
da yöneldikleri kıbleden daha uygundur.
Buna
göre dinlerinin kaynağını Hz. İbrahim'e bağlayan ve bu varisliği doğru
yol ve Cennet tekelciliği iddialarının dayanağı yapmak isteyen yahudi ve hıristiyanlar
ile Hz. İsmail'in soyundan geldiklerini ileri süren Kureyşliler şunlara
kulak versinler:
Hz.
İbrahim, soyundan gelecek olanların kendisine mirasçı olmalarını ve insanlığa
önder olma konumlarını sürdürmelerini dileyince yüce Allah kendisine
"Zalimler, asla benim bu taahhüdümün kapsamına giremezler."
buyurdu. Yine Hz. İbrahim, beldesinin halkı için rızık ve bereket dilerken
bu duasının kapsamına sadece "Allah'a ve Ahiret gününe inananları"
almıştı. Hz. İbrahim ile Hz. İsmail, yüce Allah'ın emri üzerine Kâbe'nin
yapımına giriştikleri ve onu ziyaretçilere temiz tutmayı üstlendikleri
zaman kendilerinin Allah'a teslim olanlardan olmaları, soylarından kendisine
teslim olmuş bir ümmet çıkarması ve soyuna kendilerinden olan bir peygamber
göndermesi için Allah'a dua etmişlerdi. Allah da onların bu dualarını
kabul ederek soylarından gelen Abdullah oğlu Hz. Muhammed'i (salât ve selâm
üzerine olsun) peygamber olarak göndermiş ve O'nun elleri ile yüce Allah'ın
emrine bağlı, Allah'ın dininin varisi olan İslâm ümmetini gerçekleştirmiştir.
Hz.
İbrahim kıssasının bu bölümünde, önderlik, peygamberlik ve Hz. Peygamber
ve aslına uygun olarak kalmış tek din olan İslam hakkında müslümanlarla
tartışmaya girenlere dönülerek şöyle buyuruluyor:
130-
Benliğini aşağılığa mahkûm edenler dışında İbrahim'in dininden kim yüz
çevirir. Andolsun ki, biz onu dünyada seçkinlerden kıldık. O Ahirette de
salihler arasındadır.
131-
Hani Rabbi ona; "Teslim ol " buyurunca o da; "Ben alemlerin
Rabbine teslim oldum" dedi.
132-
İbrahim (bu ilâhî buyruğu) oğullarına tavsiye etti. Yakub da; "Ey oğullarım,
Allah sizin için bu dini seçti, mutlaka müslüman olarak ölünüz "
dedi.
İşte
Hz. İbrahim'in dini bu. Yani katıksız ve apaçık İslâm. Kendine
zulmedenler, benliğini aşağılığa mahkûm edenler ve ona kıyanlar dışında
ondan hiç kimse yüz çevirmez. Yüce Allah'ın kendisini dünyada önder
olarak seçtiği ve Ahirette de salih kulları arasında yeralacağına peşinen
tanıklık ettiği Hz. İbrahim'e, Rabbi, "Teslim ol" deyince tereddüt
etmeksizin, duraksamaksızın, bocalamaksızın derhal bu emri kabul etti:
"İbrahim
de; `Ben alemlerin Rabbine teslim oldum' dedi."
Hz.
İbrahim, bu inancın sırf kendi inancı olması ile yetinmeyerek onun gelecek
kuşakların da inancı olmasını istemiş ve bu isteğinin gerçekleşmesi için
onu oğullarına tavsiye etmiştir. Hz. Yakub da oğullarına aynı tavsiyeyi
yapmıştır. Bilindiği gibi Hz. Yakub'un yahudiler arasındaki adı "İsrail"dir
ve onun soyundan geldiklerini söylerler. Böyle derler, ama sonra da ne O'nun
ve ne de Hz. Yakub'un dedesi ve kendi ataları olan Hz. İbrahim'in vasiyetine
uyarlar.
Hz.
İbrahim de Hz. Yakub da oğullarına, yüce Allah'ın kendileri için bu dini
seçmekle kendilerine ne büyük bir nimet bağışladığını anlatırlar.
Tekrar okuyalım:
"Ey
oğullarım, Allah sizin için bu dini seçti."
Demek
ki, bu din ilâhî bir seçim, bir tercih ürünüdür. Buna göre Hz. İbrahim
ile Hz. İsmail'in soyundan olduklarını ileri sürenlerin bu konuda tercih
yapmaya, alternatif aramaya yetkileri yoktur. Yüce Allah'ın (c.c) kendilerine
yönelik bu gözetiminin ve bağışının gerektirdiği asgari şey, O'nun bu
seçim ve tercih nimetine karşı şükretmek, ona dört elle sarılmak ve bu
emaneti koruyarak şu yeryüzünden yüz akıyla ayrılmaya çalışmaktır.
"Mutlaka
müslüman olarak ölünüz."
İşte
önlerine büyük bir fırsat çıkmıştı. Çünkü Peygamberimiz ortaya çıkarak
kendilerini İslâm'a çağırıyordu. O İslâm ki, ataları Hz. İbrahim'in çağrısının
ürünü idi.
HZ.
YAKUB'UN VASİYYETİ
İşte
Hz. İbrahim'in de Hz. Yakub'un da evlâtlarına yaptıkları vasiyyet buydu. Bu
vasiyyet, Hz. Yakub'un hayatının son anında tekrarladığı, ölümün ve
koma halinin bile kendisine ihmal ettiremediği tek meşgalesi olmuştu. İsrailoğulları
(yahudiler) şu ilâhî buyruğa iyi kulak versinler:
133-
Yoksa siz Yakub ölmek üzereyken yanında mıydınız? Hani O oğullarına;
"Benden sonra kime kulluk edeceksiniz (kime tapacaksınız?)" diye
sordu. Onlar da; "Senin ve ataların İbrahim'in, İsmail'in ve İshak'ın
ilâhı olan tek Allah'a kulluk edeceğiz; biz O'na teslim olmuşuz"
dediler.
Hz.
Yakub'un ölüm anında evlâtlarıyla yapmış olduğu konuşmaları canlandıran
bu tablo, son derece anlamlı, alabildiğine duygulandırıcı, insanı derinliğine
etkileyici bir tablodur. Ölmek üzere olan bir baba düşünelim:Son nefesini
vermenin eşiğindeyken bu babanın zihnini meşgul eden mesele, ölüm sancıları
içinde kıvranırken kafasını kurcalayan endişe, garantiye bağlamak istediği,
emin olmayı arzu ettiği son derece önemli konu nedir acaba? Hayata gözlerini
yummak üzereyken evlâtlarına bırakmak istediği, başına bir hal gelmeden
onlara geçmesi için titizlik gösterdiği, bu yüzden kendilerine yüzyüze
teslim etmeyi tercih ettiği, hakkındaki her türlü ayrıntının belgelere bağlanmasını
istediği miras neydi acaba? Ölüm sancılarının ve son hayatî çırpınışlarının
bile kendisine unutturamadığı bu mesele inanç sistemi meselesi idi. İşte sözünü
ettiğimiz miras, hazine, büyük dava, herşeyin önüne geçen tek endişe ve
son derece önemli konu buydu. Yani:
"Benden
sonra kime kulluk edeceksiniz (kime tapacaksınız)?"
"Sizi
bunun için toplantıya çağırdım. Emin olarak ölmek istediğim mesele
budur. Benim size devredeceğim emanet, hazine ve miras budur". Devam
ediyoruz:
"Oğulları
da ona; `Senin ve ataların İbrahim'in, İsmail'in, ve İshak'ın ilâhı olan
tek Allah'a kulluk edeceğiz; biz O'na teslim olmuşuz' dediler."
Görüldüğü
gibi, Hz. Yakub'un oğulları gerçeği biliyorlar ve bunu açıkça ifade
ediyorlar. Onlar mirası teslim alıyor ve onu titizlikle koruyacaklarına söz
veriyorlar. Onlar ölmek üzere olan babalarına güven verip kendisini rahatlatıyorlar.
Böylelikle
Hz. İbrahim'in evlâtlarına yapmış olduğu vasiyyet, Hz. Yakub'un evlâtları
arasında da geçerliliğini sürdürmüş oluyor, başka bir deyimle onlar da
"Allah'a teslim olduklarını" açıkça belgeliyorlardı.
Burada
Kur'an-ı Kerim, yahudilere; "Yoksa siz, Yakub ölmek üzereyken yanında mıydınız?"
diye soruyor. Bu olmuş olan bir olaydır. Bizzat Allah bu olaya tanıklık
ediyor, onu anlatıyor, bununla onların bütün yanıltıcı ve saptırıcı
bahanelerini etkisiz kılıyor; yine bununla kendileri ile ataları İsrail,
yani Hz. Yakub arasında gerçek anlamda hiçbir bağ olmadığını vurguluyor.