ATALARLA
ÖVÜNME CEHALETİ
Bu
ifadenin ışığı altında o eski ümmet ile Medine'de İslâm çağrısının
karşı karşıya geldiği kuşak arasındaki kesin ayrım meydana çıkıyor.
Öyle ki, bu ikisinin eskisi ile yenisi arasında ilişki kurmaya, varislik bağı
varsaymaya imkân yok. Okuyoruz:
134-
Onlar gelip geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerine, sizin
kazandığınız da sizedir. Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulmazsınız.
Bunların
her ikisinin hesabı, yolu, ünvanı ve sıfatı birbirinden ayrıdır. Onlar mümin
bir ümmettir; buna göre fasık halefleri ile aralarında hiçbir ilişki
yoktur. Bu halefler o eskilerinin uzantısı, devamı değillerdir. Bunlar başka
bir grup, başka bir parti (hizb) dir, onlar ise başka... Bunların taşıdıkları
sancak başkadır, onların taşıdıkları sancak başka.
Bu
konudaki İslâm düşüncesi, imana dayalı bakış açısı, cahiliye düşüncesinden
tamamen farklıdır. Cahiliye düşüncesi bir milletin iki kuşağı arasında
ayırım gözetmez. Çünkü bu düşünceye göre; söz konusu kuşaklar arasındaki
bağ, ırk ve soy birliği bağıdır.
Fakat
İslâm düşüncesi aynı milletin mümin kuşağı ile fasık kuşağını
birbirinden ayrı görür. Bunlar aynı millet değildirler. Aralarında hiçbir
ilişki, hiçbir akrabalık yoktur. Bu iki kuşak yüce Allah'ın ölçüsüne göre
iki ayrı millettirler; müminlerin ölçüsüne göre de öyledirler. İslâm'ın
imana dayalı düşünce tarzına göre, millet; aynı inanca bağlı insanlar
topluluğudur. Bu topluluğun fertleri hangi ırktan gelirse gelsin, hangi ülkede
yaşarsa yaşasın farketmez. Yoksa millet, aynı ırktan gelen ve aynı ülkede
yaşayan insanların toplamı değildir. İşte insanlığını, yeryüzünün
çamur bileşimlerine değil de yüce ruh soluğuna dayandıran insana yaraşan
düşünce tarzı budur.
Burada
tarihe ilişkin kesin bir açıklama karşısındayız. Hz. İbrahim'in oğullarından
söz aldığını, müslümanların Kâbe'si olan Beytullah'ın yapılışını
mirasçılığın ve dinin gerçek anlamının ne olduğunu anlatan bu açıklamanın
ışığında Peygamberimizin çağdaşı olan kitap ehlinin iddiaları tartışılıyor;
onların delillerine ve gerekçelerine karşılık veriliyor. Açıkça görülüyor
ki, bütün bu delil ve gerekçeler zayıf ve tutarsız oldukları kadar inat ürünü
ve dayanaksızdırlar da. Buna karşılık, İslâm inancının tabiî, geniş
kapsamlı ve sadece inatçıların karşı çıkacakları derecede tutarlı olduğu
da açıkça görülüyor. Okuyalım:
135-
Onlar size; "Yahudi veya hıristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız
" dediler. Onlara de ki; "Hayır, biz İbrahim'in dosdoğru dinine
uyarız. O müşriklerden değildi. "
136-
Onlara deyin ki; "Biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, İsmaïl'e, İshak'a,
Yakub'a ve torunlarına indirilene; Musa'ya ve İsa'ya verilene ve diğer
peygamberlere Rabbleri tarafından verilene inanırız. Onlar arasında ayırım
yapmayız. Biz Allah'a teslim olanlarız. "
137-
Eğer onlar sizin inandıklarınızın aynısına inanırlarsa doğru yolu bulmuş
olurlar. Eğer bu inanca arka dönerlerse mutlaka çatışmaya ve çıkmaza düşerler.
Onlara karşı Allah sana yetecektir. O işitendir ve bilendir.
138-
Bu din, Allah'ın verdiği bir renktir. Kim Allah'tan daha iyi bir renk
verebilir? Biz yalnız O'na kulluk ederiz.
139-
De ki; "Bizim de sizin de Rabbiniz olan Allah hakkında bizimle çekişiyor
musunuz? Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir. Biz
O'na samimi olarak bağlıyız.
140-
Yoksa İbrahim'in, İsmail'in, İshak'ın, Yakub'un ve torunlarının yahudi ya
da hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki; "Siz mi daha iyi
bilirsiniz, yoksa Allah mı?" Allah tarafından kendisine bildirilen bir
gerçeği saklayandan daha zalim kim olabilir? Allah yaptıklarınızdan asla
gafil değildir.
SIRAT
I MÜSTAKİM
Yahudiler;
"Yahudi olun ki, doğru yolu bulasınız" diyorlar, hıristiyanlar
ise; "Hıristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız" diyorlardı. Hz.
Peygamberimize (salât ve selâm üzerine olsun) her iki grubun karşısına aynı
sözü söyleyerek çıkmayı telkin etmek amacı ile Allah (c.c) bunların sözlerini
birleştirerek naklediyor.
"De
ki; `Hayır, biz İbrahim'in dosdoğru dinine uyarız. O müşriklerden değildi
".
Yani
de ki; "Gelin siz de biz de Hz. İbrahim'in dinine dönelim. Ortak atamız,
İslâm dininin kaynağı, bizzat Rabbi tarafından `O müşriklerden değildi'
diye hakkında garanti verilen Hz. İbrahim'in dinine. Oysa siz Allah'a ortak (şirk)
koşuyorsunuz."
Kur'an-ı
Kerim, bunun arkasından, müslümanları büyük din birliğini, yani
peygamberlerin atası Hz. İbrahim döneminden Hz. İsa'ya ve Hz. İsa'dan İslâm'ın
son mesajına kadar bütün peygamberlerin şeriatlerinin birliğini ilân
etmeye ve Kitap Ehlini bu ortak dine dâvet etmeye çağırıyor:
"Onlara
deyin ki; `Biz Allah'a, bize indirilene; İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a,
Yakub'a ve torunlarına indirilene; Musa'ya ve İsa'ya verilene ve diğer
peygamberlere Rabbleri tarafından verilene inanırız. Onlar arasında ayrım
yapmayız. Biz Allah'a teslim olanlarız."
Bütün
peygamberler ve bütün peygamber mesajları arasındaki bu birlik, İslâm düşünce
sistemini temelini oluşturur. İslâm ümmetini, yeryüzünde Allah'ın dinine
dayalı inanç mirasını varisi kılan, fertlerini bu kökle birbirlerine sımsıkı
bağlı birer hidayet ve aydınlık yolu yolcusu yapan, İslâm düzenini bütün
insanların kanatları altında taassupsuz ve baskısız biçimde yaşayabilecekleri
milletlerarası bir sosyal düzen düzeyine çıkaran, İslâm toplumunu sevgi
ve barış içinde herkese açık bir toplum haline getiren temel faktör budur.
Bundan
dolayı az önce okuduğumuz ayetlerin devamında bir büyük gerçek vurgulanıyor
ve bu inanç sisteminin bağlıları olan müslümanlara bu gerçeğe sımsıkı
sarılmaları öneriliyor. Sözünü ettiğimiz gerçek; bu inanç sisteminin
dosdoğru yol olduğu, ona uyanın doğru yolu bulacağı, ondan yüz çeviren
toplumun asla istikrarlı bir hayata kavuşamayacağı, bu yüzden böyle
toplumların sürekli bunalımda olan çeşitli grupları arasında bitmez-tükenmez
çatışmaların hüküm süreceği realitesidir. Okuyoruz:
"Eğer
onlar sizin inandıklarınızın aynısına inanırlarsa doğru yolu bulmuş
olurlar. Eğer bu inanca arka dönerlerse mutlaka çatışmaya ve çıkmaza düşerler."
Yüce
Allah'ın bu sözü, bu açık tanıklığı, müminin kalbine taşıdığı
inançtan ötürü ona iftihar duygusu kazandırır. Sebebine gelince doğru
yolda olan yalnız kendisidir. Onun inandığına inanmayan kimse, gerçekle
kavgalı ve hidayete düşmandır. Hidayet yoksunlarının, imansızların
sosyal çalkantıları, hileleri, tuzakları, saldırı girişimleri ve düşmanlıkları
mümine zarar dokunduramaz. Çünkü yüce Allah bunlar karşısında onu
koruyacaktır. Allah'ın koruyuculuğu ona yeter de artar bile.
"Onlara
karşı Allah sana yetecektir. O işitendir ve bilendir."
Müslümana
düşen tek görev, girdiği yolda sebatla ilerlemek, doğrudan doğruya
Rabbinden gelen gerçekle ve dostları yeryüzünde tanınsın diye bizzat yüce
Allah tarafından dostlarının yüzüne basılan damga ile iftihar etmektir.
Okuyoruz:
"Bu
din, Allah'ın verdiği bir renktir. Kim Allah'tan daha iyi bir renk
verebilir?"
Bu
din, yüce Allah'ın insanlığa son mesajı olmasını dilediği bir ilâhi
renktir. Amaç; taassuba ve kine yer vermeyen, ırk ve deri rengi ayrımı tanımayan
geniş çaplı bir insanlararası birliğe dayanak sağlamak, zemin hazırlamaktır.
Burada
Kur'an-ı Kerim'in derin anlamlı ifade özelliklerinden birine parmak basmak
istiyoruz. Yukardaki ayetin baş tarafını oluşturan "Bu din, Allah'ın
verdiği bir renktir; kim Allah'tan daha iyi bir renk verebilir?" cümlelerinden
ilki yüce Allah'ın belirleyici karakterli bir buyruğu, geriye kalan kısmı
ise müminlerin sözüdür. Ayet, müminlerin sözünü, aralık vermeksizin yüce
Allah'ın sözü ile birleştiriyor. Her iki bölüm de yüce Allah tarafından
indirilmiş bir Kur'an parçasıdır, ama ilk bölüm Allah'ın sözünü,
ikinci bölüm ise müminlerin sözünü naklediyor. Bu üslup, yani aynı
ayetin akışı içinde müminlerin sözünün yüce Allah'ın sözünün arkasına
eklenmesi, müminlere büyük bir şeref bağışlamakta ve müminler ile
Rabbleri arasında sıkı ilişki bulunduğu, müminlerin, Allah'a ulaştıran
bir istikamet üzerinde bulundukları gerçeğini düşündürmektedir.
Kur'an'da benzerlerine sık sık rastladığımız bu ifade tarzı, müminler için
son derece büyük bir onurlandırma özelliği taşır.
Daha
sonraki ayette susturucu kanıtlama vurgusunun son sınırına, doruğuna ulaştığını
görürüz:
"De
ki; `Bizim de sizin de Rabbiniz olan Allah hakkında bizimle çekişiyor, tartışıyor
musunuz? Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir. Biz
O'na samimi olarak bağlıyız".
Yani,
"Sizin de bizim de Rabbimiz olan Allah'ın birliği ve ilâhlığı gerçeğini
tartışma konusu yapmak yersizdir. Biz yaptıklarımızın hesabını vereceğiz,
siz de yaptıklarınızın yükünü taşıyacaksınız. Bizler, bütün
samimiyetimizle Allah'a bağlıyız, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayız, asla
O' nunla birlikte bir başkasına dilek yöneltmeyiz."
Bu
sözler müslümanların tutumunu ve inançlarını belirler. Bu tutum ve inanç,
tartışma, inatlaşma ve kanıtlama çabası götürmez.
Böyle
olduğu için ayetin akışı, sözü bu kadarla bağlayarak diğer bir tartışma
alanına geçiyor. Yalnız bu alanın da tartışma ve inatlaşmaya elverişli
olmadığı açıktır. Okuyalım:
"Yoksa
İbrahim'in, İsmail'in, İshak'ın, Yakub'un ve torunlarının yahudi ya da hıristiyan
olduklarını mı söylüyorsunuz?"
Hz.
Musa'dan ve yahudilik ile hıristiyanlıktan önceki dönemlerde yaşamış olan
bu peygamberlerin dinlerinin özünü İslâm'ın oluşturduğuna, yukarda değindiğimiz
gibi bizzat yüce Allah tanıklık ediyor. Devam ediyoruz:
"De
ki; `Siz mi daha iyi biliyorsunuz, yoksa Allah mı?".
Bu
sorunun cevabı yoktur. Çünkü bu karakteri itibarı ile cevabın önünü
kesecek derecede ağır bir kınama anlamı içeriyor.
"Ey
yahudiler ve hıristiyanlar, sizler adları sayılan peygamberlerin, yahudilik
ile hıristiyanlığın ortaya çıkışlarından önceki dönemlerde yaşadıklarını
ve Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmaya yanaşmayan ilk hanif dininin (dosdoğru
dinin) birer sözcüsü olduklarını biliyorsunuz. Bunun yanında ahir zamanda
gelecek olan bir peygamberin, Hz. İbrahim'in öncüsü olduğu dosdoğru dini
tekrar ihya edeceğine dair kutsal kitaplarınızda kesin açıklamalar vardır.
Fakat siz yüce Allah'ın bu tanıklığını saklıyorsunuz!?" Buna göre:
"Allah
tarafından kendisine bildirilen bir gerçeği saklayandan daha zalim kim
olabilir?"
"İyi
bilin ki, gerek uhdenize emanet edilen bu ilâhi şehadeti saklayışınız ve
gerekse bu apaçık belgeyi gözlerden saklamak ve belirsiz hale getirmek için
giriştiğiniz tartışmaları yüce Allah yakınen biliyor." Başka bir
deyimle:
"Allah
asla yaptıklarınızdan gafil, habersiz değildir"
Ayetlerin
akışı, susturuculuğun bu doruk noktasına, bu kesin sözlülük sınırına
vardıktan; Hz. İbrahim, Hz. İsmail, Hz. İshak, Hz. Yakub ve torunları (selâm
üzerlerine olsun) ile Peygamberimizin (salât ve selâm üzerine olsun) zamanındaki
yahudiler arasında her bakımdan taban tabana zıtlık olduğunu açıkladıktan
sonra Hz. İbrahim ile soyundan gelen müslüman cemaat ile ilgili, az önce
okuduğumuz bağlayıcı ifadeyi bir daha tekrarlayarak sözü bağlıyor
141-
Onlar daha önce gelip geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları
kendilerine, sizin kazandıklarınız da sizedir. Siz onların yaptıklarından
sorumlu tutulmazsınız
Bu
ifade, yukarda anlatılan basmakalıp iddialarla ilgili tartışmayı noktalayıcı,
konuşmayı bağlayıcı son söz niteliğindedir.
BİRİNCİ
CÜZ SONU
Bakara
suresinin bu bölümünde, yani ikinci cüzün başından itibaren dikkatlerin,
Medine'deki İslâm cemaatinin büyük emaneti -inanç emaneti ile bu inanç adına
yeryüzü halifeliğini üstlenme emanetinin- konusu üzerine yoğunlaştırıldığını
görürüz. Gerçi zaman zaman bu cemaatin düşmanları, karşıtları -ki
bunların başında yahudiler gelir- ile tartışmaya girildiğine, onların
hilelerine, komplolarına, bu inancın özünü ve müslüman cemaatın varlığını
hedef alan saldırı girişimlerine yine de rastlarız. Ayrıca düşmanlarının
giriştiği çok yönlü saldırılar karşısında müslüman cemaate verilen
önemli direktiflere ve daha önce yahudilerin düşmüş oldukları çıkmazlara
düşmemelerini hatırlatan uyarılara da rastlarız.
Fakat
bu Cüz'ün ve Bakara suresinin geride kalan bölümünün ana maddesi, müslüman
cemaate halife-ümmet olmanın gerektirdiği özellikleri ve bağımsız kişiliğini
kazandırmaktır. Kıblesi ile bağımsız; kendisinden önceki semavi dinlerin
şeriatlerini onaylayan ve içeren şeriatı ile bağımsız; geniş kapsamlı,
yaygın ve orjinal pratik hayat tarzı ile bağımsız bir kişilik. Bu bağımsız
kişilik herşeyden önce bu cemaatin evren ile hayat hakkındaki görüşünde,
yüce Allah ile kendisi arasındaki ilişki ile, yeryüzündeki temel görevi
ile; bu görevin gerektirdiği can, mal, duygu ve davranış planındaki fedakârlıklar
ile ilgili düşüncesinde, Kur'an-ı Kerim'in direktifleri ile Peygamber
efendimizin yönlendirmelerinde somutlaşan ilâhi önderliğe kayıtsız-şartsız
itaat etme yatkınlığında ve bütün bunları teslimiyet, hoşnutluk, güven
ve kesin iman duygusu içinde algılama tutumunda kendini göstermelidir.
Bundan
dolayı, bu bölümde kıble değiştirilmesi olayı üzerinde durulduğunu göreceğiz.
Bundan açıkça anlaşılan şudur: Yüce Allah bu ümmetin orta yolu
benimseyen, yani kendi dışındaki tüm insanlığa örnek olurken, kendisine
Peygamberimizi örnek edinmiş bir ümmet olmasını istiyor. Buna göre bu ümmet,
tüm yeryüzü insanlarına önder, egemen, gözetici ve yönlendirici olmakla görevlidir.
Bu arada okuyacağımız ayetlerde bu ümmetin, omuzlarına bindirilen bu görevin
yükümlülüklerine katlanmaya, kendisini bütün insanlığa karşı sorumlu kılacak
olan bu misyonun zorluklarını göğüslemeye, yüce Allah'ın takdirine razı
olarak durum ne olursa olsun her işi O'na havale etmeye çağrıldığını göreceğiz.
Daha
sonra imana bağlı düşünce tarzının bazı temel ilkelerinin açıklandığını,
belirginliğe kavuşturulduğunu göreceğiz. Meselâ iyiliğin, takva ve salih
amel demek olduğunun, yoksa yüzleri doğuya ya da batıya döndürmek demek
olmadığının vurgulanarak belirtildiğini okuyacağız. Bu açıklama,
yahudilerin bu konudaki zihin karıştırıcı propaganda kampanyasına, gerçekleri
gizleme ve belirsizleştirme girişimlerine, doğru olduğunu bildikleri
konulardaki tartışmacı ve inkârcı tutumlarına cevap olarak yapılıyor. Bu
bölümdeki açıklamaların çoğunluğu, kıblenin değiştirilmesi olayı ile
bu olay hakkında ileri sürülen asılsız ve yanıltma amaçlı iddialar ile
ilgilidir.
Okuyacağımız
ayetlerin daha sonraki bölümünde ise bu dinin amaçladığı pratik hayat düzeni
ile ibadet amaçlı davranışlar sisteminin -ki bu ümmetin hayatı bu iki
unsura dayanır- ve toplumu, ümmetin omuzlarına yüklenen görev doğrultusunda
yapılandırma işlevinin belirlenmesi konusu ele alınıyor. Bu alanda kısas
hukukunun, vasiyyet hükümlerinin, oruç farzının, haram aylarda ve Mescid-i
Haram (Kâbe) sınırları içinde savaşma hükümlerinin Hacc farzının, içki
ve kumarla ilgili hükümlerin ve aile düzeninin belirlendiğine tanık oluruz.
Bütün bu hükümler ve kurumlar inanç bağına bağlanarak ve yüce Allah ile
irtibatlandırılarak anlatılıyor. Yine bu Cüz'ün sonlarında canla ve malla
cihad edilmesi konusunun işlenişi sırasında yahudilerin, Hz. Musa'dan (selâm
üzerine olsun) sonraki tarihlerinden alınmış bir olayı, bir anektodu
okuyacağız. Bu olaya göre, o dönemin yahudileri, Peygamberlerinden birine,
şöyle demişlerdi:
"Bize
bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım." (Bakara Suresi, 246)
Bu
olay, daha önceki peygamberlerin mesaj birikimini ve eski ümmetlerin bu mesaj
birikimiyle ilgili tecrübelerini miras olarak devralan bu ümmet hesabına birçok
ibret alınacak dersler ve düşündürücü telkinler içermektedir. Bu Cüz'ü
daha önceki Cüz ile birlikte gözden geçirdiğimizde Kur'an-ı Kerim'in gerek
girişmiş olduğu mücadelenin ve gerekse yeni bir müslüman ümmet meydana
getirmekten güttüğü amacın karakterini iyi anlarız. Bu mücadele hilelere,
fitnelere, oyunlara, yaygaracı propagandalara, yanıltma girişimlerine,
yalanlara, insanın yapısından kaynaklanan zayıflıklara, insan
psikolojisinin fitnenin girişine ve kışkırtmaların sızmasına açık
kanallarına karşı aynı düzeyde verilen büyük bir mücadeledir. Bu mücadele
aynı zamanda bütün insanlığın ideal önderliğini üstlenmiş olan yeryüzü
halifeliğine getirilmiş olan bir ümmetin dayanabileceği doğru düşünce
sistemini geliştirme, bu ümmeti ortaya çıkarma ve yönlendirme mücadelesidir.
Kur'an üslubunun icaz özelliğine, yani az söz söyleyerek çok şey ifade
etme niteliğine gelince bu özellik, bu iki Cüzîde şöyle meydana çıkıyor:
Kur'an-ı Kerim'in bu bölümünde Peygamberimiz zamanındaki ilk müslüman
cemaatin oluşması amacı ile gündeme getirilen bu direktifler ve ilkeler, her
zaman ve her yerde müslüman bir cemaat oluşturmak için günümüzde de
gerekli olan direktifler ve ilkelerdir. Kur'an-ı Kerim'in bu ilk cemaatin düşmanlarına
karşı verdiği mücadele her zaman ve her yerde bu uğurda verilebilecek olan
mücadelenin aynısıdır. Sadece bu kadar da değil. Hatta Kur'an-ı Kerim'in o
zaman karşı karşıya geldiği; hilelerine, tuzaklarına ve komplolarına karşı
koyduğu geleneksel İslâm düşmanları günümüzde de aynıdır, kullandıkları
metodlar da o günkü metodların aynısıdır; şartların değişmesi ile biçimleri
değişmiş, ama sözleri ve karakterleri aynı kalmıştır.
Bu
yüzden İslâm ümmeti, düşmanlarına karşı vereceği mücadele ve onların
şerlerinden korunma tedbirleri konusunda en az ilk İslâm cemaatı kadar,
Kur'an'ın bu direktiflerine muhtaçtır. Bunun yanında bu ümmet, sağlam ve
doğru bir düşünce tarzı geliştirebilmek, evren ve insan karşısında nasıl
bir tutum takınması gerektiğini kavrayabilmek için da aynı temel ilkelere,
aynı direktiflere muhtaçtır. Bu ümmet bu ilke ve direktiflerde, yolunun işaret
noktalarını başka hiçbir bilgi edinme ve yönlendirme kaynağında
bulamayacağı açıklıkta bulacaktır. Böylece Kur'an-ı Kerim, bu ümmetin
hayatını düzenleyen, doğru yolunda gerçek kılavuzu olan; ferdî yaşama
tarzına, sosyal düzenine, devletlerarası münasebet kurallarına, ahlâki
davranışlarına ve pratik uygulamalarına dayanak oluşturucu çok cepheli ve
yetkin yasa kaynağı bir kitap olma niteliğini koruyup devam ettirmiş oluyor.
İşte
icaz, yani az söz söyleyerek çok şey ifade etme sanatı dediğimiz şey
budur.