PEYGAMBER,
GÖNDERİLDİĞİ TOPLUMUN ARASINDAN ÇIKAR
Ayetlerin
devamında yukardaki amaçla uyumlu olarak müslümanlara; kendilerinden olan
bir peygamber gönderme biçiminde ortaya çıkan ilâhi nimetin hatırlatıldığını,
bu nimetin, müslümanların kıblesi olan Kâbe'nin bakım ve gözetimini üstlenmiş
olan ataları Hz. İbrahim'in (selâm üzerine olsun) duasının kabul edilmesi
sonucu olduğunun anlatıldığını ve ayetin sonunda müslümanlar ile bizzat
yüce Allah arasında dolaysız ilişki kurulduğunu görüyoruz:
151-
Nitekim kendi içinizden size ayetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran,
size Kitab'ı, hikmeti ve daha önce bilmediğiniz birçok şeyi öğreten bir
peygamber gönderdik.
152-
O halde siz beni hatırlayın ki, ben de sizi hatırlayayım. Bana şükredin,
sakın nankörlük etmeyin.
Bu
ayette dikkatlerimizi en çok çeken nokta şudur: Burada Hz. İbrahim'in, Hz.
İsmail ile birlikte Kâbe'yi inşa ederken yapmış olduğu ve bu surenin daha
önceki ayetlerinden birinde açıklanan dua aynı sözlerle tekrar ediliyor. (Hz.
İbrahim'in, soyundan gelecek olanlara kendi ailesinden bir peygamber göndermesini,
bu peygamberin onlara Allah'ın ayetlerini okumasını, onlara Kitab'ı ve
hikmeti öğretmesini, kendilerini kötülüklerden arındırmasını dileyen
duasını kasdediyoruz.)
Bu
tekrarlama, müslümanlara kendi aralarından bir peygamber gönderilmesinin ve
onların müslüman olarak varolmalarının, ataları Hz. İbrahim'in bu duasının
dolaysız ve eksiksiz biçimde Allah tarafından kabul edilişi anlamına geldiğini
hatırlatma amacı taşır. Hz. İbrahim'in duası ile Peygamberimiz dönemindeki
İslâmi hareket arasında kurulan ilişki çok derin ve düşündürücü
anlamlar içerir. Bununla müslümanlara anlatılmak isteniyor ki; varoluşları
ve hareketleri sonradan ortaya çıkma birşey değil, tersine eskiye dayalı ve
köklü bir olaydır. Kıbleleri de türedi bir kıble değil, ataları Hz. İbrahim'in
kıblesidir. Yüce Allah'ın kendilerine yönelik bu kapsamlı, nimetine gelince
bu da O'nun bizzat dostu Hz. İbrahim'e vaadetmiş olduğu ve o çok eski
tarihte vermeyi taahhüt etmiş bulunduğu nimettir.
Yani
"Ey müslümanlar, sizi yeni kıblenize yönelterek farklı bir kişilikle
donatma nimeti, daha önce aranızdan bir peygamber gönderme nimetinin devamı
olan kesintisiz ve ardarda gelen ilâhi nimetlerden biridir." Tekrarlıyoruz:
"Nitekim
kendi içinizden size bir peygamber gönderdik."
Yani
"Peygamberlik misyonunun sizin toplumunuza sunulması, son peygamberin
sizin aranızdan seçilmesi, yüce Allah'ın size yönelik onurlandırıcı bir
bağışıdır. Bildiğiniz gibi yahudiler, kendilerinden geleceğini
bekledikleri bu son peygamber aracılığı ile size karşı üstünlük sağlamayı
hesaplıyorlardı." Okumaya devam ediyoruz:
"(Bu
peygamber) size ayetlerimizi okuyor."
"Buna
göre o size ne okuyorsa haktır, gerçektir." Bu cümleciğin bize düşündürdüğü
diğer bir incelik, yüce Allah'ın kullara kendi kelâmı ile, bu kelâmın
onlara peygamberi tarafından okunması sureti ile hitap etmesinin ne büyük
bir bağış olduğuna dolaylı biçimde değinilmiş olmasıdır. Gönül, bu
bağışın derinliğine inebildiği takdirde karşısında tiril tiril titrer.
Kimdir bu insanlar? Necidirler ve nedirler ki, yüce Allah onlara kendi
kelimeleri ile hitap ediyor, onlarla kendi sözleri ile konuşuyor, kendilerine
bu yüksek ilgiyi lâyık görüyor? Eğer yüce Allah'ın bağışlayıcılığı
olmasaydı, eğer bu bağışlayıcılık sürekli akan bir nehir gibi
kesintisiz olmasaydı ve eğer Allah, başlangıçta onların yaratılış
hamuruna ruhundan bir soluk üfleyerek kendilerini bu nimete yetenekli, bu bağışa
kucak açan bir oluşumla donatmamış olsaydı bu insanlar kim ve neci
olabilirdi ki? Tekrarlayalım:
"(Bu
peygamber) sizi kötülüklerden arındırıyor."
Eğer
Allah'ın rahmeti olmasaydı, bu insanların bir teki bile kötülüklerden arınamaz,
temizlenemez ve yücelemezdi. Fakat yüce Allah'ın gönderdiği peygamber bu
insanları temizliyor. Bu peygamber onların ruhlarını Allah'a ortak koşma (müşriklik)
lekesinden, cahiliye pisliğinden, insan ruhunu baskısı altında ezen, onu
çürüten sakat düşüncelerin kirinden arındırıyor. Bu peygamber, insanları
aşırı arzuların, doyumsuz ihtirasların ve içgüdülerin iğrençliklerinden
kurtarıyor da bu sayede ruhları yaratılış mayalarını oluşturan çamura
geri dönmüyor. Dünyanın neresinde ve tarihin hangi döneminde yaşarlarsa yaşasınlar,
İslâm tarafından ruhları arındırılmamış olan insanlar, tümü ile
doyumsuz ihtirasların ve içgüdülerin, kokuşmuş, insanın insanlığı ile
alay eden ve doğuştan aşağılığa mahkûm olan hayvanlardan daha aşağı
bir durumda oldukları halde leş bataklığına doğru yuvarlanırlar. Hayvan
bile imansız insanın yuvarlandığı bu kokuşmuş bataklıktan daha temiz bir
düzeydedir.
Öteyandan
bu peygamber, insanların oluşturduğu toplumu faizden, haramdan, hileli kazançtan,
soygunculuktan ve yağmacılıktan arındırıyor. Bu saydıklarımızın hepsi
ruhları ve duyguları kirleten, toplumu ve sosyal hayatı lekelendiren birer
pisliktir. Bu peygamber insanların hayatını zulümden, haksızlıktan arındırarak
insanlar arasında pırıl pırıl ve berrak adaleti yayıyor. O adalet ki,
insanlık ondan, İslâm egemenliği ve himayesi altında, İslâmî bir toplum
düzeni içinde yararlandığı kadar hiçbir düzende ve ortamda yararlanmış
değildir. Yine bu peygamber insanları çevrelerindeki her yörede ve İslâm
ruhu, temiz-pak İslâm düzeni ile arınmamış her toplumda egemen olan
cahiliyenin yüzünü karartan diğer bütün pisliklerden ve iğrençliklerden
temizliyor. Tekrarlayalım:
"(Bu
peygamber) size daha önce bilmediğiniz birçok şeyi öğretti"
Bu
realite, müslüman cemaatin hayatında fiilen gerçekleşmiş bir olgudur. İslâm,
bu cemaatı, sadece çölde geçen kabile hayatına elverişli ya da çölün
uzak köşelerinde dünyadan kopuk olarak varlığını sürdüren küçük
yerleşim merkezlerine yaraşan, dağınık bilgi kırıntılarından başka hiçbir
şeyin bilinmediği bir ortamda devşirerek, onu, bütün insanlığı hikmetle,
beceri ile, basiretle ve bilgi ile yöneten bir düzeye çıkarmıştı. Bu
Kur'an, -Peygamberimizin ondan kaynaklanan direktifleri ile birlikte- bu eğitim
ve yönlendirme sürecinin ana maddesini oluşturmuştu. İçinde Kur'an-ı
Kerim ile birlikte peygamberimizin yine bu Kur'an'dan kaynaklanan
direktiflerinin okunup anlatıldığı Peygamber mescidi, bütün insanlığı
maharetli ve başarılı biçimde yöneltmiş olan ilk müslüman kuşağı eğitip
mezun eden büyük bir üniversite idi. O yönetim ki, insanlık bunun bir
benzerini uzun tarihinin ne geçmiş ve ne de daha sonraki hiçbir döneminde görmüş
değildi.
Sözünü
ettiğimiz kuşağı ve o yönetici kadroyu yetiştirip mezun etmiş olan bu
sistem, her zaman için böyle kuşaklar ve yönetim kadroları yetiştirip
mezun etmeye sürekli olarak hazırdır. Yalnız bunun için, müslüman ümmetin
bu kaynağa dönmesi, Kur'an'a gerçek anlamı ile inanması, onu kulağa hoş
gelen müzikal kelime yığını olarak değil de uygulanacak bir hayat düzeni
olarak algılaması şarttır.
Bu
ayetlerin sonunda, müslümanları kendisine şükretmeye çağıran ve nankör
olmaktan sakındıran yüce Allah onlara başka bir bağış sunuyor. Bu bağış,
eğer onlar kendisini hatırlarsa O'nun da onları hatırlayacağı
garantisidir. Tekrarlıyoruz:
"O
halde beni hatırlayın ki, ben de sizi hatırlayayım. Bana şükredin, sakın
nankörlük etmeyin."
Aman
Allah'ım, müşfik ve yüce Rabbimizin sunduğu ne büyük bir bağış bu! Düşünelim
ki, yüce Allah bu kulları hatırlamasını, onların küçücük dünyalarında
kendisini anmasına denk sayıyor. Kullar, Rabblerini anarken O'nu bu küçük
yeryüzünde anıyorlar. Onların kendileri ise üzerinde yaşadıkları bu küçük
yeryüzünden çok daha küçücük! Oysa Allah onları anarken şu kocaman
evrende anıyor. Üstelik O, yüce ve büyük olan Allah'tır. Ne büyük bir bağış,
ne büyük bir lütuf, ne engin bir cömertlik ve özveri!
"Beni
hatırlayın ki, bende sizi hatırlayayım."
Bu
öyle büyük bir bağış ki, onu sadece yüce Allah sunabilir. O Allah ki,
O'nun hazinelerinin ne bekçisi ve ne de bağışlarının muhasebecisi vardır.
Bu bağış, sebepsiz ve gerekçesiz olarak sırf kendi zâtından kaynaklanıyor.
Bu bağışın tek sebebi, biricik gerekçesi, O'nun bu şekilde bağışlayıcı
ve bol bol ihsan sahibi olmasıdır.
Nitekim
Müslim'de geçen Kutsî bir hadise göre yüce Allah şöyle buyuruyor:
"Kim
beni içinden anarsa, ben de onu içimden anarım. Kim beni bir topluluk içinde
zikrederse, ben de onu ondan daha hayırlı bir topluluk içinde
zikrederim."'
Yine
Müslim'de yeralan bir başka Kutsî hadise göre de Peygamber efendimiz şöyle
buyuruyor:
"Yüce
Allah diyor ki: `Ey Ademoğlu, eğer sen beni içinden anarsan, ben de seni içimden
anarım. Eğer sen beni bir topluluk içinde anarsan ben de seni bir melek
topluluğu -ya da ondan daha hayırlı bir topluluk- içinde anarım.
Eğer
sen hana bir karış yaklaşırsan ben de sana bir dirsek boyu yaklaşırım. Eğer
sen bana bir dirsek boyu yaklaşırsan ben de sana bir arşın yaklaşırım. Eğer
sen bana yürüyerek gelirsen ben sana koşarak gelirim."
Bu
bağış, hiçbir sözün anlatamayacağı ve kalbin secdeye varmasından başka
hiçbir şekilde şükrünün ifade edilemeyeceği bir bağıştır.
Öteyandan,
Allah'ı zikretmek (anmak) sadece O'nun adını dile getirmek değildir. Allah'ı
zikretmek; dilin zikri ile birlikte kalbin ya da tüm bedenin reaksiyona
girmesidir. Allah'ı zikretmek; O'nun varlığının bilincine varmak ve bu
bilincin etkisi ile asgarî derecede O'na ortak koşmaksızın kulluk etmek,
azami derecede ise O'nu görmektir. Yüce Allah'ın vuslat bağışladığı,
buluşma hazzı tattırdığı kimse için bunun dışında kalan her şey
anlamsızdır ve boştur. Okuyoruz:
"Bana
şükredin, sakın nankörlük etmeyin."
Yüce
Allah'a şükretmenin bir çok dereceleri vardır. Bu eylem, Allah'ın bağışlarını
itiraf ve O'na karşı gelmekten utanmakla başlar ve insanın varlığını sırf
O'na şükretmeye adaması, bedenin her hareketinde, dilin her dönüşünde,
kalbin her çarpışında ve duyguların her titreşiminde O'na şükretmenin
amaç edinilmesi ile son noktasına varılır, doruğuna ulaşılır.
Bu
ayette dile gelen nankörlük yasağı, bir yandan zikir ve şükür alanındaki
umursamazlığın götüreceği kötü sonuca dikkat çekerken diğer yandan sözü
edilen bataklığa götürücü yolun ısrarla izlenmesi halinde -Allah korusun-
ulaşılabilecek en uç nokta (yani bildiğimiz kâfirlik sınırı) hakkında müslümanları
uyarmaktadır.
Bu
uyarılar ve direktifler ile kıble konusu arasındaki ilişki açıktır. Çünkü
kıble, karşısında yüce Allah'a ibadet etmek. O'na bağlılığın farklılığını
ve kendine özgülüğünü kanıtlamak amacı ile kalplerin buluştuğu bir
yeryüzü noktasıdır.
Bu
uyarıcılar ve direktifler ile yahudî komplolarına kapılmama ve tuzaklarına
düşmeme telkinleri arasındaki ilişki de son derece açıktır. Çünkü daha
önce vurgulandığı gibi onların bütün yıkıcı çabalarının nihaî amacı,
müminleri tekrar kâfirliğe döndürmek, onları yüce Allah'ın karşılıksız
bağışı olan bu nimetten, yani yüce Allah'ın herhangi bir ferde ya da
topluma sunduğu nimetlerin en büyüğünü oluşturan iman nimetinden yoksun bırakmaktır.
Bu
nimet özellikle Araplar için daha hayatidir. Çünkü Arapları yepyeni bir
varoluşa kavuşturan, onların tarihte rol oynamalarını sağlayan, isimleri
ile tüm insanlığa yönelik liderlik fonksiyonunu yanyana getiren biricik faktör
bu iman nimetidir. Eğer İslâm olmasaydı Araplar bir hiçti, hiç olmaya
devam edeceklerdi ve her zaman hiç kalacaklar, hiçbir zaman varlık
kazanamayacaklardı. Çünkü, İslâm kaynaklı düşünceden başka dünya üzerinde
rol oynamalarını sağlayacak bir düşünce birikimleri yoktu. Oysa sosyal
hayatı yönlendirip geliştirecek bir düşünce birikimi olmayan bir millete
insanlığın boyun eğmesi düşünülemez. İslâm düşüncesi ise eksiksiz
bir yaşama programıdır, yoksa müslümanlarca okunan bu büyük ve saygın
kelimeleri onaylayıcı hiçbir yapıcı davranış ve pratik başarı birikimi
olmayan sadece dillerde gevelenen bir kelime yığını değildir.
Müslüman
ümmetin, yüce Allah'ın kendisini hatırlaması, onu unutmaması için bu gerçeği
hatırında tutması, aklından hiç çıkarmaması gerekir. Yüce Allah kimi
unutursa, o belirsizlik sislerinin tutsağıdır, hiçtir, adı ne yeryüzünde
ve ne de yüce ruhlar aleminde anılır. Kim Allah'ı anarsa Allah da kendisini
anar, şu uçsuz-bucaksız evrende onun varlığını ve adını yüceltir.
Müslümanlar,
bir zamanlar, Allah'ı andıkları, O'nu zikrettikleri için Allah da onları
andı, adlarını yüceltti, kendilerine başarılı bir insanlık önderliği
nasip etti. Sonra onlar Allah'ı unutunca Allah da onları unuttu. Bunun üzerine
başıboş bir hiç, herkes tarafından hor görülen sünepe bir kuyruk
oldular.
Oysa
kurtuluş yolu her zaman açık ve gidişe elverişlidir. Çünkü yüce Allah
onlara şu çağrıyı yöneltiyor:
"Beni
hatırlayın ki, ben de sizi hatırlayayım."
Kıblenin
belirlenişinden ve böylece müslüman ümmete, başkalarınkinden ayrı olan
bir düşünce sistemi ile uyumlu, kendine özgü, bağımsız bir kişilik
kazandırıldıktan hemen sonra bu bağımsız kişilikli, özgün yapılı ve tüm
insanlığa örnek oluşturan bu orta yol takipçisi ümmete yöneltilen ilk
direktif, sabrederek ve namaz kılarak bu son derece önemli rolünün yükümlülüklerine
katlanmasıdır; bu önemli rolünün gerektirdiği fedakârlıklarda bulunmaya
hazır olmasıdır. Bu fedakârlıklar şehit verme; can, mal ve ürün kayıplarına
uğrama; korku ve açlık musibetleri ile karşılaşma gibi çeşitli biçimlerde
ortaya çıkabilirler. Bu direktifin devamı olarak bu ümmetten yüce Allah'ın
nizamını vicdanlara yerleştirmek ve yeryüzünde insanlar arasında egemen kılmak
amacı ile girişeceği cihadın ürkütücü zorluklarına dayanması,
kalplerini yüce Allah'a bağlaması, varlığını tümü ile O'na adaması ve
her işin akıbetini O'na havale etmesi istenmektedir. Bütün bu fedakârlıklar
yüce Allah'ın rızası, rahmeti ve hidayeti karşılığında yapılacaktır.
Bu da bu karşılığın değerini kavrayabilecek yetenekte olan mümin kalp için
başlı başına çok büyük bir mükâfattır.
153-
Ey müminler, sabırla ve namazla Allah'tan yardım isteyin. Hiç şüphesiz
Allah, sabredenler ile beraberdir.
SABIR
VE NAMAZ
Sabır,
Kur'an-ı Kerim'de sık sık tekrarlanır. Çünkü yüce Allah çeşitli içgüdüler
ve ket vurucu psikolojik faktörler arasında doğru yolda yürüyebilmenin ve
binbir türlü çatışmalar ve engeller arasında yeryüzünde insanları
Allah'a çağırma görevini yürütmenin ne kadar büyük bir gayret gerektirdiğini
herkesten iyi bilir. Bu gayret insandan, sinir sağlamlığı, olağanüstü bir
soğukkanlılık, güç kaynaklarının sürekli seferberliği, sızma ve kaçış
noktaları karşısında kesintisiz bir uyanıklık ister. Bütün bunlar karşısında
mutlaka sabırlı olmak gerekiyor. İbadetlere devam etmek için sabır... Günahlardan
uzak durmak için sabır... Allah'a ulaştıran yolu kesmek isteyenlere karşı
girişilecek cihadı devam ettirmek için sabır... Türlü türlü düşman
tuzaklarına, komplolarına karşı sabır... Zaferin ve başarının gecikmesi
Karşısında sabır... Aşılması gereken mesafenin uzunluğuna sabır... Bâtılın
yayılıp güçlenmesi karşısında sabır. Dostun, destekçinin azlığına
sabır... Gidilecek yolun uzun ve dikenli oluşuna sabır... Vicdanların
kaypaklığına sabır... Kalplerin şaşkınlığına, sapmalarına karşı sabır...
İnatçılığın baskısına sabır... Dönekliğin, kalleşliğin acılığına
karşı sabır...
Eğer
hedefe ulaşma süresi uzar ve sıkıntıların baskısı yoğunlaşırsa,
ortada azık ve yardımcı güç bulunmadığı takdirde sabır, zayıflar veya
tükenebilir. Bundan dolayı, yüce Allah burada namaz ile sabrı yanyana
getiriyor. Çünkü namaz, kurumaz bir kaynak ve bitmez bir azıktır. O, güç
kaynaklarını yenileyen ve kalbe enerji yükleyen bir azıktır. Onun sayesinde
sabır ipi uzar ve kopmaz bir sağlamlık kazanır. Sonra da sabra hoşnutluk,
şevk, gönül huzuru, güven duygusu ve azim ekler.
Ölümlü,
zayıf ve gücü sınırlı olan insanın en büyük güç kaynağı ile, yani yüce
Allah ile ilişki kurması, karşılaştığı zorluklar sınırlı gücünün
kapasitesini aşınca O'ndan yardım istemesi mutlaka gereklidir. Ne zaman?
Gizli açık bütün şer güçler ile karşı karşıya kalınca.. İçgüdü
ve ihtirasların engellemesi ile arzuların kışkırtması arasında doğru
yolda ilerlemenin üzerine bindirdiği sıkıntı ağır bir baskıya dönüşünce...
Amansız azgınlıklara ve fesad girişimlerine karşı verdiği mücadelenin
baskısı altında ezilmeye yüz tuttukça... Sınırlı ömrüne göre aşacağı
yolun ve ulaşacağı hedefin uzakta olduğunu anladıktan sonra akşam vaktinin
eşiğinde olmasına rağmen henüz hiçbir yere varamadığını, ömür güneşinin
batmaya yüz tutmasına rağmen henüz beklediği şeylerden hiçbirini elde
edemediğini tespit edince... Kötülüğün yayılıp güçlendiğini, buna karşılık
iyiliğin gitgide zayıfladığını, ufukta hiçbir aydınlık kırıntısı ve
yolda hiçbir işaret olmadığını görünce...
İşte
böylesine zor durumlarda namazın değeri ortaya çıkar. Namaz; ölümlü
insan ile sürekli ve kalıcı güç olan yüce Allah arasındaki doğrudan ilişkidir...
Namaz; tek başına kalmış, garip bir damlacığın hiç kurumayan gür bir su
kaynağı ile belirlenmiş bir buluşma vaktidir... Namaz; küçük yeryüzü
realitesinin sınırlarını aşarak büyük evrensel realitenin uçsuz-bucaksız
alanına yükselmektir... Namaz; yakıcı çöl sıcağında serin bir meltem,
bir ilkbahar yağmuru taneciği, bir ağaç gölgesidir... Namaz; yorgun ve kırık
kalplere yönelik şefkatli bir el okşayışıdır... Böyle olduğu içindir
ki, Peygamberimiz sıkıntılı anlarında müezzini Hz. Bilâl'e; "Ey Bilâl,
bize onun (namaz) aracılığı ile nefes aldır." buyururdu. Nitekim
Peygamberimiz zor bir işle karşılaşınca yüce Allah'la daha çok buluşabilmek
için her zamankinden daha çok namaz kılardı.
İslâm,
bir ibadet sistemidir. İbadetlerde pek çok sırlar saklıdır. İbadetin sırlarından
biri; onun yolazığı, ruhun enerji kaynağı ve kalbin cilâsı oluşudur. Ne
zaman ağır bir yükümlülük ile karşı karşıya gelsek namaz, bu yükümlülüğü
tatlılıkla, neşe ile ve kolaylıkla karşılamamızı sağlayan bir kalp
anahtarıdır. Nitekim yüce Allah Peygamberimizi (salât ve selâm üzerine
olsun) bildiğimiz sıkıntılı ve ağır görevine seçince kendisine şöyle
buyurmuştu:
"Ey
örtüsüne bürünen Muhammed! Gece yarısında, istersen bundan biraz sonra,
istersen biraz önce bir süre için kalk ve ağır ağır Kur'an oku. Gerçekten
biz sana taşıması zor, ağır bir söz vahyedeceğiz."( Müzemmil
Suresi, 1-4)
Görüldüğü
gibi Peygamberimizin bu ağır söze, zor yükümlülüğe ve son derece önemli
rolünü üstlenmeye hazırlanması, gece yarısı kalkıp ağır ve ahenkli biçimde
Kur'an okumakla gerçekleşmişti. Namaz; kalbi genişleten, Allah ile aradaki
ilişkiyi güçlendiren, insanın önündeki işi kolaylaştıran, yoluna ışık
saçan, gönüllere sabır, teselli, huzur ve güven bağışlayan bir
ibadettir.
İşte
bundan dolayı, burada yüce Allah büyük sıkıntıların eşiğinde olan müslümanları
sabırlı olmaya ve namaz kılmaya yöneltiyor.
Bu
yönlendirmenin hemen arkasından da onun sonucu geliyor:
"Hiç
şüphesiz, Allah sabredenler ile beraberdir."
"Allah
sabredenler ile beraberdir; onları destekler, kendilerine direnme gücü verir,
güçlerini arttırır, onlara yoldaş olur, koyuldukları yolda kendilerini
yalnız bırakmaz, onları sınırlı enerjileri ve yetersiz güçleri ile başbaşa
bırakmaz'. Aksine, azıkları bitince kendilerine takviye azık gönderir,
yolları uzayınca azimlerini yeniler. Yüce Allah, bu ayetin başında onlara;
"Ey müminler!" şeklindeki sevimli hitapla seslenmekte ve bu sevimli
hitabı, "Hiç şüphesiz Allah, sabredenler ile birliktedir." biçimindeki
hoş ve yüreklendirici bir müjde ile sona erdirmektedir.
Sabırla
ilgili çok sayıda hadis vardır. Biz burada müslüman cemaati ağır
sorumluluğunu yüklenmeye ve rolünü üstlenmeye hazırlama amacı güden
Kur'an ayetleriyle yakın bir paralellik gösteren birkaç tanesini hatırlatmak
istiyoruz:
Ebu
Abdullah Habbab b. Eret (Allah ondan razı olsun) diyor ki: "Peygamberimiz
bir gün cübbesini yastık yapıp başının altına koymuş olarak Kâbe'nin gölgesinde
uzanmışken, bizler durumumuzdan şikayet ederek kendisine `Bizim için zafer
dilesene, bizim için dua etsene' dedik. O da bize dönerek;
`Sizden
önceki ümmetlerden adamın biri yakalanır, yerde kazılan kuyuya konur; daha
sonra bir testere getirilerek başına yerleştirilir ve başı biçilerek ikiye
ayrılır; etlerinin, kemiklerinin derinliklerine işleyecek şekilde vücudu
demir taraklarla taranır; fakat bütün bu eziyetler adamı dininden vazgeçirmeye
yetmezdi. `
Vallahi,
yüce Allah bu hareketi (İslâm'ı) öylesine hedefine ulaştıracaktır ki,
San'a'dan yola çıkan bir atlı, Allah'tan ve sürüsüne kurt düşmesinden başka
hiçbir şeyden korkmaksızın Hadramut'a ulaşabilecektir. Fakat sizler acele
ediyorsunuz: dedi." (Buhari, Ebu Davud, Nesei)
Bu
arada Abdullah b. Mesud (Allah ondan razı olsun) diyor ki: "Şu anda
Peygamberimizi, daha önceki bir peygamberin (salât üzerlerine olsun) başına
gelenleri anlatırken görür gibiyim. Kavmi onu dövdü, yüzünü kanattılar.
O ise yüzünden akan kanı silerken; `Allah'ım, kavmimi affeyle. Çünkü
onlar bilmiyorlar.' diyordu." (Buhari, Müslim)
Öteyandan
Yahya b. Vessab'ın yaşlı bir sahabiye dayanarak bildirdiğine göre
Peygamberimiz şöyle buyuruyor:
"Halkın
arasına girip onların verecekleri sıkıntılara katlanan müslüman, halktan
uzak kalarak onlardan kaynaklanan sıkıntılara katlanmaya yanaşmayan müslümandan
daha hayırlıdır." (Tirmizi)
Medine'de
oluşan İslâm cemaatinin, ilâhi düzeni yeryüzüne egemen kılmak, yüce
Allah'ın takdirinde payına düşen rolü gerçekleştirmek ve İslâm sancağını
devralarak onu uzun ve meşakkatli yolları boyunca yükseklerde dalgalandırmak
amacı ile zorluklarla dolu bir cihad sürecinin eşiğinde bulunduğu şu aşamada,
işte bu anda Kur'an-ı Kerim, bu ümmeti manevi yönden mücadeleye hazırlamaya,
bu cihad süreci sırasında meydana gelmesi kaçınılmaz olan iniş-çıkışlar,
kayıplar ve acılar konusunda doğru düşünmesini sağlamaya, bu uzun mücadele
süreci boyunca değer yargılarını isabetli biçimde ölçmesine yarayacak
kriterleri eline vermeye girişiyor.
154-
Allah yolunda öldürülenlere sakın "ölüler" demeyin. Tersine
onlar diridirler, ama siz farkında değilsiniz.
ŞEHİD
ve ŞEHADET
Bu
hakk-batıl savaşında şehid düşecek erler olacaktır. Allah yolunun şehitleri...
Aziz ve sevgili ölüler... Onurlu ve tertemiz ölüler... Gerçekten Allah
yolunda cihada çıkanlar; bu savaşta canlarını feda edenler en onurlu
kalplilerin, en arı ruhluların ve temiz vicdanlıların oluşturduğu bir
kafiledir. Allah yolunda öldürülen bu seçkin öncüler aslında ölü değildirler,
diridirler. Bu yüzden onlardan "ölüler" diye söz etmek doğru değildir.
Onları ne somut olarak ve ne de duygusal plânda ölü saymak yerinde değildir.
Dudaklarımızdan ve dilimizden rastgele dökülen basmakalıp bir kelime ile
onlara "ölü" demek caiz değildir. Onlar bizzat yüce Allah'ın şahitliği
ile "canlı"dırlar. O halde mutlaka yaşıyorlardır.
Onlar
zahirde, gözün gördüğüne göre öldürüldüler. Fakat ölümün ve hayatın
mahiyetlerini bu yüzeysel ve zahiri bakış belirleyemez. Hayatta olmanın,
diriliğin başta gelen belirtisi etkinlik, büyüme-gelişme ve sürekliliktir.
Ölümün başta gelen belirtisi ise pasiflik, durgunluk-donukluk ve kesintidir.
Allah yolunda öldürülenlerin, uğrunda öldürüldükleri hakk davayı
destekleme konusundaki etkinlikleri belirgin bir etkinliktir. Uğrunda can
verdikleri düşünce onların kanları ile sulanarak süreklilik kazanır. Bu
fedakâr insanlar ölümü seçmekle kendilerinden sonra gelecek olanları güçlü
ve devamlı bir etki altında bırakırlar. Buna göre şehitler; hayatı değiştirme
ve yönlendirme konusunda aktif, sürükleyici ve etkin birer unsur olmakta
devam ederler ki, hayatta olmanın başta gelen niteliği budur. Bu açıdan
onlar her şeyden önce insanların dünyasında geçerli olan bu objektif bakış
açısı yönünden yaşıyorlar, diridirler.
Sonra
onlar Rabbleri katında da diridirler. Bu dirilik ya anlattığımız itibarladır,
veya ne olduğunu bilmediğimiz başka bir itibarladır. Yüce Allah'ın
"Onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz" buyruğu ile onların
yaşamakta olduklarını bildirmesi, bu konuda bizim için yeterlidir. Çünkü
söz konusu hayatın mahiyeti, sınırlı ve yetersiz insan idrakinin ötesinde
ve üzerindedir. Fakat onların diri oldukları kesindir.
Onlar
yaşıyorlar!.. Diri oldukları için öbür ölüler gibi yıkanmazlar. Şehit
düşerken giydikleri elbiseler aynı zamanda kefenleri olur. Çünkü yıkamak,
ölmüş cesedi temizlemek içindir. Oysa onlar yaşadıklarına göre
temizdirler, ölüm kiri üzerlerine bulaşmamıştır. Dünyadaki kıyafetleri,
aynı zamanda mezardaki elbiseleridir. Çünkü halâ hayattadırlar.
Onlar
yaşıyorlar... Bu yüzden öldürülmeleri ailelerine, dostlarına ve arkadaşlarına
ağır gelmez. Onlar yaşıyorlar!.. Ailelerinin, dostlarının ve arkadaşlarının
hayatlarına katılmakta devam ediyorlar. Yaşıyorlar!.. Bu yüzden arkada bıraktıkları
kalplere, ayrılıkları zor gelmez; bu olayı fazla büyütmezler; bu yüce
fedakârlık onlara yılgınlık aşılamaz.
Sonra
onlar diri olmalarının yanında, Rabbleri katında itibarlı birer konuk
olarak ağırlanırlar, orada en üstün ve en bol mükâfatlar ile ödüllendirilirler.
Nitekim Müslim'de yeralan bir hadise göre, Peygamberimiz şöyle buyuruyor:
"Şehidlerin ruhları, yeşil bir kuş halinde, Cennet'te diledikleri gibi
gezerler. Sonra, Arşın altına asılmış olan kendilerine yaklaşırlar.
Rabbleri onlara muttali oldu ve buyurdu: `Ne istiyorsunuz?' Onlar derler ki: `Ey
Rabbimiz, ne arayalım? Sen bize hiçbir kuluna nasib olmayan şeyler bahşettin:
Sonra yüce Allah onlara yine aynı soruyu tekrarlar. İsteksiz bırakılmayacaklarını
görünce derler ki: `ey Rabbimiz, bizi tekrar dünyaya döndürüp, ölünceye
kadar senin yolunda cihad ettirmeni istiyoruz: Rabbleri de: `Ben onların bir
daha dünyaya döndürülmeyeceklerini yazdım: buyurur."
Öte
yandan sahabilerden Hz. Enesin (Allah ondan razı olsun) bildirdiğine göre
Peygamber efendimiz şöyle buyuruyor:
"Hiç
kimse Cennet'e girdikten sonra, yeryüzünde bulunan herşey kendisine verilse
bile, tekrar dünyaya dönmek istemez. Yalnız şehid hariç. O şehitliğin ne
kadar üstün dereceli olduğunu gördüğü için dünyaya dönerek arka arkaya
on kez vurulup şehid olmak ister." ·(Buhari, Müslim, İmam-ı Malik)
HER
SAVAŞTA ÖLEN, ŞEHİD MİDİR?
Fakat
bu yaşayan şehidler acaba. kimlerdir? Onlar "Allah yolunda" öldürülen
kimselerdir. Sadece Allah yolunda! Allah'tan başka hiçbir hedefe, hiçbir
gayeye hiçbir cazibeye içinde yer vermeksizin... Sırf yüce Allah'ın indirdiği
bu gerçek uğruna. Sırf yüce Allah'ın yasallaştırdığı bu sosyal düzen
uğruna... Sırf O'nun seçtiği bu din uğruna.... Sadece bu yolda öldürülenler...
Başka herhangi bir yolda, başka herhangi bir yafta altında ya da bu amaca başka
bir hedef veya başka bir yafta ortak ederek öldürülenler değil!.. Gerek
Kur'an, gerek hadisler bu noktayı ısrarla vurgulamaktadır. Ta ki, vicdanlarda
en ufak bir şüphe, en zayıf bir kuşku kırıntısı kalmasın, vicdanlarda
sadece Allah kalsın diye.
Nitekim
sahabilerden Ebu Musa Eşarî (Allah ondan razı olsun) şöyle diyor: "Bir
defasında Peygamberimize adamın birinin kahramanlığını kanıtlamak için,
ötekinin kabile taassubu uğruna ve bir başkasının da gösteriş içinde
savaştığı, bunların hangisinin Allah yolunda olduğu soruldu. Peygamberimiz
bu soruya karşılık:
`Kim
Allah'ın sözü yücelsin diye savaşıyorsa o Allah yolundadır'
buyurdu." (Buhari, Müslim, İmam-ı Malik)
Yine
sahabilerden Hz. Ebu Hureyre'nin (Allah ondan razı olsun) bildirdiğine göre;
`Adamın biri bir gün Peygamberimize: `Ya Resulullah, birisi dünya metaı elde
etmek için Allah yolunda cihad etmek istiyor, hakkında ne buyurursunuz?' diye
sordu. Peygamberimiz, adama `Ona hiç bir sevap yok' diye cevap verdi. Adam aynı
soruyu üç kere tekrarladı. Peygamberimiz de her defasında kendisine `Ona hiçbir
sevap yok' karşılığını verdi.(Ebu Davud)
Öte
yandan yine Hz. Ebu Hureyre'nin bildirdiğine göre Peygamberimiz şöyle
buyuruyor:
"Allah
yolunda cihad etmek amacı ile sefere çıkan kimse hakkında yüce Allah `Eğer
o kulumu, sırf cihad amacı ve bana olan imanı ile Peygamberlerime inanmış
olması sefere çıkarmış ise kendisini ya Cennet'e koyacağım veya kazanmış
olduğu sevap ve ganimetle birlikte ayrıldığı evine döndüreceğim
kesindir' diye güvence veriyor.
Muhammed'in
nefsini kudret elinde tutan Allah adına yemin ederek söylüyorum ki, Allah
yolunda savaşırken yaralanan kimse, Kıyamet günü, Allah'ın huzuruna
yaralandığı günkü hali ile, benzi kan renginde misk gibi koku salarak
gelir.
Muhammed'in
nefsini kudret elinde tutan Allah adına yemin ederek söylüyorum ki, müslümanları
sıkıntıya sokacağımı bilmesem Allah yolunda savaşmaya giden bir tek
seriyeden bile geri kalmazdım. Fakat benim müslümanları techizatlandıracak
imkânım olmadığı gibi onlar da kendi imkânları ile techizatlanarak benim
peşimden gelemiyorlar, o zaman da bana katılmamak ağırlarına gidiyor.
Muhammed'in nefsini kudret elinde tutan Allah adına yemin ederek söylüyorum
ki, Allah yolunda savaşıp öldükten sonra dirilerek bir daha savaşıp ölmeyi
ve yeniden dirildikten sonra bir kere daha savaşıp ölmeyi isterdim" (Buhari,
Müslim, İmam-ı Malik)
İşte
şehidler bunlardır! Yani sırf Allah yolunda cihad amacı ile sefere çıkanlar...
Allah yolunda savaşmaktan, O'na karşı besledikleri imandan ve O'nun
peygamberlerini onaylamaktan başka hiçbir niyetin sefere çıkarmadığı
kimseler... İşte bu yüzden Peygamberimiz (salât ve selâm üzerine olsun) İran
asıllı bir gencin, iranlılığı anılsın diye savaşmasını, cihad meydanında
ırkı ile öğünmesini kınamıştır.
Abdurrahman
b. Ebu Ukbe'nin anlattığına göre, İran asıllı bir azadlı olan babası şöyle
diyor; `Peygamberimiz ile birlikte Uhud savaşına katıldım. Müşriklerden
birini öldürdüm. Arkasından `Alın şunu, ben İranlı falanım' diye nara
attım. Bunun üzerine Peygamberimiz bana dönerek;
`Ben
falanca Ensar'lı gencim deseydin ya! Çünkü bir kavmin yeğeni de onlardandır,
bir kavmin kölesi de onlardandır: buyurdu." (Ebu Davud)
Görüldüğü
gibi Peygamberimiz (salât ve selâm üzerine ölsün) muhacirlere yardımcı
olmaktan başka bir sıfatla övünmekten (bilindiği gibi Ensar aslında bu
anlama gelir) ve bu dini desteklemekten başka bir yafta, bir slogan altında
savaşmaktan hoşlanmıyor. İşte cihad budur. Yalnız bu uğurda savaşan şehid
olur ve yalnız bu şehidler ölmez, yaşamaya devam ederler.
BELALARLA
İMTİHAN
Ayetlerin
devamında, müslümanlara başlarına gelecek olayları nasıl karşılayacakları,
olayların mahiyetini doğru olarak nasıl değerlendirecekleri hakkında taktik
veriliyor
155-
Muhakkak ki, sizi biraz korku, biraz açlık, biraz mal, cari ve ürün
eksiltmesi ile deneriz. Sabredenleri müjdele.
156-
Ki onların başlarına bir musibet geldiğinde; "Biz Allah için varız ve
yine O'na döneceğiz" derler.
Vicdanların
mutlaka musibetler yolu ile eğitimleri, hakk mücadelesi uğrundaki kararlılık
derecesinin ise korkularla, ağır belâlarla, açlıkla, mal, can ve ürün kayıplarıyla
denenmeli, sınavdan geçirilmelidir. Mü'minin, inancının yükümlülüklerini
yerine getirebilmesi için bu musibetler kaçınılmazdır. Çünkü müminler
inançları uğrunda ne kadar yükümlülüklere katlanırlarsa, inançlarının
vicdanlarında kazanacağı değer o oranda yükselir. Bağlılarının, uğrunda
yükümlülüklere katlanmadıkları ucuz ve düşük maliyetli inançlar daha
ilk darbe ile karşılaşılır - karşılaşılmaz kolayca feda edilebilir.
Demek
oluyor ki, bu durumlarda katlanılan yükümlülükler, herhangi bir inanca, bağlılarının
vicdanında değer kazandıran, psikolojik bir bedeldir. söz konusu inancın başkalarının
vicdanında değer kazanabilmesi için bağlılarının bu psikolojik bedeli ödemeleri
gerekir. Yeni kazanılacak kişiler ancak bu fedakârlığın sonucunda ortaya
çıkar. Müminler inançları uğrunda ne derece acılara katlanırlarsa, ne
oranda fedakârlıklara girişirlerse inançlarının vicdanlarındaki değeri
daha da artar, ona daha sıkı biçimde bağlanırlar.
Bu
böyle olduğu gibi, söz konusu inancın değerini yabancıların
kavrayabilmeleri için bağlılarının onun uğrunda musibetler ile karşılaştıklarını
ve karşılaştıkları musibetlere sabretmelerini görmeleri gerekir. O zaman
bu inanca yabancı olanlar içlerinden şöyle diyecekler; "Eğer bu inanç
sistemi, bu adamların onun uğrunda çektikleri musibetlerden daha hayırlı ve
büyük olmasaydı, bu adamlar onun uğrunda belâlara katlanmazlar, bu sıkıntılara
sabretmezlerdi." O zaman da bu inancın düşmanları onun mahiyetini araştırmaya,
ona değer vermeye ve ona sempati ile yaklaşmaya yönelirler. Bütün bunların
sonucu olarak yüce Allah'ın desteği ve "fetih dönemi gelerek, insanlar
akın akın O'nun dinine girerler.
Ayrıca
sözünü ettiğimiz musibetler, bu inancın bağlılarının bel kemiklerinin
sağlamlaşması ve dinamiklik derecelerinin artması için de gereklidir.
Sebebine gelince, sıkıntılar; müminin potansiyel güçlerini, saklı
enerjilerini harekete geçirir, onun kalbinde ancak musibetlerin darbeleri altında
keşfedebileceği gizli çıkış ve nüfuz kanalları açar, vicdanında ancak
gözlerdeki perdeyi kaldıran, kalplerin pasını silen sıkıntı ortamı içinde
yeşerebilecek doğru değer yargılarının, ince ölçülerin ve isabetli düşüncelerin
gelişip serpilmesini sağlar.
Bunların
hepsinden daha önemlisi, yahut da bunların tümünün temel dayanağı, bütün
dayanakların sarsıldığı, türlü türlü saplantıların kayboluverdiği ve
diğer bütün dayanaklarını yitirmiş olan kalbin sırf Allah ile başbaşa
kaldığı kritik anda sırf O'na sığınmasıdır. Sadece o anda gözlerdeki
perdeler düşerek basiret açılabilir ve bakışların önündeki ufuk açık-seçik
hale gelebilir. O anda mümin için yüce Allah'tan başka hiçbir şey, O'nun yüzünden
başka hiçbir güç, O'nun iradesi dışında hiçbir irade ve O'ndan başka sığınılacak
hiçbir merci yoktur. İşte o zaman müminin ruhu, doğru düşüncenin dayanağı
olan tek gerçekle, biricik realite ile bütünleşmiş olur.
Nitekim
yukardaki ayetlerin şu cümleleri, müminin vicdanı ufuktaki bu doruk noktasına
yükseltiyor:
"Sabredenleri
müjdele. Ki, onların başlarına bir musibet geldiğinde; `Biz Allah için varız
ve sonunda O'na döneceğiz' derler."
Biz
yalnız Allah için varız. Hepimiz, varolan her şeyimizle, bütün varlığımızla,
dönüşümüz, nihaî başvurumuz sadece O'nadır. Teslimiyet... Mutlak
teslimiyet... Biricik realite ile ve doğru düşünce ile yüzyüze gelmekten,
bütünleşmeden kaynaklanan nihaî sığınmanın teslimiyeti!..
İşte
sabredenler bunlardır. Şanlı Peygamberimizin (salât ve selâm üzerine
olsun) yüce nimet bağışlayıcısına aracı olarak kendilerine müjde sunduğu
bahtiyarlar. Ve işte yüce nimet bağışlayıcısının, kendi katındaki
konumlarını, onurlu sabırlarının mükâfatını açıkladığı seçkinler
bunlardır:
157-
İşte Rabblerinden mağfiret (salâvat) ve rahmet onların üzerinedir ve doğru
yolu bulanlar da onlardır.
"Rabblerinden
onlara mağfiret (salâvat) vardır." Yüce Allah bu ifade ile söz konusu
seçkin müminleri bizzat kendisinin ve meleklerinin üzerine salâvat getirdiğini
bildirmiş olduğu Peygamber'in payına ortak olma bahtiyarlığına yüceltiyor.
Bu son derece onurlu bir makamdır. Ayrıca Rabblerinin rahmeti de onların üzerinde!
Son olarak da "doğru yolda olduklarını" belirten yüce Allah'ın şahitliği!
Bu saydıklarımızın herbiri olağanüstü derecede önemli ve çarpıcı
mazhariyetler...
Şimdi
de ancak çeşitli meşakkatler sonucunda ulaşılabilen mutlu son ve bunun
gerekleri üzerinde duralım biraz da. Evet, topyekün seferberlik tablosu. Müslümanlar
sıkıntı çekiyor, şehit oluyor, musibetle karşılaşıyor. Daha? Açlıklar,
korkular, mal can ve ürün kayıplarıyla yüzyüze geliyor. Kısaca müslümanlar
başlarına gelen bu felaketlerle eğitimden geçiriliyor ki, ileride yüklenecekleri
ağır yükümlülüklere, zorlu ve uzun mücadeleye hazır olsunlar...
Yüce
Allah sözünü ettiğimiz bütün bu fedakârlıkları terazinin bir kefesine
koyduktan sonra öbür kefeye tek bir şey koyuyor: "Rabblerinin mağfiret
(salâvat) ve rahmet" ile "doğru yolda olduklarını" bildiren
"şahitliğini (tanıklığını)" Başka bir deyimle yüce Allah bu
ayette müslüman cemaate ne zafer, ne egemenlik ve ne de savaş ganimetleri
vadediyor; O'nun tek vaadettiği şey; mağfireti, rahmeti ve onların doğru
yolda olduklarını belgeleyen şahitliği!..
Yüce
Allah bu müslüman cemaati, kendi şahsî varlığından ve hayatından daha önemli
bir şeye hazırlıyordu. Bunun için onu bütün amaçlardan, bütün
hedeflerden, inancının zaferi de dahil olmak üzere bütün beşeri arzulardan
arındırıyordu. O, bu cemaati, mutlak anlamda kendine, kendi kulluğuna, kendi
çağrısına sarılmaya leke konduran her şeyden soyutluyordu. Müslümanlar,
Allah'ın rızasından, mağfiretinden, rahmetinden ve doğru yolda olduklarını
belgeleyen tanıklığından başka hiçbir şey beklemeksizin yollarına devam
etmeliydiler.
İşte
hedef buydu. İşte amaç buydu. İşte kalblerinin uğrunda çarptığı
biricik tatlı meyve buydu. Bunun ötesinde, yüce Allah'ın kendilerine nasip
edeceği zafere ve egemenliğe gelince bunlar, onların kendilerine değil, yükünü
sırtlarında taşıdıkları ilâhi çağrıya aitti.
Yüce
Allah'ın mağfireti, rahmeti ve doğru yolda olduklarını perçinleyen şahitliği
onların mükâfatını oluşturuyordu. Uğradıkları mal, can ve ürün kayıplarının
mükâfatını; çektikleri açlıkların, korkuların ve ağır belâların mükâfatını;
katlandıkları öldürülmelerin ve şehit düşmelerin mükâfatını.
Terazinin bu bağışları içeren kefesi ağır basar. Çünkü bunlar tartıda
diğer bütün bağışlardan, bu arada zaferden, yeryüzü egemenliğinden ve gönüllerde
birikmiş öclerin alınmasından daha ağır basan bağışlardır.
İşte
yüce Allah'ın müslüman cemaati o bildiğimiz akıl almaz fedakârlıklara
hazırlamak amacı ile uyguladığı eğitim metodu budur. Bu eğitim metodu, yüce
Allah'ın, sırf kendine, çağrısına ve dinine bağlı kalmak üzere insanların
arasından seçip beğendiği herkesin eğitiminde geçerli ve zorunlu olan
metoddur.
Bakara
suresinin bu bölümü, imana dayalı doğru düşünceye temel oluşturan birkaç
ana ilkeyi doğru olarak yerlerine oturtmayı amaçlıyor. Bu arada bu ana
ilkelerle ilgili olarak, hakk ile batılı birbirine karıştırmaktan bir türlü
el çekmeyen, bu ana temeller hakkında bildikleri gerçeği saklayarak onları
kavram kargaşalığına ve yaygaraya boğmaya çalışan Medine yahudilerine
karşı koymaya da devam ediliyor. Fakat bu ayetlerde genelleme üslubu
benimseniyor. Yani yahudi olsun, olmasın İslâm çağrısının önünde pusu
kuran bütün düşmanları içeren genel ilkeler gözler önüne seriliyor. Bu
arada, yine genel olarak, müslümanlar, yolları üzerinde bulunan tökezleme
noktaları konusunda uyarılıyor.
Bundan
dolayı bu ayetlerin ilk bölümünde Safa ve Merve tepelerini tavaf etme
konusundaki bir açıklama ile karşılaşıyoruz. Çünkü bu konunun cahiliye
geleneklerini çağrıştıran, andıran bir özelliği vardır. Bu açıklama,
aynı zamanda, namazda Kâbe'ye doğru dönme ve Hacc ibadetiyle ilgili
hareketleri bu merkeze bağlama meselesi ile de ilişkilidir.
Bu
yüzden bu açıklamayı, yüce Allah'ın indirmiş olduğu belgeleri ve
hidayeti başkalarından saklayan Kitap Ehli (yahudiler ve hıristiyanlar) ile
ilgili bir açıklama ve yine onlara dönük sert bir hücum izliyor. Tabii bu
arada tevbe etmek isteyenlerin yüzüne tevbe kapısı da açık tutuluyor.
Fakat kâfir kalmakta ısrar edenlere, kapsamlı bir lânet ile sürekli ağır
bir azabın kara haberi veriliyor.
Arkasından,
yüce Allah'ın ortaksız birliği vurgulanıyor, bu gerçeği belgeleyen
evrensel ayetlere, delillere dikkat çekiliyor; yüce Allah'a başka şeyleri
ortak koşanlar kınanıyor. Bu arada kâfirlerin liderleri ve bağlıları,
tavan ve taban kesimleri ile ilgili bir Kıyamet günü tablosu gözler önüne
seriliyor. Bu tabloda yüce Allah'ın azabını gören bu iki kesimin birbirleri
ile ilişkilerini kestiklerini, birbirlerinden koptuklarını seyrediyoruz.
Yahudiler
bazı yiyecek ve içecek maddelerinin haramlığı ve helâlliği meselesini sürekli
tartışma konusu yapıyorlardı. Oysa Kur'an ayetleri ile belirlenen bu mesele,
onların ellerinde bulunan, fakat insanlardan gizli tuttukları Tevrat'ta da açıklığa
kavuşturulmuştu. İşte bu münasebetle bütün insanlara, yüce Allah'ın helâl
kıldığı yiyecek ve içecek maddelerinden yararlanmalarını duyuran bir çağrı
ile karşılaşıyoruz. Arkasından, insanlar, kendilerine sürekli biçimde kötülüğü
ve çirkin davranışlar işlemeyi öneren Şeytan'ın kışkırtmaları
konusunda uyarılıyor. Bu çağrıyı, sırf müminlere yönelik başka bir çağrı
izliyor. Bu çağrıda müminlere, yüce Allah'ın helâl kılmış olduğu
yiyecek ve içecek maddelerinden yararlanmaları, haram kılınanlarından kaçınmaları
emredildikten sonra, yahudilerin tartışma konusu yaptıkları ve bile bile inkâr
ettikleri haram yiyecekler açıklanıyor.
Bu
inkârcılığın suç sebebine bağlı olarak, hemen arkasından, yüce Allah'ın
indirmiş olduğu kitabın bazı bölümlerini açıklamaktan kaçınan ve bu ilâhi
belgeleri "birkaç para karşılığında satan" kimselere sert bir hücum
yöneltiliyor ve böyleleri, Ahirette kendilerini bekleyen akıbetleri ile başbaşa
bırakılma, ilâhi öfke ve horlanma gibi ürkütücü cezalarla tehdit
ediliyor.
Bu
ayetlerin sonunda imanın ve salih amelin temel dayanaklarını içeren ve
"iyilik" kavramının mahiyetini açıklayarak imana dayalı düşünceyi
gerçek yerine oturtan bir bölüm yeralıyor. Bu bölümde, iyiliğin; dış görünüşe
dönük bir şekilcilik demek olmadığı, yüzleri Doğu ya da Batı tarafına
çevirme anlamına gelmediği, tersine bu kavramın bilinç, davranış ile bu
bilinç ve davranışta yüce Allah'la ilişki halinde olmak anlamına geldiği
vurgulanıyor. Bu açıklama ile kıble değişimi olayı etrafında koparılan
tartışmalar arasında sıkı bir ilişki olduğu açıkça görülür.
İşte
böylece, bu bölümün ayetlerinden buram buram savaş dumanı tüttüğünü,
sürekli biçimde savaş konusunun işlenmeye devam edildiğini görüyoruz. Düşünceleri
ve değer yargılarını düzeltmek için vicdanların içinde verilen savaş...
Buna paralel olarak İslâm düşmanlarının düzenledikleri komplolara,
hilelere ve yanıltıcı yaygaralara karşı verilen dış savaş...