158-
Hiç şüphesiz Safa ile Merve, Allah'a ibadet sembollerindendir. Buna göre,
kim Hacc veya Umre amacı ile Kâbe'yi ziyaret ederse, bu iki tepeyi tavaf
etmesinde hiçbir sakınca yoktur. Kim gönüllü olarak bir iyilik yaparsa,
bilsin ki, Allah karşılığını verir ve yaptığını bilir.
HACC'DA
BAZI SEMBOLLER: SAFA VE MERVE
Bu
ayetin iniş sebebiyle ilgili değişik birkaç rivayet var. Bu görüşlerden
biri, İslâm'ın, Muhacirler ile Ensar'dan oluşmuş ilk müslüman topluluğunun
vicdanlarında geliştirdiği düşüncenin karakterinde yansıyan psikolojik
mantığa diğerlerine göre daha uygun düşüyor. Bu rivayet şöyle diyor:
Bazı müslümanlar, Hacc ve Umre sırasında Safa ve Merve tepelerini tavaf
etmekten çekiniyor, bu hareketi içlerine sindiremiyorlardı. Çünkü, onlar
vaktiyle cahiliye döneminde bu iki tepe arasında koşu yapıyorlardı. Ayrıca
bu iki tepede Esaf ve Naile adlarını taşıyan iki put dikiliydi. İşte bu yüzden,
sözünü ettiğimiz kimi müslümanlar, cahiliye döneminde yaptıkları gibi
Safa ile Merve tepeleri arasını tavaf etmeyi uygun bulmuyorlardı.
Nitekim
Buharî'nin, Muhammed b. Yusuf'a, O'nun da Süfyan'a dayanarak bildirdiğine göre,
Asım b. Süleyman bu konuda şunları söylüyor; `Sahabilerden Hz. Enes'e Safa
ile Merve meselesini sordum, bana şu cevabı verdi: "Biz Safa ile Merve
tepelerini cahiliye dönemi sembollerinden sayıyorduk. Bu yüzden İslâm
gelince, bu tepeleri tavaf etmekten uzak durduk. Fakat bir süre sonra yüce
Allah `Hiç şüphesiz Safa ile Merve Allah'a ibadet sembollerindendir.' ayetini
indirdi."
Öte
yandan Şa'bî'nin bildirdiğine göre Esaf adlı put Safa tepesi ve Naile adlı
put da Merve tepesi üzerinde bulunuyordu. Araplar cahiliye döneminde bu
putlara el-yüz sürüyor, onlara selâm duruyorlardı. Bu yüzden ilk müslümanlar
bu iki tepenin arasında tavaf yapmaktan çekiniyorlar, bu işi içlerine
sindiremiyorlardı. Bunun üzerine bu ayet indi.
Kaynaklarda
bu ayetin hangi tarihte indiğini belirleyen bir bilgiye rastlanmıyor. Fakat en
akla yatkın ihtimal; onun kıble değişimi olayı ile ilgili ayetlerden
sonraki bir tarihte inmiş olmasıdır. Gerçi o yıllarda Mekke, müslümanlar
hesabına bir darulharp, bir düşman bölgesi olmuştu. Fakat böyle de olsa
bazı müslümanların tek-tük olarak Hacc ve Umre yapma imkânı bulmuş
olabileceklerini düşünebiliriz. İşte Safa ile Merve arasında tavaf
yapmaktan çekinen müslümanlar bunlardı.
Bu
çekingenlik, uzun bir eğitim döneminin meyvesi, vicdanlarında kökleşen
imana dayalı düşüncenin belirgin yansımasıydı. Bu düşünce berraklığı
onları cahiliye dönemindeki bütün gelenek ve uygulamalarından kaçınmaya,
kuşku duymaya sürüklüyordu. Çünkü bu konuda vicdanları o kadar duyarlılık
kazanmıştı ki, cahiliye döneminin herşeyinden ürküyor, onun İslâm tarafından
yasaklanmış olabileceğinden kuşkulanıyorlardı. Bu duyarlılık birçok
olay vesilesi ile açıkça meydana çıkmıştı.
İslâm
çağrısı onların ruhlarını büyük bir sarsıntıya uğrattı,
derinliklerine kök saldı ve orada eksiksiz bir psikolojik ve duygusal devrim
gerçekleştirdi. Öyle ki, cahiliye döneminde kalan geçmişlerine soğuk ve
çekingen gözlerle bakıyor, hayatlarının bu döneminden kendilerini tamamen
kopmuş, onunla hiçbir ilişkileri kalmamış sayıyorlardı. Artık ne o dönem
onlardandı ve ne onların o dönemle uzaktan-yakından ilişkileri olabilirdi.
Artık o dönem dokunmaktan kaçındıkları bir pislik, bir kirlilik sembolü
idi!
Müslümanların
bu dönemini dikkatle izleyen bir araştırmacı, bu şaşırtıcı inanç
sisteminin o vicdanlarda meydana getirdiği etkinin ne kadar güçlü olduğunu
mutlaka görecek, onların hayat ile ilgili görüşlerinin tamamen değiştiğini
somut biçimde, algılayacaktır. Öyle ki, sanki Peygamberimiz (salât ve selâm
üzerine olsun) bu vicdanları eli ile tutup kaldırarak son derece kuvvetli biçimde
silkelemiş ve bu silkeleme sonunda üzerlerinde çöreklenen bütün kir ve
pasları dışarıya dökmüş ve hücrelerinin bileşimini yeniden düzenlemişti.
Tıpkı elektrik akımının, etkilediği cismin elementlerini eski yerlerinden
oynatarak yeni bir bileşim düzenine sokması olayı gibi!
İşte
İslâm budur. Yani cahiliye ile ilgili herşeyden tamamen sıyrılmak, cahiliye
döneminin bütün düşünce, gelenek ve uygulamalarından titizlikle çekinmek,
cahiliye döneminden vicdanların tanışık oldukları bütün duygulardan ve
davranışlardan sürekli biçimde kaçınmak, böylece kalbin yeni zihniyete bütün
gerekleri ile sımsıkı sarılmasını sağlamak.
Müslüman
cemaatin vicdanlarında bu süreç tamamlanıp amacına ulaşınca, İslâm sakıncasız
gördüğü için yaşatmak istediği bazı eski gelenekleri diğerlerinden ayrıştırmaya
geçti. Fakat bu geleneği veya kültür unsurunu eski cahiliye kökünden
kopardıktan, onu o ortamdan iyice izale ettikten sonra İslâm kulpuna bağlıyor;
böylece bu geleneği, bu kültür unsurunu bir müslüman uygularken ona,
cahiliye döneminde yapılıyordu diye değil, kökü İslâm'a dayalı yeni bir
İslâm geleneği veya kültür unsuru olarak uyguluyor, benimsiyordu.
Burada
radikal eğitim metodunun pratik bir örneği ile karşı karşıyayız. Çünkü
yukarda okuduğumuz ayet, Safa ile Merve'nin Allah'a ibadet sembolleri arasında
yeraldıklarını belirleyerek söze giriyor.
"Hiç
şüphesiz, Safa ile Merve Allah'a ibadet sembollerindendir."
Buna
göre, bu iki tepe arasında tavaf yapan bir ziyaretçi, yüce Allah'a ibadet
etme anlamı taşıyan bir hareket yapmış, bu iki tepe arasındaki tavaf ile
Allah'a yönelmiş oluyor. Bu yeni tavaf ile cahiliye döneminden miras kalan
eski tavaf arasındaki ilişki kesinlikle kopmuştur. Artık bu işlem, Esaf ve
Naile adlı putlara ya da diğer cahiliye dönemi putlarına değil, yüce
Allah'a yöneliktir.
Bu
yüzden herhangi bir sakıncası, günahı yoktur. Davranış; artık o eski
davranıştan başka bir davranış, yöneliş; o yönelişten tamamen farklı
bir yöneliştir.
"Buna
göre kim Hacc ve Umre amacı ile Kâbe`yi ziyaret ederse bu iki tepeyi tavaf
etmesinde hiçbir sakınca yoktur."
Nitekim
İslâm, daha önce Araplar arasında Hacc hareketlerinin büyük bir çoğunluğunu
onayladı, bu hareketlerin sadece putlara ve asılsız birtakım cahiliye
saplantılarına ilişkin olanlarını reddetti ve onayladığı Hacc
hareketlerini de yüce Allah tarafından vaktiyle Hz. İbrahim'e (selâm üzerine
olsun) öğretilmiş ibadet amaçlı davranışlar oldukları gerçeğinden
hareket ederek yeni İslâm düşüncesine bağladı. (Bu surenin akışı içinde,
yeri gelince Hacc farizasından söz ederken bu mesele ayrıntılı olarak. açıklanacaktır.)
Umre'ye
gelince onun hareketleri de Hacc'ınki gibidir. Yalnız bu ziyarette Arafat'ta
vakfeye durma şartı olmadığı gibi, zaman bakımında Hacc mevsimi ile sınırlı
değildir. Safa ile Merve arasındaki tavaf ise Hacc'ın da Umre'nin de yapılması
gerekli hareketleri (şeairi) arasındadır.
Bu
ayet gönüllü olarak mutlak anlamda hayır işlemeye övgü yönelterek sona
eriyor:
"Kim
gönüllü olarak bir hayır işlerse, bilsin ki, Allah karşılığını verir
(ona müteşekkirdir) ve yaptığını bilir."
Bu
ifade ile bu tavafın hayırlı bir iş olduğuna işaret edilerek vicdanları
rahatsız eden bütün çekingenlikler gideriliyor; böylece kalpler rahatlatılıyor;
yüce Allah'ın bu tavafı hayırlı bir iş saydığına ve karşılığında mükâfat
vereceğine dair gönüllere güvence aşılanıyor. Son olarak yüce Allah'ın
kalplerin içerdiği niyetleri ve duyguları iyi bildiği vurgulanıyor.
Bu
ayetin sonunda yeralan, "Hiç şüphesiz, Allah ona karşı müteşekkirdir"
ifadesi üzerinde bir an durup düşünmemiz gerekir. İfade aslında,
"Allah o iyilikten hoşnut olur ve onu sevapla ödüllendirir" anlamına
gelir. Fakat "müteşekkir olur" deyimi bu somut anlamın üzerine
meltem rüzgârlarının ılık soluğunu, eksiksiz ilâhi hoşnutluğun
serinletici müjdesini üfler. Öyle ki, bu ilâhî hoşnutluk; sanki kulların
Rabbinden gelen bir şükür, bir teşekkürmüş gibi bir sezgiye varıyoruz.
İfade bu olağanüstü tatlılığı ile insana, kulun Rabbine karşı takınmakla
görevli olduğu nezaketi düşündürüyor. Öyle ya, madem ki Allah, hayır işleyen
kuluna "şükrediyor", teşekkür ediyor; kul, Rabbine olan şükür
ve hamd borcunu ödemek için ne yapmalıdır? İşte Kur'an üslubunun bu
meltemi; bütün serinliği, yumuşaklığı ve güzelliği ile elle
dokunulabilecek nitelikte somuttur.
Okuduğumuz
ayetlerde Safa ile Merve'nin tavaf edilmelerinin meşruluğu, sakıncasızlığı
açıklandıktan sonra yüce Allah'ın indirmiş olduğu belgeleri ve hidayeti
gizli tutanlara hücum ediliyor. Bunlar; bu surenin başından beri olumsuz
tutumlarından uzun uzun sözedilmiş olan yahudilerdir. Burada yahudilere
tekrar hücum edilirken, aslında biz müslümanlara şu mesaj gönderiliyor:
"Ey müminler, dikkatli olun. Kıblenin Kabe'ye döndürülmesi ve Hacc
ibadetinde bu yerin ziyaret edilmesi farz kılındığında nasıl sizin
zihinlerinizi bulandırıp düşmanlık kampanyası açmışlarsa, aynı
kampanya bu olayla beraber yine gündeme gelecektir." Okuyalım:
159-
İndirdiğimiz belgeleri, biz onları Kitapta açıkladıktan sonra gizleyenler
var ya, onlara hem Allah hem de bütün lânet edebilenler lânet eder.
160-
Yalnız tevbe edenler, ıslâh olanlar ve gerçeği ortaya koyanlar müstesna;
onları ben bağışlarım. Zira ben tevbeleri kabul ederim ve merhametliyim.
161-
Ayetlerimizi inkâr etmiş ve kâfir olarak ölmüş olanlara gelince Allah'ın,
meleklerin ve insanların ortak lâneti onların üzerinedir.
162-
Bunlar (sürekli lânetlenmiş olarak) orada ebediyen kalırlar. Ne azapları
hafifletilir ve ne de kendilerine mühlet verilir.
Yahudiler
ile hıristiyanlar, Peygamberimizin peygamberliğinin ne kadar gerçek olduğunu
ve insanlara tebliğ ettiği emirlerin ne kadar doğru olduğunu ellerindeki
kutsal kitabın verdiği bilgilere dayanarak kesinlikle biliyorlardı. Fakat böyle
olmasına rağmen yüce Allah'ın kutsal kitaplarında kendilerine açıklamış
olduğu gerçekleri gizli tutuyorlardı. Gerek onlar ve gerekse tarihin herhangi
bir dönemindeki benzerleri, yüce Allah tarafından indirilen gerçeği, çeşitli
sebeplerin dürtüsü ile, gizli tutarlar. İnsanlar böylelerine çeşitli dönemlerde
ve çeşitli yerlerde rastlıyorlar. Bunların ortak tutumu şöyle özetlenebilir:
Bunlar bile bile hakkı, gerçeği söylemezler; gerçeği anlatan sözleri,
belgeleri, kesinliklerinden emin olmalarına rağmen saklı tutarlar; yüce
Allah'ın kitabında yeralan kimi ayetlerden uzak dururlar, onları günyüzüne
çıkarmazlar, tersine onları sessizce geçiştirirler, dikkatlerden saklarlar.
Bunu, söz konusu ayetlerin içerdiği gerçekleri saptırmak, onu insanların
kulaklarından ve diğer duyu organlarının algısından gizlemek için
yaparlar. Bu tutumlarının ardında mutlaka dünyalarına dönük bir menfaat
yatar. Bu tutumu biz birçok durumlarda ve bu dinin birçok gerçekleriyle
ilgili olarak sık sık görüyoruz. İşte, "Onlara hem Allah ve hem de bütün
lânet edebilenler lânet eder."
Onlar
sanki bir lânet çukuruna dönüşmüş gibidirler. Her yerden üzerine lânet
yağan, lânet akan bir çukur olmuşlardır. Yüce Allah'ın lânetinden sonra,
lânet edebilen herkes bu çukurun üzerine üşüşmüştür sanki. Lânet, sözlük
anlamı ile, birini öfke içinde kovmak, paylayarak yanından uzaklaştırmak
demektir. Buna göre bu kimselere, onları rahmetinden kovma anlamında lânet
eder. Aynı zamanda bütün lânet edebilenler de onları her yerden kovarlar. Böylece
onlar hem yüce Allah tarafından ve hem de O'nun kulları tarafından her
yerden kovulmaktadırlar. Ama şunu da unutmamak gerekir:
"Yalnız
tevbe edenler, ıslâh olanlar ve gerçeği ortaya koyanlar müstesna; onları
ben bağışlarım. Zira ben, tevbeleri kabul ederim ve merhametliyim."
Kur'an-ı
Kerim, bunların yüzüne bu aydınlık pencereyi, yani tevbe penceresini açarak
yüreklerine umut meltemi estiriyor ve kalplerini ışık kaynağına yönlendiriyor.
Demek oluyor ki, yüce Allah'ın rahmetinden ümit kesmek, O'nun bağışlayıcılığını
hesaptan çıkarmak yok. İsteyen, iyi niyetli olarak bu güvenli limana sığınabilir.
Tevbenin samimiliğinin göstergesi ise, yanlış davranışı düzeltmek, açık
yüreklilikle konuşmayı benimsemek, gerçeği açıklamak, itiraf etmek ve bu
gerçeğin gerektirdiğini yapmaktır. Bundan sonra yüce Allah'ın rahmetinden
ve yapılmış tevbeyi kabul edeceğinden emin olmak gerekir. Çünkü O, bize;
"Zira ben tevbeleri kabul ederim ve merhametliyim" buyuruyor ve O söz
söyleyenlerin en doğru söyleyenidir.
Bu
tutumlarında ısrar ederek tevbe etmeyenlere ve böylece ellerindeki fırsatı
kaçıranlara, kendilerine tanınan mühleti harcayanlara gelince; bu kimseler,
yüce Allah'ın daha önce ayrıntılı olarak, vurgulayarak ve fazlası ile
anlatarak vermiş olduğu kara haberli akıbetle karşılaşacaklardır.
"Ayetlerimizi
inkâr etmiş ve kâfir olarak ölmüş olanlara gelince; Allah'ın, meleklerin
ve insanların ortak lâneti onların üzerinedir."
Çünkü
bu kimseler yüzlerine açılan kapıyı kendi elleriyle kapatmışlar, önlerine
çıkan fırsatı kaçırmışlar, kendilerine tanınan mühleti harcamışlar;
gerçeği saklamayı, kâfirliği ve sapıklığı ısrarla sürdürmüşlerdir.
Bu yüzden, "Allah'ın meleklerin ve insanların ortak lâneti onların üzerinedir."
Bu, insanı çepeçevre kuşatma altına alan bir lânettir. Ne kurtuluşu var
ve ne de sığınılacak şefkatli bir kucak!
Kur'an-ı
Kerim, bu çepeçevre kuşatıcı lânet dışında, onlar için başka bir
azaptan sözetmiyor. Bunun yerine, bu azabın hafifletilmeyecek, ertelenmeyecek
ve mühlet verilmeyecek bir azap olduğunu vurguluyor. Hiç kuşkusuz bu azap,
diğer bütün azap türlerinden daha ağır bir azaptır. Kovma, uzaklaştırma,
reddetme ve horlama azabı. Bu azaba çarpılanlar, kendilerine acıyacak hiçbir
şefkatli kucak, hiçbir hoşgörülü bakış ve hiçbir avutucu söz söyleyen
dil bulamazlar. Onlar hem yüce Allah katından, hem insanlar tarafından, yeryüzünde
de yüce ruhlar aleminde de lânetlenmişler, kovulmuşlar, dışlanmışlardır.
İşte acı ve onur kırıcı azap budur.
Ayetlerin
bundan sonra okuyacağımız bölümünde imana dayalı düşünce, bu düşüncenin
en önemli temeli olan Tevhid ilkesine oturtuluyor ve bu gerçeği tartışma götürmez
bir kesinlikle belgeleyen bazı evrensel tablolar gözönüne seriliyor. Arkasından,
başka birtakım şeyleri Allah'a ortak koşanlar kınanıyor ve Ahirette çekecekleri
azabı gördüklerinde takınacakları perişan tutum sergileniyor. Böyleleri o
zaman birbirleri ile ilişkilerini kesecekler, fakat bu ilişki kesimi
kendilerine hiçbir fayda sağlamayacak, pişmanlık ve hayıflanma duygularını
dindiremeyecek ve kendilerini Cehennem ateşinden kurtaramayacaktır. Devam
ediyoruz:
163-
İlahınız tek bir ilahtır, O'ndan başka ilah yoktur. O, Rahman ve Rahim'dir.
164-
Hiç şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün
birbirini kovalamasında, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen
vapurlarda, Allah'ın gökten su indirip onun aracılığı ile ölü yeri
dirilterek üzerine her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve gökle
yer arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde, düşünen bir
topluluk için birçok ayetler, deliller vardır.
165-
İnsanlar arasında Allah'a çeşitli eşler koşanlar ve bu koştukları eşleri
Allah'ı sever gibi sevenler vardır. Oysa müminler en çok Allah'ı severler.
Zulmedenler, azabı gördükleri zaman bütün kuvvetin Allah'ta olduğunu ve
Allah'ın azabının ağır olduğunu anlayacaklarını keşke şimdiden
bilselerdi!
166-
İşte uyulanlar (liderler), kendilerine uyanlardan uzaklaşıverdiler, azabı gördüler
ve aralarındaki bütün bağlar kesildi.
167-
Uyanlar o zaman "Keşke bir daha dünyaya geri dönebilseydik de şimdi
onlar bizden nasıl uzaklaştılar ise bizde onlardan öyle uzak dursaydık
" derler. Böylece Allah, onlara bütün yaptıklarını hayıflanmalar biçiminde
gösterir. Onlar Cehennem'den çıkamayacaklardır.
Allah'ın
birliği ilkési, imana dayalı düşüncenin üzerine oturduğu büyük
kaidedir. Hiçbir zaman Allah'ın (c.c) varlığı inancı hakkında tartışma
olmamıştır. Allah'ın zatı, sıfatları ve yaratıklar ile arasındaki ilişkiler
üzerinde çeşitli görüşler ileri sürülmüştür, fakat bu görüşleri
savunanlar Allah'ın varlığını reddetmiyorlar. İnsan fıtratı bu gerçeği,
yani Allah'ın varlığı gerçeğini hiçbir zaman unutmuş değildir. Yalnız
şu son zamanlarda hayatın özünden ve fıtratın kaynağından kopuk Ateist
bir grup türedi. Bu türediler Allah'ın varlığını kökünden inkâr
ediyor. Fakat bunlar, kural dışı meydana çıkmış bir yaratık türüdür,
varlık bütününe bağlanan bir kökü yoktur. Bu yüzden eninde-sonunda yok
olmaya, varlık bütününden ayıklanıp atılmaya kesinlikle mahkûmdur. Bu
varlık bütününün ne yapısı ve ne de fıtrî karakteristiği sözünü
ettiğimiz köksüz yaratıkların varlıklarına asla katlanamaz!
Bu
yüzden Kur'an-ı Kerim, yüce Allah'ın birliği ilkesinden sözetmeye sık sık
başvurur. Çünkü bu ilke, düşünceyi rayına oturtucu kaçınılmaz bir düzeltme
uyarıcısı, bu düşünceye dayanaklık eden temel kaidedir. Arkadan gelecek
olan ve söz konusu doğru düşünceden kaynaklanmış olan ahlâkî ve sosyal
kurallar da bu ilkenin oluşturacağı tabana oturacaklardır. Varlık bütününün
ilâhının tek olduğu düşüncesinde yani. Tekrarlayalım:
"İlâhınız
tek ilahtır." "O'ndan başka ilâh yoktur." "O Rahman ve
Rahimdir."
Kur'an-ı
Kerim'in değişik pekiştirme üslupları ile son derece ağırlık vererek
vurguladığı Allah'ın birliği ilkesinden, insanların kulluk ve ibadet
sunacakları mabud birliği, insanların ahlâk ve davranış kurallarını
dayandıracakları merci birliği, insanların hukuk sistemlerinin ve kanunlarının
özlerini dayandıracakları kaynak birliği ve insanların her alandaki yaşama
biçimlerini yönlendirecek sosyal düzen birliği doğar.
Kur'an-ı
Kerim burada, yani müslüman ümmeti yeryüzünde üstleneceği son derece önemli
rolü omuzlamaya hazırlamayı amaçladığı bu noktada, Mekke döneminde inen
ayetlerde sık sık tekrarladığı bu gerçeği bir kere daha hatırlatıyor.
Kur'an-ı Kerim sürekli biçimde bu gerçeğin köklerini derinleştirmeye,
duyu organlarının ve aklın bütün faaliyetlerini, hayatın ve varlık
aleminin bütün kesimlerini kapsamına alacak derecede onun etki alanını genişletmek
istiyor. Bu gerçeği burada bir kez daha hatırlatıyor ki, diğer hukukî düzenlemeleri
ve yükümlülükleri bu esasa dayandırsın. Bu ayetin sonunda yüce Allah'ın
sıfatlarının ikisini oluşturan "Rahman" ve "Rahim" sıfatlarını
hatırlatıyor. Çünkü bütün hukukî düzenlemeler ve yükümlülükler
O'nun sınırsız, köklü ve sürekli rahmetinden kaynaklanır.
İçinde
yaşadığımız şu evren bütünü, bütün alanlarında bu birliğin ve bu
rahmetin somut belgelerini seslendirmekte, şahitliğini yapmaktadır. Tekrar
okuyalım:
"Hiç
şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbirini
kovalamasında, insanlara yararlı şeyler ile denizde süzülen gemilerde,
Allah'ın gökten su indirip onun aracılığı ile ölü toprağı dirilterek yüzeyine
her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve gökle yer arasında emre
hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde, düşünen bir topluluk için birçok
ayetler, deliller vardır."
Bu
ayette kullanılan, duyu organlarını ve duyguları uyarma yöntemi, gözü ve
kalbi, şu kainatın acayipliklerine, şaşırtıcı niteliklerine açmaya
elverişlidir. O acayiplikler ki, onlarla uzun süre birarada oluşumuzun
getirdiği ülfet ve kanıksama duygusu, taşıdıkları orjinallikleri, olağanüstülükleri,
kalbe ve duyu organlarına dönük mesajlarını farketmez olmamıza yolaçmakta,
onları normal şeyler saymamıza sebep olmaktadır. Oysa okuduğumuz ayet, bu
evreni, bizleri onu ilk kez görüyormuşuz gibi açık bir göz, keskin duyu
organları ve diri bir kalp ile gözlemeye çağırıyor. Bu ardarda sıralanan
tablolarda nice acaiplikler ve nice şaşırtıcı orjinallikler vardır. Gözler
bunları ilk gördüklerinde kimbilir nasıl faltaşı gibi açılmış, kalpler
bunları ilk fark ettiklerinde kimbilir nasıl heyecandan titremiş, sonra
zamanla edinilen kanıksama duygusu ve alışkanlık, bu şaşırtıcı cümbüş
karşısında duyduğumuz ilk süpriz sarsıntısını, ilk baskın dehşetini,
ilk bakışın ürküntüsünü nasıl bizden alıp götürmüştür...
Şu
gökler ile yer... Şu korkunç mesafeler, şu iri gezegenler, şu büyüleyici
ufuklar ve şu meçhul alemler. Uzay denen şu baş döndürücü boşluk içinde
bu gezegenlerin hareketleri ve dönüşleri sırasında beliren şu duyarlı
uyum... İnsana şöyle bir göz kırpıp sonra kaybolarak bilinmezliğin
koynuna giren şu binbir sırlar... Şu gökler, şu yer... Hatta insan bunların
uzaklıkları, hacimleri ve binbir gizli sırları hakkında hiçbir şey
bilmese bile ne müthiş! Yüce Allah bu sırların bazılarını, ancak
insanların idraki gelişince ve bilimsel araştırmalar yeterli düzeye varınca
kullarına açmaktadır.
Gece
ile gündüzün yer değiştirmesi... Aydınlığın ve karanlığın
kovalamacası... Işımaların ve kararmaların birbirini izlemesi... Şu
tanyeri ağarması ve şu güneşin batışı... Bunlar, nice duyguları sarsmış,
nice kalpleri heyecanla titretmiş ve nice zaman en acaip şeyler olarak algılanmıştır.
Fakat bu olaylar tekrar tekrar yaşandıkça insan onlar karşısındaki ilk
heyecanını ve coşkusunu yitirmiş, geride bırakmıştır; fakat mümin kalp
hariç. O bu tabloları her defasında yeni bir yaklaşımla algılamakta,
bunlar kendisine her zaman yüce Allah'ın gücünü hatırlatmakta, her defasında
onları yeni bir yaratılış cilvesini görmenin coşkusu ile karşılamaktadır.
İnsanlara
yararlı şeyler taşıyan vapurların denizin engin sularında süzülmelerine
gelince, bu görüntüden edindiğim derin hikmeti, algılayabildiğim kadarı
ile yansıtmaya çalışayım. Okyanusun uçsuz-bucaksızlığı ortasında bir
nokta gibi kalan gemi, bizi yüklenmiş götürüyor. Çevremizde birbirinin sırtına
binen sonsuz dalgalar ile engin ve katışıksız bir mavilik hakim... Oraya
buraya dağılmış bir çok gemi yüzerek yol alıyor... Yüce Allah'ın
kudretinden, gözetiminden ve O'nun tarafından düzenlenmiş olan bir evrensel
kanundan başka bir şey değil gördüklerim. Sözünü ettiğimiz küçücük
noktayı (vapuru) o dağ gibi dalgaların sırtında o korkunç boşlukta taşıtan
güç işte o güçtür.
Şimdi
de, "Allah'ın gökten su indirip onun aracılığı ile ölü toprağı
dirilterek yüzeyine her çeşit canlı türünü yaymasını, rüzgârları ve
gök ile yer arasında emre hazır duran bulutları yönlendirmesini" ele
alalım.
Bu
sayılanların tümü öyle çarpıcı tablolardır ki, eğer insan onları,
Kur'an'ın telkin ettiği gibi, açık bir göz ve bilinçli bir kalple yeniden
düşünse, göreceği kudret ve rahmet karşısında vücudu zangır zangır
titrer. Suyun cömertliği ile kucaklaşan yerden, toprak parçasından fışkıran
şu hayat; şu mahiyeti meçhul, farkedilmez biçimde kımıldayıp bir süre
sonra güçlü varlığını açıkça belirtici bir eda ile ortaya çıkan, lâtif
cevherli hayat... Bu hayat nereden geldi? O, tanenin içinde ve çekirdekte saklı
idi. Fakat taneye ve çekirdeğe nereden geldi? Onun kaynağı, ama ilk kaynağı
nedir? İyi bilelim ki, insan fıtratını yoğun ve ısrarlı baskısı altında
tutan bu soru ile karşılaşmaktan kaçınmanın hiçbir yararı yoktur.
Allah'ın
varlığını inkâr edenler (ateistler) uzun yıllar boyunca, ölülere hayat
verebilen bir yaratıcının varlığını onaylamaktan, itiraf etmekten başka
hiçbir cevabı olmayan bu soruyu gözardı etmeye kalkıştılar. Uzun zaman
insanları, -Haşa yüce Allah'ın varlığına ihtiyaç olmaksızın!- hayat
yaratma yolunda oldukları kuruntusu ile oyalamaya çalıştılar. Fakat sonunda
hem de Allahsız, koyu kâfirliğin egemen olduğu bir ülkede bu sonuçsuz
inada son vererek hoşlarına gitmeyen gerçeği -yani hayat yaratmanın imkansız
olduğu realitesini- itiraf etmek zorunda kaldıklarını görüyoruz. Şimdilerde
bu gerçeği itiraf eden kişi, kâfir Rusya'nın en tanınmış biyoloji
bilginidir. Tekâmül nazariyesinin savunucusu olan Darwin de yıllarca önce bu
soru karşısında bocalamış, hiçbir söz söyleyememişti.
Sonra,
sürekli yön değiştirerek oradan oraya doğru esen şu rüzgârlara, gökle
yer arasında emre amade bekleyen, havanın taşıdığı ve yüce Allah'ın şu
varlık bütününe sunmuş olduğu evrensel kanunlara boyun eğen şu bulutlara
ne demeli? Hiç şüphesiz, rüzgârların esme sebepleri ve bulutların oluşumu
hakkında ileri sürülen teorilerden birinin söylediklerini papağan gibi
tekrarlamak, bu konuda yeterli bir cevap değildir. Çünkü buradaki en derin sır,
söz konusu sebeplerin altında yatan sırdır. Evrenin, hayatın doğup gelişmesine;
rüzgârlar, bulutlar, yağmur ve toprak gibi hayatın gelişimini sağlayıcı
sebeplerin biraraya gelmesine elverişli bir karakterde, bir yapıda, bir
nitelikte yaratılmış olmasının sırrı yani... Uzmanların, binlercesini
sayabilecekleri ve bir tanesinin bile yokluğu halinde hayatın doğmasının ya
da bildiğimiz gelişme sürecini izlemesinin imkânsız hale geleceği şu uyuşumların,
şu hassas koordinasyonların sırrı... İşin içinde bir amacın, bir
iradenin, aynı zamanda bir karar birliğinin, bir tasarlama rahmetinin olduğunu
sezdiren, hatta haykıran ince bir önceden tasarlayıcılık sırrı...
İşte
bu tablolarda "Düşünen bir topluluk için bir çok ayetler, deliller
vardır."
Evet,
eğer insan kanıksamışlığın ve umursamazlığın yolaçtığı aptallığı
aklından atarak bu evrensel tablolara sürekli yenilenen bir algı, araştırıcı
bir göz ve iman nuru ile aydınlanmış bir kalp ile yaklaşabilse; bu
kainatta, oraya başka bir alemden yeni inmiş öncü bir uzay adamı merakı
ile gezinse, her parıltı gözüne ilişir, her ses kulağına gelir, her
hareket dikkatini çeker ve sürekli biçimde gözlerin, kalplerin ve duyguların
önünde akıp duran bu acaiplikler , bu olağanüstü oluşumlar benliğini
zangır zangır titretir.
İşte
imanın yaptığı budur. İman; dışa açılmadır, keskin duyarlılıktır.
İman; güzeli, uyumluluğu ve mükemmelliği takdir etmedir. İman; kainatı
yenilenmiş bir bakışla görmek, güzelliği taze bir idrak ile algılamak ve
yeryüzünde geceler ve gündüzler boyunca yüce Allah'ın yaratıcılık sanatı
ile düzenlenmiş bir şenliğin içinde yaşamaktır.
Bununla
birlikte, dünyamızda etrafa bakmayanlar, düşünmeyenler ve bu tutumlarının
sonucu olarak varlıklar projesinin ve kâinatta geçerli olan şaşırtıcı
evrensel kanunlar birliğinin telkin ettiği Tevhid ilkesinden, tek ilâh
prensibinden sapmış olan birçok insan vardır:
"İnsanlar
arasında Allah'a eş koşanlar ve bu eş koştukları şeyleri Allah'ı sever
gibi sevenler vardır."
Evet,
insanlar arasında Allah'a eş, ortak koşanlar vardır. Bu ayetin. seslendiği
insanların yaşadıkları dönemlerde söz konusu eşler ve ortaklar çeşitli
taşlar, ağaçlar, yıldızlar, gezegenler, ya da melekler ve şeytanlar olarak
ortaya çıkmışlardı. Bu eşler ve ortaklar, bütün cahiliye dönemlerinde
ya bir takım cansız nesneler ya putlaştırılmış şahıslar ya ideolojiler
ya da nazariyeler kılığında belirirler. Bunlar eğer yüce Allah'ın âdı
ile yanyana anılır ve insan bunları kalbindeki Allah sevgisine ortak ederse,
tümü ile gizli veya açık birer şirktir. Peki, ya eğer kişi Allah
sevgisini kalbinden iyice silerek, sırf Allah'a yöneltilmesi gereken bu
sevgiyi tamamen sözü edilen eş ve ortakların tekeline verirse o zaman durum
nice olur?
Müminlere
gelince onlar hiçbir şeyi yüce Allah'ı sevdikleri kadar sevmezler. Ne
kendilerini ne başkalarını. Ne birtakım putlaştırılmış şahısları ne
bazı nazariyeleri ne kimi ideolojileri ve ne de insanların peşinde koştukları
yeryüzü kaynaklı herhangi bir değerli varlığı.
"Oysa
müminler en çok Allah'ı severler."
En
çok Allah'ı sevmek!.. Her türlü ölçünün ve her türlü sınırlamanın dışında
ve üstündeki mutlak bir sevgi... Başkalarının Allah dışındaki şeylere yönelttikleri
bütün sevgilerden daha büyük bir sevgi...
Buradaki
"sevgi" deyimi güzel bir deyimdir. Üstelik, gerçeği ifade eden
yerinde bir deyimdir de. Çünkü, gerçek mümin ile Allah arasındaki ilişki
sevgi ilişkisidir. Kalp bağı ve manevi çekim ilişkisidir. Muhabbet ve yakınlık
ilişkisidir. Sevgi heyecanı ile bağlı, aydın ve aşk dolu bir vicdanın ilişkisi.
Okumaya devam edelim:
"Zulmedenler
azabı gördükleri zaman, bütün kuvvetin Allah'ta olduğunu ve Allah'ın azabının
ağır olduğunu anlayacaklarını keşke şimdiden bilselerdi! İşte
uyulanlar, kendilerine uyanlardan uzaklaşıverdiler; azabı gördüler ve
aralarındaki bütün bağlar kesildi.
Uyanlar
o zaman; `Keşke dünyaya bir daha dönebilseydik de şimdi onlar bizden nasıl
uzaklaştılar ise biz de onlardan öyle uzak dursaydık" derler. Böylece
Allah onlara bütün yaptıklarını hayıflanmalar biçiminde gösterir. Onlar
Cehennem'den çıkamayacaklardır.
Allah'a
birtakım ortaklar koşarak hem hakka karşı ve hem de kendilerine zulmedenler
var ya, eğer onlar ortağı olmayan Allah'ın huzurunda dikilecekleri güne göz
atabilseler, zalimleri bekleyen azabı karşılarında görecekleri günü şimdiden
bakışlarının kapsamı içine alabilseler, eğer bunları şimdiden görebilseler,
"Bütün kuvvetin Allah'ta olduğunu", buna göre eşlerin ve ortakların
varlığının söz konusu olmadığını ve "Allah'ın azabının ağır
olduğunu" görürlerdi.
Bunun
yanında onlar keşke Ahiretteki azabı karşılarında görecek olan liderlerin
kendilerine uyanlardan uzaklaşacakları, böylece liderler ile onların peşinden
gidenler arasındaki bütün bağların, ilişkilerin ve iplerin kopacağı anı
da keşke şimdiden görebilselerdi. O ana-baba gününde, uyan olsun, lider
olsun, herkes kendi derdine düşecek, sırf kendisini düşünecektir. Böylece
o gün aldanmış yığınların bağlandıkları bütün iktidarlar ve
liderlikler düşecek, bu iktidarların sahipleri ile liderler, bağlılarını
korumak bir yana, kendilerini korumaktan aciz kalacaklardır. Bunun sonucu
olarak, tek Allah'ın ve tek kudretin gerçek olduğu, buna karşılık sapık
liderliklerin yalancılıkları, güçsüzlükleri, Allah'ın ve O'nun azabının
karşısında ellerinden hiçbir şey gelemeyeceği realitesi ortaya çıkacaktır.
İşte o zaman;
"Uyanlar;
`Keşke dünyaya bir daha dönebilseydik de şimdi onlar bizden nasıl uzaklaştılar
ise biz de onlardan öyle uzak dursaydık' derler."
Burada,
sapık liderliklerin aldanmış bağlıları, efendilerine karşı kinlerini ve
nefretlerini açığa vuruyorlar, ayrıca tatlı geçmişlerine (!) döndürülmelerini,
tekrar dünyaya gönderilerek kendilerini vaktiyle aldatan, fakat şimdi azabı
görünce onlarla ilişkilerini kesen, aslında zayıf ve aciz liderlere karşı
bağımlılıklarından vazgeçebilmeyi özlüyorlar.
Bu
tablo son derece etkileyicidir. Dünyadaki bağlılar ile liderler, sevenler ile
sevilenler arasında; tatlı ilişkilerin birbirinden uzaklaşma, çatışma ve
birbirlerine düşman kesilme ile yer değiştirmesini canlandıran bir tablo.
Bunun arkasından hemen acı ve yürek yakıcı yorum geliyor:
"Böylece,
Allah onlara bütün yaptıklarını hayıflanmalar biçiminde gösteriyor.
Onlar Cehennem'den çıkamayacaklardır."
Okuduğumuz
ayetlerin devamında daha sonra insanlar, hayatın temiz nimetlerinden
yararlanmaya, buna karşılık kirli ve iğrenç şeylerden uzak durmaya çağrılıyor.
Buna bağlı olarak kendilerine sürekli olarak kötü şeyler yapmayı emreden
Şeytan'a uymamaları, Allah'ın izni ve yasası olmaksızın bazı şeyleri
O'na rağmen helâl ya da haram saymaya kalkışmamaları uyarısı yöneltiliyor.
Ayrıca, inanç konusunda yüce Allah'ın rehberliğine dayanmayan taklitçiliklerden
ve özenmelerden kaçınmaları telkin ediliyor. Son olarak da yüce Allah'ı
bir yana bırakarak birtakım düşünemez ve işitemez putlara tapanlar,
bunlardan medet umanlar kınanıyor. Böylece bu ayetler demetinin konusu ile
bir önceki ayetler demetinin konusu ortak bir noktada buluşmuş oluyor.
'Ey
insanlar, yeryüzünde bulunan şeylerin temiz ve helâl olanlarından yiyin,
sakın Şeytan'a ayak uydurup onun izinden gitmeyin, çünkü o sizin açık düşmanınızdır.
O
size her zaman kötülük ve çirkin davranışlar yapmanızı ve Allah hakkında
bilmediğiniz şeyler uydurmanızı emreder.
Onlara
(yahudilere) `Allah'ın indirdiklerine uyun' denilince; `Hayır, biz atalarımızdan
gördüklerimize uyarız' derler. Peki, ya ataları hiçbir şey düşünemeyen,
doğru yolu bulamamış kimseler idiyse de mi öyle yapacaklar?
Kafirler,
bağırmadan ve naradan başka ses işitmeyen ve (sürekli) haykırana (hayvana)
benzerler. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; onun için düşünemezler."
Yüce
Allah daha önce okuduğumuz ayetlerde kendisinin tek ilâh, tek yaratıcı olduğunu
ve başka şeyleri O'na ortak koşanların hakettikleri akıbete uğrayacaklarını
açıkladıktan sonra, şimdi bu ayetlerde de kullarının rızkını verenin
kendisi olduğunu, helâl ile haramı yalnız kendisinin yasalaştıracağını
belirtmeye geçiyor. Daha önce gördüğümüz gibi bu yetki, Allah'ın birliği
ilkesinin bir türevi, kaçınılmaz bir sonucudur. Çünkü yaratmayı ve rızık
vermeyi hangi merci yapıyorsa kanun koyup helâl ile haramı belirlemeyi de o
yapar. Böylece yasa koyma ile inanç sistemi arasında kopmaz bir ilişki
kuruluyor.
Bu
ayetlerde yüce Allah bütün insanlara, yeryüzünde kendilerine rızık olarak
bağışladığı maddelerin helâl ve temiz olanlarından yemelerini mübah ve
serbest kılıyor; daha sonra belirtilecek olan yasaklanmış yiyeceklerden kaçınmalarını
buyuruyor. Helâl ve haram konusunda sadece O'ndan emir almalarını, bu
meselelerin hiçbirinde Şeytan'a uymamalarını öneriyor. Çünkü Şeytan
onların düşmanıdır. Bu yüzden onlara iyi olanı değil, düşünce ve
eylem olarak kötüyü emreder; yüce Allah'ın emrine dayanmadığı halde söylediklerinin,
ileri sürdüklerinin Allah'ın şeriatinin ta kendisi olduğunu kabul
etmelerini önerir. Meselâ, tıpkı vaktiyle yahudilerin yaptıkları ve yine
bir zamanlar Kureyşli müşriklerin iddia ettikleri gibi:
168-
Ey insanlar, yeryüzünde bulunan şeylerin temiz ve helâl olanlarından yiyin;
sakın Şeytan`a ayak uydurmayın, onun izinden gitmeyin. Çünkü o sizin açık
düşmanınızdır.
169-
O size her zaman kötülük ve çirkin davranışlar yapmanızı ve Allah hakkında
bilmediğiniz şeyi uydurmanızı emreder.
Kur'an-ı
Kerim'in az ilerde okuyacağımız bir ayetinde tek tek sayılarak belirtilen
birkaç yasak yiyecek maddesi dışındaki yeryüzünde bulunan bütün
yiyeceklerden, yararlanmayı serbest ve helâl ilân eden bu emir, bu inanç
sisteminin özgürlükçü karakterini, evrensel sistemin işleyişi ve insan fıtratı
ile arasındaki sıkı uyumu sembolize eder. Bunu biraz daha açmak gerekirse; yüce
Allah yeryüzünde bulunan bütün maddeleri insan için yarattı ve bu yüzden
de bunları ona helâl kıldı. Bu yararlanma özgürlüğünü, birkaç maddeyi
içeren haram listesi ile ölçü ve hakkaniyet çerçevesini aşma taşkınlığı
dışında sınırlayan hiçbir kayıt yoktur. Ayette söz konusu emir, genel
hatları ile serbestlik ve özgürlükten yanadır. Onun insandan istediği;
hayatın temiz nimetlerinden yararlanması, fıtrî istekleri zorlamadan, onları
baskı altına almadan doğal bir yaşam sürdürmesidir. Bunlar da bir tek şarta
bağlıdır. o şart da insanların nelerin helâl ve nelerin haram olduğunu Şeytan'ın
önerilerinden değil, bu rızıkları kendilerine sunmuş olan yüce Allah'ın
buyruklarından öğrenmeleridir. Çünkü Şeytan, insanların açıkça düşmanı
olduğu için onlara iyi şeyler önermez; tersine onlara sadece kötülükleri,
çirkin davranışları, Allah'a karşı nankörlük etmeyi, hiçbir belgeye ve
hiçbir gerçeğe dayanmaksızın Allah adına asılsız şeyler uydurmayı,
O'na iftira etmeyi emreder. Okumaya devam ediyoruz:
170-
Onlara; "Allah'ın indirdiklerine uyun" denilince; "Hayır, biz
atalarımızdan gördüklerimize uyarız" derler. - Peki, ya onların
ataları hiçbir şeyi düşünemeyen, doğru yolu bulamamış kimseler idiyse
de mi öyle yapacaklar?
Bu
ayette kasdedilenler ister İslâm'a her çağrıldıklarında, kendilerine
hukuk sistemlerini ve ibadet geleneklerini sadece bu ilâhi kaynağa dayandırmaları
gerektiği her hatırlatıldığında, bu dinin onaylamadığı cahiliye
geleneklerinden kopmalarının lâzım geldiği onlara her söylendiğinde bu
ayette nakledilen sözü hatırlatan müşrik Araplar olsun; isterse atalarından
kendilerine miras kalmış olan kültür birikimine bağlılıklarını sürdürmekte
ısrar ederek bu yeni dinin hem bütününü ve hem de ayrıntılarını
benimsemeyi inatla reddeden yahudiler olsun; ister onlar, ister bunlar
kastedilmiş olsun, bu ayet, inanç konusunda yüce Allah'tan başkasından birşey
öğrenmeyi, bu konuda taklitçi olmayı, düşünceden ve bilinçten yoksun
nakilciliği ağır bir dille kınamaktadır:
Peki,
ya onların ataları hiçbir şeyi düşünemeyen, doğru yolu bulamamış
kimseler idiyse de mi öyle yapacaklar?
Eğer
durum gerçekten böyleyse yine atalarından kendilerine miras kalmış olan düşüncelere
ve geleneklere uymakta ısrar mı edecekler? Bu ne biçim bir katılık, ne biçim
bir taklitçiliktir? Bu yüzden böylelerinin gözleri önüne, bu kör taklitçiliğe
ve katılığa yaraşan alaycı ve komik bir tablo getiriliyor. Kendisine söylenenlerden
hiçbir şey anlayamayan, çobanın bağırarak söylediklerini sadece anlam ve
içerikten yoksun bir ses dalgalanması, bir gürültü olarak algılayabilen,
bayıra salınmış bir hayvanın tablosu. Dahası var... Bu kimseler söz
konusu hayvandan bile daha aşağı düzeydedirler. Çünkü bu hayvan görebiliyor,
işitebiliyor ve ses verebiliyor. Oysa bu kimseler sağır, dilsiz ve kördürler